BDK_Banner.jpg

Her tırmanıcı bir noktada Yosemite veya Patagonia'daki gibi dev granit duvarlarda sanatını icra etmenin hayalini kurmuştur. Ve tabii pek çoğumuz da bu tatlı hayali, safi lojistik zorluklardan dolayı hiçbir zaman derinlemesine masaya yatıramamışızdır.

Peki ya aynı kalitede ve uzunlukta duvarların çok daha yakınımızdaki Kırgızistan'ın Karavshin bölgesinde de bulunduğunu söylesem?


 

Elbette Karavshin'deki Ak Su Vadisi'nin dibinde bir El Chaltén veya El Capitan'da olduğu gibi on beş dakika uzaklıkta bir Starbucks yok. Ak Su Vadisi’ndeki ana kampa ulaşmak ve burada konaklamak oldukça meşakkatli.

Biz Kırgızistan başkenti Bişkek'e vardıktan sonra, genelde insanların yaptığının aksine, bölgeye en yakın büyük şehir olan Oş'a gitmek yerine, Batken isimli bir nevi Karavshin'in Çamardı'sı olan kasabaya gittik. Bişkek'ten her ikisine de uçak bileti aynı fiyatta ve Batken'den Karavshin'e araçla ulaşım çok daha kolay. Tek sorun Batken'de aradığınız ürünleri kolay kolay bulamamanız. Ancak bütan-propan tüpleri, sizi bölgeye götürebilecek tek şirket olan Central Asia Travels'dan sağlanabileceğinden, Türkiye'den getiremeyeceğiniz ve oradan almanızın zorunlu olacağı pek bir ürün kalmıyor. 

Alışverişimizi yapıp, gıda dışında tarp (yağmur örtüsü), bidon, çuval, ip, piknik tüpü gibi kampta inanılmaz işe yarayacak bazı ürünleri de toparladıktan sonra bir araç bizi alıp Karavshin'e götürdü. Üç-dört saatlik bir 4x4 yolculuğunun ardından atlar yüklendi. Atlar maksimum 60 kilogram taşıyabiliyor ve at başı 90 euro istediler. Eşek ise yarı fiyatına yarı yükü taşıyor. Sonrasında ise yaklaşık 6-7 saat sürecek, 21 kilometre ve 1000 metre irtifa kazanımlı, pek de keyifli olmayan bir doğa yürüyüşü başlıyor.

Bu yürüyüşün ardından vardığınız yer; Tacikistan sınırındaki kireçtaşı 5000'liklerle çevrelenmiş, buzullarla kaplı dağların eteğindeki bir vadi. Komşu vadi Kara Su (Tommy Caldwell ve Beth Rodden'ın tırmanırken kaçırıldığı vadi; bizim bölgeyle ilk tanışmamız da The Dawn Wall filmi aracılığıyla olmuştu) ile birlikte sekiz kadar devasa granit kuleye ev sahipliği yapan bu bölge, dünyadaki diğer örnekleri gibi buzul aşınımıyla oluşmuş.

 

Kampımız elbette turistik bir dağ ana kampı gibi değil. İmkânlar kısıtlı, yirmi-otuz kişi ancak var. Ana kamp hizmetlerinden hiçbirini satın almamış ender gruplardan biriyiz.

İlk günleri ufak kayalıklarda ip sistemlerini (emniyet kurma, artçı geçişi gibi temel tırmanış tekniklerini) pratik ederek ve bitmesin diye azar azar sade makarna yiyerek geçiriyoruz.

İlk tırmanışımız Petit Tour Russe isimli kuledeki Middle Route rotasında. 300 metrelik oldukça kaliteli bir çatlak rotası. Splitter crack olarak adlandırılan; pürüzsüz bir yüzeyde, çevresinde hiçbir tutamak veya basamak bulunmayan, yalnızca çatlağın kendisine güvenilerek tırmanılan hatlarda ilerlemeyi hayatımızda ilk kez deneyimliyoruz.

Her nedense tırmanış hayatım boyunca, hiçbir zaman tam anlamıyla icra edememiş olsam da, kendimi bir çatlak tırmanıcısı olarak hayal ederdim. Sanki Karakaya'da tırmandığımız ufak çatlaklar, kondisyon antrenmanlarım, geleneksel tırmanış deneyimlerim... hepsi sanki bir gün dev granit duvarlardaki çatlakları tırmanmak içindi.

Petit Tour Russe'daki 40 metrelik ilk splitter crack deneyimim beni adeta büyüledi. Şimdiye dek lider tırmanırken hep farklı hisler içindeydim. Sanki hep rotayı bitirmek için tırmanıyordum. Yeri geldiğinde korkuyor, zorlanıyor, göndermeyi (rotayı tek seferde, hiç düşmeden tamamlamayı) arzuluyor ve genel olarak başarmanın arzusuyla tatmin oluyordum. Ancak o ip boyunda çatlağın sonunu müjdeleyen istasyonu gördüğümde, parkta oynayan bir çocuğun gitme saati geldiğinde hissedeceği duygulara kapıldım. Başarmak değil, sadece çatlak tırmanma eyleminin bizzat kendisi beni inanılmaz bir keyifle dolduruyordu.

 

Yağmurlu geçen bir hafta boyunca mutfak tentesinin altında uzun uzun istişare ettik. Ekspedisyona birlikte geldiğimiz dostlarımızdan biri bu süreçte geri dönüş kararı aldı ve ikiye düştük. Yoğun yağış sonrasında duvarlarda onlarca şelale oluşmuştu. Ana kampın epey karamsar olduğu bu günlerde büyük bir gümbürtüyle irkildik. Slesova'nın solundaki yamaçtan dev kayalar akıyordu. Ardı arkası kesilmeyen heyelan en sonunda ana kampa ulaştı ve birkaç çadırı yuttu. Neyse ki kimseye bir şey olmadı.

Buraya gelmemizin asıl amacı olan Pik Slesova'daki Perestroika Crack rotasının artık bir hayal olduğuna inanmaya başlamıştık. Slesova'nın önünde şöyle bir durmak bile insanın nefesini kesiyordu. Çevredeki en dik duvarlara sahip 4240 metrelik bir dev! Middle Route'u bile karanlık çökmeden tamamlayamamış olan ekibimizin bu dev karşısında ne şansı olabilirdi ki?

Böylece görece daha küçük bir oluşum olan Pamir Piramidi'nin yaklaşık 600 metrelik batı duvarındaki Missing Mountain rotasını tırmanmaya karar verdik. Bu rota; splitter crackler değil, köşe ve dihedral (iki duvarın birleştiği iç köşe) sistemlerini takip eden, rota bulmayı zorlaştıran, geneli emniyetsiz, çürük kaya da barındıran, sabit istasyonları olmayan ve bol slab içeren bir tırmanış söz veriyordu. Tıpkı... Aladağlar duvarları gibi!

 

Sabah erkenden, hafif ve hızlı olmayı hedefleyerek tırmanışa başladık. Emniyetsiz slablarda, ince çatlaklarda dizlerimiz titreyerek tırmandık. Rotayı bulmak için harcadığımız efor bizi giderek yavaşlattı. Son iki ip boyu kala, 13’üncü ip boyunda ben tam off-width (yumruktan geniş ancak baca tırmanışı için dar olan, bedenen içine girmeyi gerektiren çatlak türüdür ve her tırmanıcının korkulu rüyasıdır) ip boyunu çıkıyordum, tam bu sırada dolu yağmaya başladı. Hava kapandı, duvar da kıyafetlerimiz gibi sırılsıklam oldu ve karanlık çökmeye başladı. Bu piramitten aşağı inmenin tek yolu da zirvesine çıkmaktan geçiyordu! Cem ile birbirimize baktık.

"Şu sette uyunur mu la?"

Zorunlu bivak (duvar tırmanışlarında, duvarda geceyi geçirmek için kurulan küçük konaklama düzeneği) yaptık. İpleri yere serip yanımızdaki tek alüminyum battaniyeye de girip o ufak sete kıvrıldık. Ne su ne yiyecek var. Sabahı nasıl ettik, inanın bilmiyorum. 

Cem ile oldukça samimi bir gecenin ardından ilk ışıklarla tırmanışa başladık. Önümüzdeki ip boyu VII derecelik kilit etap. Bir ben giriyorum, bir Cem giriyor, çıkamıyoruz! 1,5 saatlik denemelerin ardından Cem bir el bir ayak yerleşimi bulup hiç malzeme atmadan ipi çıkarıyor.

Pamir Piramidi'nin zirvesi, Perestroika Crack rotasının asıl başladığı setin hemen önünde kalıyor. Rotada Rus ekibinden arkadaşlarımız var. Zirveye çıkar çıkmaz kendimi rotayı incelemekten alamıyorum.

Duvar devasa bir ayna gibi, pürüzsüz görünüyor. Küçük bir slab girişinin ardından koca yüzeydeki tek zayıflık olan tekil bir çatlak başlıyor. Bu splitter o kadar uzun ve estetik ki Yosemite'de yıllarca tırmanmış isimleri bile hayrete düşürüyor.

"Dünyanın en iyi uzun duvar rotası" diyor rotayı tırmanmış pek çok ünlü isim. Perestroika lafı ana kampta kimsenin ağzından düşmüyor. Güney Amerika'dan bile yalnızca bu rotayı çıkmak için gelmiş insanlar var. Slesova'nın güneybatı yüzü tam karşımda duruyor. Neredeyse bir yıldır hakkında internette var olan tüm materyali yalayıp yuttuğum o rota gözlerimin önünde. Uzansam dokunacağım ama... çok zor diye denemeyecek miyiz bile?

Rotadaki her köşeyi, her çatlağı olduğum yerden okuyabiliyorum. Her ip boyunun derecesini, uzunluğunu ezbere biliyorum.

Bana meydan okuyor!

İki ip inişi yaparak Pamir Piramidi-Slesova arasındaki omuzdan aşağı indik. İpimiz takılsa da bir şekilde hallettik.

O zorunlu bivak gecesinden sonra kafamızda bir şeyler oturmuş olmalı. Birbirimizle konuşmuyoruz ama düşünceler orada. Ne kadar bu bölgedeki küçük oluşumlardan biri de olsa, Demirkazık Kuzey Duvarı ile neredeyse aynı boyda ve tırmanış açısından daha zor bir duvarı, başımıza gelen katastrofiye rağmen başarıyla tamamlamış olmanın özgüveni damarlarımızda akıyor.

Kampta primitif bir hayat sürüyoruz. Her gün ne yiyeceğimizi planlamak, barınağımızı daha verimli hâle getirmek, odun toplamak... Bu rutinleri hallederken gözümüz sürekli Slesova'da. Hoşlandığımız bir kızla bakışır gibi. İkimiz de gizli gizli, gelmeden önce hazırladığımız Perestroika pdf'ini inceliyoruz.

En sonunda Cem ağzındaki baklayı çıkarıyor.

"Perestroika'nın tamamına mı girsek?"

Sorgusuz kabul edeceğimi dünden biliyor.

Perestroika Crack isimli rota 800 metre uzunluğunda, El Capitan'daki ikonik The Nose rotasından biraz daha kısa. İpsiz veya running belay (artçının, liderin her hamlede tekrar beklenmeksizin sürekli hareket hâlinde tutulduğu emniyet yöntemi) ile geçilebilecek hiçbir pasajı yok. Birkaç V+ ip boyu dışında, en kolay kısımları bile en az VI+ zorluğunda! Rota, Pamir Piramidi'nin zirvesiyle Slesova arasındaki Omuz adı verilen setten başlıyor. Omuza ise üç ip boylu VI+ derecelik tırmanışla ulaşılıyor.

Uzun süre dinleniyoruz. Zihinsel ve fiziksel hazırlık süreci... Kendimi hasta hissediyorum, sanki ciğerlerimde bir enfeksiyon var gibi.

Nihayet 1 Ağustos'ta iki dev çanta yüklenip yaklaşıma başlıyoruz. Avrupalılar gibi freeze-dried (liyofilize: dondurarak kurutulmuş, hafif ve pratik) yemeklerimiz olmadığından, çantada kendi yapımımız üç bazlama, sekiz haşlanmış yumurta, üç paket noodle, atıştırmalıklar ve beş litre su var.

Aylarca kafa patlattığım tırmanış stratejimiz şu şekilde: Lider normal biçimde tırmanır, yanında 8 mm'lik statik bir ipin ucunu da hiçbir yere kliplemeden istasyona götürür. Bu tagline (malzeme çekme ipi) ve bir micro traxion (tek yönlü kilitli makara) yardımıyla artçının saldığı büyük çantayı 1:1 makara kurarak çeker. Bu esnada artçı, Top-rope solo sistemi kurarak liderin sabitlediği tırmanış ipinde yükselir ve malzemeleri temizler. Bu sistemde lider hiç çanta taşımaz, block leading (her ip boyunun ayrı ayrı değil, belirli bloklar hâlinde aynı kişi tarafından lider gidilmesi) yapmak da oldukça kolaylaşır. Yabancı kaynaklarda bu sistemlere hauling ve fix and follow adları verilir. (Yazı sonundaki bağlantıdan, kullandığımız tırmanış sistemlerinin Türkçe açıklamalarına ulaşabilirsiniz.)

İlk gün öğleden sonra hayatımda yürüdüğüm en dengesiz çarşaktan geçerek Pamir Piramidi'nin klasik rotasının altına varıyoruz. Daha önce heyelanın yaşandığı, sallantılı dev blokların arasından ilk ipe gireceğimiz sırta ulaşıyoruz. Bu ip boyları çok karışık ve çürük olduğu için ikimizin sırtında da çanta var. Hava cıva olacağını beklediğim ip boyları beni dumura uğratıyor. Tırmanış sonunda bir kez daha Pamir Piramidi'nin zirvesine varıyoruz ve karanlık çökmeye başlarken omuza doğru ip inişi yaparak ilk gecemizi geçireceğimiz sete iniyoruz.

Gece yarısına yakın gökyüzü şiddetle aydınlanıyor ve sabah olduğunu varsayarak gözlerimi aralıyorum. Slesova'nın göğü delip geçen cüssesinin ardından doğmaya cüret eden yarım ay neredeyse gözlerimi alıyor. Vadinin her köşesinden duyulabilen, eriyen buzulun suyunu aşağı taşıyan nehrin gümbürtüsü burada boğuk bir uğultuya dönüşüyor. Ay ışığıyla aydınlanmış duvar ona her zamankinden farklı bir gözle bakmamı sağlıyor. Mağrur duruşunun ardında bir meydan okuma yatmıyor bu sefer. Sadece... güzellik. Vahşi ve saf.

Yarın, Ak Su Vadisi ayaklarım altında uzaklaşırken, ağaçlar yeşil noktalara dönüşürken, nehir bu dağların belli belirsiz beyaz damarlarıymış gibi görünmeye başlarken ben orada olacağım diye düşünüyorum. O duvarda, bu eşsiz manzaranın bir parçasına dönüşeceğim. Zirveyi alt etmeye gelmiş bir düzenbazın hırsıyla değil; güzelliğini yakından incelemenin kıymeti için bunu yapacağım.

Bu kez tulumlarımız var, sıcak bir gece geçiriyoruz. Uyanınca hızlıca hazırlanıp ilk ipe giriyoruz. İlk ipe ben girmemeyi uğurlu saydığımdan, VIII-/VII+ zorluğundaki slab başlangıcına Cem giriyor. Sinir bozan hamlelerle ve yüz yıllık bir boltu klipleleyerek istasyona varıyor.

Ardından o meşhur çatlak başlıyor. Önce sert bir finger crack (parmak uçlarının sığdığı ince çatlak), sonrasında da 200 metre kesintisiz devam eden el-yumruk boyutunda bir çatlak. Duvar resmen mermer gibi. Ne ayak ne el, hiçbir tutamak yok; sadece çatlak!

Bu uzun çatlak etabını block lead yöntemiyle tırmanıyorum. Çatlak hep aynı boyutta olduğundan 40-50 metrelik ip boylarına malzemem yetmiyor. 15 metrelik boşluklarla mavi 3 camalot'u (yaylı tırmanış takozunun bir boyutu) ata ata tırmanıyorum.

Tırmanmaktan ziyade dans eder gibi hissediyorum. Tekdüze ve hassas hareketlerim, uzuvlarımın ağırlığı altında ezilen noktaları görmezden gelen bir transa sokuyor beni. İp boyu ardına ip boyu kesintisiz tırmanıyorum.

Zorlu bir tavan geçişine geliyoruz. VII derecelik kısa bir etap var, hızlıca tırmanıyorum; hatta çabasızca ayaklarımı keserek kendimi tavanın üzerine çekiyorum. Böylece ilk günün son bölüm sonu canavarına ulaşıyoruz: VII+ derecelik, yalnızca 5 numara camalot kabul eden bir off-width dihedral...

Cem'i zorla sokuyorum ipe. "Ulan en gıcık iplere beni sokuyorsun" diye yakınarak yükselmeye çalışıyor ama bu tırmanış stiline çok yabancıyız. Her santim mücadeleyle geçiyor. Yarım saat sonunda en zor kısım olan 15 metreyi çıkıp pes ediyor. Sıra bana geldi. Giriyorum çatlağın içine; dizlerim, topuklarım, sırtım, her uzvumu kullanarak yükseliyorum. Orada burada yüzeyde tutunacak bir yer arıyorum ama yok. Zaten elimizde tek bir adet 5 numara yaylı takoz var, sürekli onu sürerek tırmanıyoruz. Öyle böyle 20 metre daha yükseliyorum ve sola yönelen bir çatlak bulup off-width'ten kaçıyorum. Tüm vücudum bitmiş durumda; titreyerek sonraki geceyi geçireceğimiz sete varıyorum.

Set, iki kişinin rahat, kalan üç kişinin de rahatsızca uyuyabileceği, ince ama düz bir yapıda. Rotadaki ilk set bu. Altımızdaki Sloven ekip de sete ulaşıyor. Kendi 5 numaralarını sıkıştırdıklarını, bir sonraki yine off-width olan ip boyu için bizimkini ödünç alabilirler mi diye soruyorlar. Sonra hiç gurur duymadığım bir kararı vermemize yol açacak teklifi yapıyorlar. Eğer bizdeki 5 ve 6 numaralı camalotları ödünç alabilirlerse, sonraki istasyona ipimizi fix'leyebilirlermiş (fix: ipi bir sonraki istasyona bağlayarak artçıların jumarlayarak çıkması için sabit tutmak).

Ekibimize dahil olmayan birinin bizim için lider tırmanmış olması, tırmanışı benim açımdan ciddi biçimde zedeleyen bir unsur olsa da bir off-width daha tırmanma fikri gözümüzde büyüyor ve kabul ediyoruz.

Setteki manzara inanılmaz; gün batımını izleyip uyumaya çekiliyoruz. Sırtıma batan taşlar eşliğinde uykuya dalıyorum.

Hava yavaşça aydınlanıyor. İki vadiyi ayıran Odessa, Kyrtchilka ve Kotina kulelerinin sivri zirvelerinde dokunan güneşin yarattığı görüntü, tulumdan çıkar çıkmaz soğuktan tir tir titreyen vücutlarımızla güzel bir tezatlık yaratıyor. Gece boyunca rüyamda su içiyordum. Bitmesin diye azar azar içtiğimiz suyumuzdan geriye pek bir şey kalmadı ve yine kupkuru bir ağızla uyandım.

Haul çantamızı burada bırakıp Slovenlerin fix'lediği ipi jumarlıyoruz. Slovenlerin rota bulma ya da kolay varyant seçme becerileri zayıf; ama çok güçlü tırmanıcılar olduklarından bu durum onlara sorun çıkarmıyor.

İpimizi de rota hattının 30 metre soluna fix'lemişler. Çürük yan geçişlerle bugünün günaydın demeksizin bizi karşılayan ilk tavanına varıyoruz.

VII+ derecelik sıkı bir tırmanışla tavanı zar zor geçiyorum. Bu seferki dünkü tavan geçişi gibi akışkan değil; ağrılar içindeki vücudumuzla soğuk granit arasında bir savaş adeta.

Ve rotanın ilk kilidine varıyoruz. 7a+ derecesinde ancak şöyle bir bakınca onsight çıkarım gibi geliyor. Tam ipe girmeden önce aşağıda ipimiz takılıyor. Cem'in bozulmaya başlayan morali bu noktada düşüşe geçiyor ve açıkça geri dönmeyi teklif ediyor. "Söyleyeceğim şey hoşuna gitmeyecek ama, ip de zaten aşağıda takılı..."

Ben bu yeni fikri hazmetmeye çalışırken 40 metre iniş yapıp ipi kurtararak istasyona geri jumarlıyorum.

Çatlağa bakıp uygun malzemeleri kemerime klipleleyerek hâlâ yanıtlamadığım teklifi düşünüyorum. Yapay geçmeyi planladığımız ilk kilide serbest tırmanarak giriyor olmamın, ne kadar motive olduğuma dair küçük bir gösteri olması umuduyla merdivenleri geride bırakıp göbek bağımı çözüyorum.

İnce bir çatlak ve ellerim hiçbir yere sığmıyor. Ayak pozisyonları son derece kötü ve kaygan. Kilit oldukça sıkı; malzeme mi atsam, düşüp altımdaki sete mi vursam diye düşünürken kollarım şiştikçe şişiyor. Bir noktada artık dayanamıyorum ve sıkı aldırıyorum. İpin geri kalanını malzemeleri çekiştirerek, arada hamle yaparak tırmanıyorum. Kilidi tamamladıktan sonra emniyetsiz köşeyi aşarak ikinci kilide varıyorum.

Sonraki ip boyu 7b ve çok daha zor görünüyor. Kısa ama ayaksız, negatif bir dihedral içindeki ince iç köşe çatlağı. Bu ipe doğrudan yapay giriş yapıyorum ama malzeme atacak yer bile yok. Cam hook (küçük bir çelik kanca), beak (gaga benzeri bir nevi sikke) ve ancak iki kenarı kayaya değen ufak bir siyah totemcam gibi yerleştirmelerle yükselerek kilidi geçip slaba bağlanıyorum. Buradan sonra merdivenleri kaldırıp serbest tırmanıyorum. Tüm küçük malzemelerim kilitte kaldığından, çoğunlukla emniyetsiz yükseliyorum. Sonra aniden VII derece civarı 10 metrelik bir slab yan geçişiyle karşılaşıyorum. Önümde sadece iki paslı sikke var ve benim bunlara takacak ekspresim bile kalmamış. Karakaya tarzı sert hamlelerle güzel bir sete ulaşıyorum.

Kilit etaplar bitmiyor. Şimdi de VIII-/VII+ derecelik bir slab var. Bu ip boyuna Cem girecek diye sözleşmiştik ama kısa konuşmamızın ardından aklının hâlâ inmekte olduğunu anlıyorum. Benimle gelebilecek kadar güçlü olduğunu biliyorum; yalnızca zihinsel bir rahatsızlık söz konusu. Peki neden hâlâ beni takip ediyor? O da zirveye gelmek istiyor olmalı değil mi? O an kafama dank ediyor. Bu rotayı tırmanmak istiyorsan artık hiç artçı olmayacaksın...

Birden vücudum bu kriz durumunu kabulleniyor. Zirveyi o kadar içtenlikle arzuluyorum ki kalan tırmanışın tüm zorluğunu benimsiyorum. Aklımdan normal hayatımla ilgili geçen tüm düşünceler uzaklaşıyor. Susuzluk, açlık, zonklayan ayaklar; hepsi sadece bir tuvaldeki renkler gibi bir araya geliyor. Bitkinliğim rüzgârla vadiye doğru uçuşuyor. Artık sadece tırmanış var.

Çabucak slaba varıyorum. Burada yine tarihi eser iki bolt var. Düşmek bir seçenek değil; ama zaten içimde hiçbir gerginlik yok. Top-rope tırmanır gibi diyorum kendi kendime. Birkaç uzun el-ayak hamlesi, kötü crimpler (parmak uçlarına yalnızca birinci boğuma kadar sığan küçük tutak) ve setteyim. Bir ip boyu daha, dik ve sürekli bir çatlak, VII derece. Artık kolay hissettiriyor.

Zirveye bağlanan dev köşe sistemine giriyorum. Bir tane daha. İnce çatlaklara soktuğum parmaklarım durmadan kanıyor. Hayal meyal ayak pozisyonlarına basıyorum ve ayakta kalacağıma olan inancım düşmemi engelliyor. İp boylarını ip yettiği kadar uzatıyorum. Cem de girdiğim meditasyon modunu onaylar gibi, sırtındaki çantayı umursamadan ardımdan koştur koştur geliyor.

Son üç ip boyu.

Yine büyük malzemeleri almadan VI+'lık bir ip boyuna giriyorum. Sanki başındaki ince çatlaklar zor gibi ama neyse, herhâlde yorgunluktandır. Sonra bir tavan geliyor karşıma. Yoksa...

Muhtemelen kolaydır diye tavanın altına giriyorum ama içine ne el ne yumruk sığıyor. Atacak malzemem de yok. Bir sonraki ip boyuna ait olması gereken VIII- tavana çok hızlı varmışım.

Bağıra çağıra, el, omuz, diz; ne varsa çatlağa sokarak sete çıkıyorum. Zirve görünüyor.

Bir ip boyu daha sonra zirvedeyiz. Fotoğraf töreni ve iniş hazırlığı. Duygularımın tarifi yok. İstemsiz bir gülümseme yüzümü aydınlatıyor.

Birkaç sorunsuz inişin ardından ufak bir parmak kayanın etrafına yine takılıyor. Grigri ile parmak kayanın etrafında bir tur atıp kendim için iple baba yapıp takılan ipi kurtarıyorum.

Sloven ekip bize uyuduğumuz sette biraz su bırakmış. İçince duyularım açılıyor, kulaklarım daha net duymaya başlıyor.

Ağır, sürtünmesi bol, yumuşak ve kalın; yani tam bir takılma makinesi olan ipimize yalvarıyorum: "Ne olur off-width'te takılma." Zira bu gece o ip boyunu tekrar tırmanmak söz konusu bile değil. Saddlebag yöntemiyle (ipi S biçiminde, omuz üzerinden katlayarak aşağıya salan iniş tekniği) iniyorum. İpi çekiyorum ve tek seferde geliyor; sevinçten ağlayacağım. Bundan sonraki inişler temiz. Bu bilgiyi edinen vücudum kriz modundan çıkıyor ve yavaş yavaş üç günün bitkinliği omuzlarıma çöküyor.

İp inişleriyle geçen karanlık 6,5 saatin sonunda gece 02.00 gibi omuza ulaşıyoruz. Bu geceyi de burada geçirip kupkuru bir ağızla ve sabah yapacağımız iki inişin stresiyle uykuya dalıyorum. Daha önce bu inişleri yaparken ipimiz takılmış ve kurtarmak için normalde asla tırmanmayacağım çürük bir bloğa çıkıp oynayan bir kayaya yardımcı ip dolayarak inmem gerekmişti.

Sabah oluyor. İp inişlerine girişiyoruz. İlki sorunsuz. Haydi, bir tane daha! Son inişte ipi çekiyorum ve süzülerek dibime düşüyor.

Geriye yalnızca iki saatlik korkunç bir çarşak inişi kalıyor.

Kampa vardığımda deli gibi su içiyorum. Duvarda geçen üç gün. Diken üstünde, güvendiğin sistemler hakkında sürekli hesaplamalar yaparak ve aşırı fiziksel efor sarf ederek geçen üç gün. Aradan bir gün geçmesine rağmen hâlâ Slesova'nın zirvesine çıktığımızı içselleştiremiyorum. Bu rotayı çıkan ilk Türkler olmamızı kendime yakıştıramıyorum bir türlü. Bu kadar ayrıcalıklı tırmanıcılar mıyız gerçekten? Hayır!

Bu rotayı çıkabilecek fiziksel yeterliliğe ve ip sistemleri konusundaki bilgi birikimine sahip pek çok insan zaten mevcut. Ancak kendi hayallerine inanmayı seçeceklerin sayısı ciddi anlamda az. Bu tırmanışta gurur duyulacak bir şey varsa; o da kendi hayallerimize inanma cüretini gösterebilmiş olmamızdır.

Bu tırmanışı mümkün kılan herkese teşekkürler: İçgüdülerini bir kenara bırakıp kendini hiç olmadığı kadar zorlayan partnerim Cem Puhaloğlu'na; iniş için çaktıkları halkalar ve rota hakkındaki bilgileri için Masha ve Max'e; ekspedisyon öncesi planlamada yardımcı olan Aykut Abi'ye; Çin'den bulup getirdiği büyük camalotlar, haul bag ve statik ip için Emin'e ve son olarak kulübüm HÜDDOSK'a.

Tırmanışla kalın...

Every goal accomplished is a dream killed!

Bu ekspedisyonun lojistiği, bölgenin rotaları ve tırmanış sistemlerimiz hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz hazırladığımız drive dosyasını ve teknik raporu inceleyebilirsiniz:

https://drive.google.com/drive/folders/1AKau5-9iJWcPvGLdJdjQCU9i9Dood_UR?usp=drive_link

https://huddosk.com/faaliyet-detay.html?id=47