Eiger_Banner.jpg

Tırmanışın önemli isimlerinden, bir İtalyan olmanın doğası gereği belki de Dolomitler’de, Sardunya ve Sicilya adalarında hatırı sayılır işler yapmış Rolando Larcher ya da Rolly, özellikle yeni jenerasyon tarafından belki de bu yazki Büyük Demirkazık kuzey yüzünde açtığı “Close to Heaven” rotayla tanınmış olabilir ancak Aladağlar’da mesaisi 20 yılı aşkın ve başta “Red, Moon and Star”, “Come to Derwish”, “Üç Muz” gibi rotaları tırmanış dünyasına kazandıran bir isim.

Uzun yıllardır Türkiye dağlarında tırmanmasına rağmen, bu söyleşi onun Türkçe yayımlanan ilk kapsamlı röportajı. Bu nedenle konuşmayı, yalnızca rota isimleri ya da kişisel başarıları üzerinden değil; ‘tırmanış benim için artık tutku değil, benim bir parçam’ diyen(1) ve tırmanışı saf performansın ötesine taşıyarak inandığı etik anlayışın savunuculuğunu yapan birinin, tırmanış pratiğinin temelini oluşturan stil ve sorumluluk anlayışından başlatmayı uygun bulduk.

Bu röportajda Rolly ile; büyük duvarlarda bolt kullanımının ne zaman, hangi koşullarda ve hangi amaçla kabul edilebilir olduğunu, teknolojik ilerlemelerin tırmanış pratiğini nasıl dönüştürdüğünü, Aladağlar’ın bugünü ve geleceği üzerine yaptığı gözlemleri ve kuşaklar arası değişen motivasyonları konuştuk.

Öncelikle, bu röportajı kabul ettiğin için sana yürekten teşekkür ederiz Rolando. Uzun yıllardır Türkiye’de aktif olmana rağmen, bu senin Türkçe yayımlanan ilk röportajın. Bu nedenle, tırmanış vizyonunun temellerinden başlamak istiyoruz.

Özellikle büyük, çok ip boylu alp rotalarındaki çalışmalarında bolt (spit) kullanımına dair çok net ve tavizsiz bir etik anlayışı savunuyorsun. Bu felsefeyle ilk kez tanışan Türk tırmanıcılar için, büyük duvarlardaki bolt kullanım etiğini nasıl tanımlarsın? Sence hangi durumlarda bir bolt sence gerekli, kabul edilebilir ya da hangi durumlarda ise tamamen yersizdir?

Röportaj teklifinizi büyük bir memnuniyetle kabul ettiğimi söylemeliyim. İlginiz beni gerçekten mutlu ediyor; çünkü Türkiye’yi, insanlarını ve dağlarını seviyorum.

Günümüzde yeni bir rota açmanın ancak alttan tırmanarak (ground-up) ve yalnızca serbest tırmanışla yapılması durumunda anlamlı olduğuna inanıyorum. Yapay tırmanışı sevmiyorum.

Tırmanış seviyesinin bugün ulaştığı nokta göz önüne alındığında; kaya kalitesi iyi ve çevresel koşullar tırmanışa elverişliyse, yapay tırmanışın hiçbir anlamı yoktur. Bu yalnızca kibir ve aşırı hırsın bir göstergesidir ve gelecek nesillerin önünü kapatır. Duvarlar sonsuz değildir! Herkes, kendi serbest tırmanış seviyesine uygun duvarları seçerek yeni rotalar açmaya çalışmalıdır.

En iyi stil, şüphesiz geleneksel stilde, yani sökülebilir emniyet malzemeleri kullanarak tırmanmaktır. Ancak duvar çok kompakt hâle geldiğinde, doğal emniyet yerleri kalmadığında ve zorluklar ciddi biçimde arttığında, matkapla bolt çakmak bir uzlaşma noktası olabilir. Bu yalnızca emniyet için yapılmalıdır, ilerlemek için asla değil.

Bolt son derece ölçülü kullanılmalıdır; sık aralıklı ‘bolt merdivenleri’ yapılmamalı ve A0 tarzı ilerlemeden (tırmanmadan, bir bolttan diğerine çıkmaktan ya da arada Pulse veya Sökülebilir kullanmaktan) kaçınılmalıdır. Tırmanış her zaman tutamak ve basamakların mantıklı bir devamı olmalı; boltlar yalnızca emniyet için kullanılmalı, asla ilerleme için olmamalıdır.

Bir bolttan diğerine her zaman tırmanarak geçilmelidir ve bu bölümlerin zorluğu “Zorunlu Derece” (obbligatorio) ile belirtilir. Bu, iki bolt arasındaki en zor pasajı ifade eder. Bir rotanın maksimum derecesinden çok daha önemli ve değerlidir; çünkü rotayı tekrar etmek için gereken gerçek bağlılığı ortaya koyar.

Yeni rota açıldıktan sonra, spor tırmanış rotasında olduğu gibi redpoint stilinde tekrar edilmelidir. Rotayı açmanın macerası ve keşfinden sonra, serbest tırmanış bu deneyimlerin diğer güzel ve heyecan verici yanıdır. Bu, ilk çıkıştaki “dürüstlüğün” açık bir göstergesidir.

Bunlar yasa değil, duvarları ve gelecek nesiller için alanı korumaya yönelik önerilerdir. Dağcılık elbette özgürlüktür ve herkes istediği gibi davranmakta serbesttir; ama bu özgürlük biraz da vicdanla birlikte anlam kazanır. Yalnızca tek bir şey arzu edilir ve gereklidir: herkes yaptığını dürüstçe ve şeffaf biçimde anlatmalı, yalan söylemeden ya da bir şeyleri gizlemeden.

Bir sonraki soru uzun, ancak doğru bağlamı sunmak açısından önemli: Aladağlar bölgesindeki ilk büyük dağcılık faaliyetleri 1927 ve 1938’deki Avrupa seferlerine dayanıyor. 1950’lerin ortalarından itibaren dağ silsilesi giderek daha fazla Avrupalı dağcıyı çekmeye başladı. Boltlu çok ip boylu rotalar açısından 1993 kritik bir yıl oldu: Fransız dağcılar Pascal Duverney ve Denis Condevaux, Cımbar Vadisi’nde, Parmakkaya’da ve Güvercinlik Kulesi’nde ilk boltlu rotaları açtılar.

Bu öncü dönemden sonra, senin 2005’te Büyük Demirkazık’ın doğu yüzü ve Üç Muz’a yaptığın ziyarete kadar uzun bir sessizlik yaşandı. Üç Muz’un, Avrupalı tırmanıcıların Aladağlar’daki büyük rotalara olan ilgisini yeniden canlandırdığı; aynı zamanda alp duvarlarında bolt kullanımı üzerine hararetli bir tartışmayı başlattığı söylenebilir. Bu tartışma daha sonra Türk dağcılık camiasına da yayıldı.

2007–2008 yıllarında, çok farklı görüşlere sahip yerel tırmanıcıların bölgenin geleceğini tartıştığı iki konferans düzenlendi: bolt kullanımını savunanlar, buna tamamen karşı çıkanlar ve sınırlı kullanımı savunanlar vardı.

Sence Aladağlar gibi gelişmekte olan bir bölgede bolt kullanımına dair en dengeli yaklaşım ne olmalı? Dolomitler ve diğer büyük dağ silsilelerinde gözlemlediğin pratiklerden ne gibi dersler çıkardın?

2005’te, Türk dağcılık camiasının yaklaşımını tam olarak bilmeden ilk rotayı açtık. Kabul ediyorum, bu kesinlikle yüzeysel ve saygısızca bir davranıştı. Öte yandan, hiçbir yerel tırmanıcıyla da temas kurmadan gelmiştik; elimizdeki tek bilgiler, kayak dağcısı arkadaşların çektiği fotoğraflardı. Daha sonra bazı rahatsızlıklara yol açtığımızı fark ettik ama iş işten geçmişti…

Ben Dolomitler’deki kendi gerçekliğimden geliyordum ve spor-alpinizmin öncülerinden biri olarak, dağda bolt kullanımı konusunda zaten tartışmalar ve tepkiler yaşamıştım; hatta Pale di San Martino grubunda açtığım bir rotanın boltları sökülmüştü (daha sonra rotayı yeniden donattım!). 1980’lerin sonunda, üzerinde uzun süre düşündüğüm etik ilkelerle bu tarzda rota açmaya başladım. Diğer tırmanışçılarla birlikte, bu anlayışın kabul görmesi için yayınlar yaptık. 2005’te Türkiye’ye geldiğimde ise Alpler’de bu kavramlar artık büyük ölçüde anlaşılmış ve kabul edilmişti.

Türkiye’de bolt anlayışının hâlâ geride olduğunu fark ettiğimde, burada da en iyi yolun örnek olmak ve bilgi paylaşmak olduğunu anladım; ortalama seviyenin yükselmesini ve bu kaçınılmaz evrimin daha net görülmesini beklemek gerekiyordu. Kendimi biraz kibirli gösterebilirim ama 20 yılı aşkın süreden sonra, Türk tırmanış seviyesinin ve hassasiyetinin nasıl geliştiğini gördüğümde, doğru seçimler yaptığımı düşünüyorum.

Aladağlar büyülü bir yer ve özellikle çok zor rotalar için büyük bir potansiyele sahip. Bu etik kavramlar uygulanırsa, sorunlar yaşanmaz ve bu muhteşem dağlar korunur.
Belki de bu sorunlar henüz gerçekten ortaya çıkmadı. Geçen yaz, 13 yıl aradan sonra Aladağlar’da tekrar rota açmaya döndüm; birçok yeni rota bulacağımı sanıyordum ama en ulaşımı kolay ve bariz yerler dışında her şeyin bıraktığım gibi kaldığını gördüm. Muhtemelen macera ve emek artık pek moda değil…

 

Mayıs 2024’te senin, Michel Piola ve Maurizio Oviglia’nın öncülüğünde, dünyanın dört bir yanından yaklaşık yüzü aşkın tırmanıcının imzaladığı “Alpine sport climbs ground-up first ascents: an art of climbing sportsmanship at risk of trivialisation”(2) başlıklı bir açık mektup yayımlandı. Bu belgede, sökülebilir boltlar ve daha yakın zamanda Petzl Pulse gibi yeni teknolojilerin etkisine dair ciddi endişeler dile getirdiniz.

Teknik ilerlemenin her zaman tırmanış tarihinin bir parçası olduğu düşünüldüğünde, bu duruşun biraz “ilerleme karşıtı” görünebileceğini düşünmüyor musun? Özellikle yeni nesillerle ilişkili olarak bakış açını açar mısın?

Bu yeni teknolojiler, sıradan yapay tırmanış için elbette bir “teknik ilerleme”. Ama gerçek yapay tırmanış, bu tür “duvarcı” ilerleme sistemlerini reddeder!

En önemlisi, serbest tırmanış yapanlar tarafından reddedilmelidir. Bu araçlarla macerayı ve belirsizliği öldürüyorsun; oysa bunlar yeni bir rota açmanın en güzel ve motive edici yanlarıdır. 

Ben açılışı bir meydan okuma olarak görürüm: benim psikofiziksel hazırlığım ile duvar arasında. Bazen ben kazanırım ve zirveye çıkarım, bazen duvar kazanır ve projeyi bırakmak zorunda kalırım. Bu olduğunda ve tutamak bulamadığımda, bunu bir yenilgi olarak değil; doğaya, dağlara ve özellikle gelecek nesillere karşı tutarlı ve saygılı bir davranış olarak görürüm.
Sökülebilir boltlar ve Pulse ile her yere çıkabilirsin; ama çoğu zaman zirveye yürüyerek de, daha az emekle ulaşabilirsin…

Demirkazık’a dönelim. Üç Muz, 2005’te Türkiye’de açtığın ilk yeni rotaydı. Aladağlar’ı ve Büyük Demirkazık’ıilk kez nasıl keşfettin? Bu dağları tırmanmak için seçmene ne sebep oldu?

Aladağlar’ı Maurizio Oviglia’nın kayak dağcılığı yapan arkadaşları sayesinde keşfettik. Kayarken güzel duvarların fotoğraflarını çekmişlerdi. Biz de yeni tırmanış alanları arıyorduk; görüntüleri görür görmez seferi organize ettik. Bize bilgi verecek hiçbir bağlantı olmadan geldik ve bazı vadileri keşfetmeye başladık; ilk olarak Cımbar Vadisi’nden. Uzun yürüyüşlerden sonra, bizi en çok etkileyen duvara yönelmeye karar verdik: Demirkazık.

Üç Muz’dan sonra, Come to Derwish (Güvercinlik kuzeybatı yüzü), Red, Moon and Star (Kızılın Başı batı yüzü), Nessuno (Vay Vay kuzey yüzü) ve geçen yaz Close to Heaven (Demirkazık kuzey yüzü) gibi önemli çok ip boylu rotalar açtın. Zorluk, kalite ve estetik açısından karşılaştıracak olsan, hangisi senin için en iyi sentezi temsil ediyor ve neden?

Zor bir soru! Dürüst olmak gerekirse hepsi güzel ve büyük dostlarla yaşadığım yoğun ve keyifli anıları hatırlatıyor. Belki Üç Muz en komple olanı: uzun, zor, kaya ve ortam mükemmel, estetik açıdan çok güçlü bir dağda. Come to Derwish çok zor değil ama Güvercinlik’in muhteşem, zarif sütununu tırmanıyor. Red, Moon and Star atletik bir rota; büyük bir boşluk hissi, derin bir panorama sunuyor ve bakir bir duvarı aşıyor. Nessuno da özellikle Vay Vay’ın büyük izolasyonu nedeniyle çok ciddi ve zorlu bir rota. Close to Heaven güzel ve uzun, biraz düzensiz; ama büyülü bir dağda yer alması ve o muhteşem asılı kalkere dokunma şansı vermesiyle özel. İki küçük cevheri unutmayalım: Parmakkaya’daki Mezzaluna Nascente ve Cımbar Vadisi’ndeki Radio Eksen!

Evet tabii biz senin hatıranda kalanları merak etmiştik. Şimdi Close to Heaven’dan bahsedelim. Demirkazık’taki en yeni rotan. Bu hattın açılış süreci nasıldı? Ne kadar zaman aldı ve karşılaştığınız başlıca zorluklar nelerdi?

Demirkazık’ın kuzey yüzü beni daha 2005’te etkilemişti. O zamanlar asılı kar kütleleri nedeniyle çok ıslaktı. 2024’te kızım Anna ile Türkiye’ye döndüm ve Cımbar Vadisi’nde trekking yaptık. Kuzey yüzünün altından geçtik ve o zaman olduğu gibi duvar ve o muhteşem kireçtaşı beni büyüledi. Duvar tamamen kuruydu; yirmi yıllık küresel ısınma izini bırakmıştı ve yüz hâlâ boştaydı. Eve döndüğümde, bir sonraki yıl için Federica Mingolla ve oğlum Alessandro ile seferi organize etmeye başladım. Güzel ve belki çok da zor olmayan bir hat sezmiştim; yaşım, Alessandro’nun ilk deneyimi ve Federica’nın yüksek seviyesi için uygun, tam bir macera olacaktı. Alışılmış stilimde, alttan tırmanarak ve ulaşılan en üst noktada sabit ipler bırakarak açtık.

İlk günlerde yağmur bizi yavaşlattı; her gün öğleden sonra kısa bir sağanak geliyor, küçük bir su akıntısının altına sığınmamıza yetiyordu. Ne yazık ki beşinci gün, yağmurla birlikte şiddetli bir taş düşmesi oldu ve en talihsiz olan Federica’ydı. Başından ve bacağından yaralandı; hemen bir atla vadiye indik ve hastaneye koştuk. Neyse ki durum ciddi değildi; başına ve bacağına dikiş attılar. Artık faaliyetin bittiğini düşünüyordum ama Federica’nın inanılmaz iradesi sayesinde, dört gün sonra tekrar ana kampa döndük ve beklenmedik şekilde, tek bir günde, daha düşük zorluklar ve stabil hava sayesinde mutlu bir şekilde zirveye ulaştık. Bir gün dinlendik ve ardından redpoint tırmanış için tekrar zirveye çıktık; bu spor-alpinizm rotalarının mantıklı ve güzel bir finaliydi.

Rota için tekrar tebrikler. Yıllar içinde birçok Türk tırmanıcıyla tanıştın ve birlikte tırmandın. Türkiye’deki tırmanış camiası hakkında ne düşünüyorsun?

Tanıştığım ilk Türk tırmanıcılar Zeynep Tantekin ve Recep İnce’ydi; onları neredeyse kardeşim gibi görürüm. Yıllar içinde, onlar sayesinde Türk camiasını biraz tanıma fırsatım oldu. Başlarda biraz kapalı ve muhafazakârdı; ama 20 yıl sonra bana Avrupa’dakine çok benzer görünüyor.

Tırmanışından kısa süre sonra rota Zorbey ve Arda tarafından tekrar edildi; bu, ilk Türk tekrar oldu. Bunu bekliyor muydun?

Zorbey, benim rotalarımın neredeyse hepsinin ilk tekrarını yaptı; bu gerçekten çok tatmin edici. Seviyesi sayesinde bu hatlarda çok eğleniyor. O kadar hoşuna gidiyor ki, son rota için, daha ben topo hazırlamadan raporunu istedi! Böyle bir acelecilik daha önce hiç başıma gelmemişti… Nitekim açılıştan bir aydan kısa süre sonra, Arda ile birlikte rotayı aynı gün içinde rahatça tekrar ettiler. Harikaydılar!

Aladağlar’da 40–50 yıl önce birçok Avrupalı dağcı yeni rotalar açıyordu. Daha yakın zamanda Stefan Glowacz da Türkiye’ye dönerek yeni hatlar keşfetti. Sen de olağanüstü bir rota açtın; buna rağmen genç Avrupalı dağcılar hâlâ Türk alp duvarlarını gerçekten keşfetmiş gibi görünmüyor. Bu bölgeyle ilgili seni en çok şaşırtan ne oldu?

Benim ve özellikle sizin şansınıza, yeni nesiller başka hedefler arıyor; belki daha egzotik ya da daha moda. Umarım Türkiye’yi mümkün olduğunca geç keşfederler!
Ben Aladağlar’a âşık oldum: insanlarının nezaketi, sessizlik, vahşi doğa, harika kireçtaşı duvarlar, Dolomitleri andıran gün batımları, derin manzaralar ve yaz havasının istikrarı için.

Gelecekte Türkiye’ye dönüp yeni bir rota açmayı düşünür müsün?

Bu kararı zaten aldım ve umarım sadece bir tane olmaz! Önümüzdeki yaz başka bir proje için dönmeyi planlıyorum. Birkaç aydır emekliyim; dolayısıyla zaman artık sorun olmamalı. Ayrıca birkaç yıldır yamaç paraşütü yapıyorum ve Aladağlar zirveleri arasında güzel bir cross-country uçuşu yapma hayalim var!

Umarım yakın zamanda tekrar seni buralarda görürüz. Çok farklı kuşaklardan tırmanıcılarla tırmandın ve hâlâ tırmanıyorsun. Antrenman yapma ve tırmanışı yaşama biçimlerinde ne gibi farklar görüyorsun? Bu senin için bir meydan okuma mı?

45 yıldır tırmanıyorum ve hâlâ ciddi sakatlıklar olmadan, iyi bir motivasyonla antrenman yapabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Birçok kuşağın gelip geçtiğini gördüm; bu benim için her zaman bir ayrıcalık ve gelişme fırsatı oldu. Hayatta öğrenmenin sonu yok!

Elbette birçok şey değişti; her şey evrildi ve bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ama temelde, antrenman yapmak ve fedakârlık göstermek için büyük bir tutku hâlâ şart.
Gerçek tutkuyla tırmananları - modaya uyduğu için değil - kuşaklar geçse de hep çok benzer buluyorum. Bu gençlerle hemen bir bağ ve uyum yakalıyorum; yaşım onların babası ya da neredeyse dedesi olacak olsa bile…

Sık sık “motivasyonlar değişebilir” diyorsun. Kariyerinin bu noktasında, Demirkazık’taki rotaları açarken kişisel motivasyonların nelerdi?

Yüzeysel motivasyonlar değişebilir; ama temelinde her zaman sağlam bir çekirdek vardır: macera ihtiyacı, kalite ve estetik arayışı, seyahat etme ve yeni dostluklar kurma isteği.

Üç Muz’da yeni yerler keşfetme motivasyonum vardı. Cımbar Vadisi’ni ilk kez gördüğümdeki duygulanışımı hâlâ hatırlıyorum; sessizlikleri ve bakir duvarlarıyla beni çok etkilemişti. Close to Heaven’da ise Aladağlar’ın pozitif titreşimlerini yeniden yaşama isteği vardı; ama en önemlisi, bu muhteşem dağların güzelliğini iki gence göstermekti.

Uzun yıllar boyunca motivasyonlarımdan biri de spor-alpinizm stilini tanıtmak ve anlaşılmasını sağlamaktı. Şimdi ise 100 yeni rota açma hedefi beni motive ediyor. Çok da uzak değil; sadece 2 rota kaldı… Büyük ihtimalle 100. rota Türk olacak ve bunu sevgili dostum Recep ile birlikte açmak istiyorum!

Güzel bir duvarın önünde hâlâ heyecan ve arzu hissedebildiğim, enerjim olduğu sürece, etik ve düzgün bir şekilde tırmanmaya devam edeceğim; hayal kurarak ve eğlenerek.

Bunca yıldan sonra hâlâ yeni rotalar ve yeni meydan okumalar için güçlü bir motivasyonunu koruman gerçekten etkileyici. Buna zihinsel olarak nasıl hazırlanıyorsun?

Bu maceralar için her zaman motiveyim, çünkü eğlenceli buluyorum, estetik duygumu tatmin ediyor ve beni gençlerin arasında genç hissettiriyor. Ayrıca beni heyecanlandıran birçok değişken var: keşfedilmemiş yerler görmek, yeni dostlarla açmak ve fikirlerimi, tekniklerimi paylaşmak gibi.
Sanırım uzun ve derin tutkum, biraz “iyi huylu bir otizm” sınırına dayanıyor…

Yeni meydan okumalar için zihinsel hazırlıkta hiç zorlanmadım; çünkü bunları seviyorum ve günlük hayattan kaçış için bir fırsat. Beni her zaman daha çok endişelendiren fiziksel taraf oldu: sakatlıklar ya da son yıllarda yaşın ilerlemesi nedeniyle randevuya yeterince hazır olamamak.

Sence yeni nesil tırmanıcılar, senin kuşağın için merkezi olan değerlere aynı önemi veriyor mu? Bu sporda uzun bir yaşam isteyen genç tırmanıcılara ne tavsiye edersin?

Birçok şey değişti, belki de fazla değişti. Benim kuşağım tırmanmak istiyorsa tek seçenek dağcılıktı. Sonra her şey yavaş yavaş evrildi: spor tırmanış, yarışmalar, spor-alpinizm ve sonunda Olimpiyatlar…

Şimdi çok daha fazla seçenek var; bu, denemeyi kolaylaştırıyor ama insanın kendi odağını doğru anlamasını biraz zorlaştırıyor. Gençken, büyük itici güç genellikle hırs ve başkalarıyla rekabettir. Ama zamanla bu motivasyonlar yeterli olmaz; insan kendini sorgulamalı: bu “asılı kalma” hâli gerçekten zevk veren bir ihtiyaç mı, yoksa sadece bir alışkanlık mı?

Bu kritik eşiği aşabilirsen, tutkunun gerçek olduğu ortaya çıkar ve hayatını tatminle doldurur.

Bitirmeden önce, okuyucularımızla paylaşmak istediğin başka bir şey var mı?

Türkiye’ye, bana muhteşem ve vahşi dağlarında unutulmaz anlar yaşattığı için teşekkür etmek istiyorum. Türk tırmanış camiasına da teşekkür ediyorum; başta anlaması zor bir stil ve etik öncülüğü getirmiş olmama rağmen, beni büyük bir dostlukla kabul ettiler. Güzel sorular için tirmanis.org'a teşekkür borçluyum!


Rolando Larcher Hakkında

1965 yılında İtalya’da doğan Rolando Larcher, 40 yılı aşkın süredir tırmanışla iç içe bir yaşam sürdürüyor. İki çocuk babası olan (Anna ve Alessandro) ve tutkusunu çocuklarına da aktaran Rolly, başta İtalya’nın Arco bölgesi olmak üzere Sicilya, Sardunya, Almanya ve Türkiye’de onlarca çok ip boylu rota açmış ve bu rotaların ilk çıkışlarını gerçekleştirmiştir.

Sadece tırmanış yapmak ya da rota açmak değil, tırmanış kültürünün gelişmesi ve değişmesi için de önemli katkılar da sağlamıştır.

Gerçekleştirdiği bazı tırmanışlar şöyle

  • Mastro Geppetto va nel globo (Le Tose 8b / 7b obl, Brenta, 1994)
  • Mai più così (8a/8a+ / 7b obl Madagascar, 1998)
  • Hotel Supramonte (Punta Cocuttos 8b / 7c obl, Sardinia, 1999)
  • La vita che verrà (Cima Ghez 7c+ / 7b obl, Brenta, 1999)
  • Larcher-Vigiani (Punta Penia 8a / 7b obl Marmolada, 2000)
  • La Svizzera (8a+ / 7b+ obl Wenden, 2006)
  • Osa, ma non troppo (7b / 7a obl A2+ Cota 2000 - Patagonia, 2007)
  • AlexAnna (8a+ / 7a+ obl Marmolada, 2008)
  • Escalador Selvatico (7c+ / 7b obl Acopan Tepui - Venezuela 2014)
  • Scacciadavoli (8a+/8b / 7c obl Marmolada 2015)
  • Vuelo de Fortuna (8a / 7b obl La Huasteca - Mexico 2019)
  • Uç Muz (8a / 7b obl Aladağlar - Turkey 2005)
  • Red, Moon and Star (8a/a+ / 7b obl Aladağlar - Turkey 2010)
  • Come to Derwish (7b / 7a obl Aladağlar - Turkey 2006)
  • Close to Heaven (7b+ / 7b obl Aladağlar - Turkey 2025)
  • Mezza luna Nascente (7c / 7a+ obl Aladağlar - Turkey 2005)
  • Nessuno (8a+ / 7b obl Aladağlar - Turkey 2012)
  • Radio Eksen (7c / 7a+ obl Aladağlar - Turkey 2012

Söyleşi: Osman Bahar

iletişim: bahar.osman[et]gmail[nokta]com

Dipnot

1: https://www.lasportiva.com/en/blog/ambassadors/rolando-larcher

2: https://www.planetmountain.com/en/news/alpinism/alpine-sport-climbs-ground-up-first-ascents-art-climbing-sportsmanship-risk-trivialisation.html