TARİHTE BUGÜN:

 

12 yıl bazen çok uzun gibi dursa da aslında oldukça kısa bir süre, daha uzun zaman dilimleri ile karşılaştırınca daha da küçülüyor insanın gözünde. Mesela 58 yıl ile.

Çok değil aslında sadece 12 yıldır tırmanıyorum. Bu geçen zamandan, dağlara ayırabildiğim kısıtlı sürenin büyük bir kısmını ise kendi çapımdaki alpin maceralarımda geçirdim. Kentte kalan zamanlarda ise okumaya çalıştım. Aslen çok okuyan birisi değildim ama dağcılık tarihi üzerine okumak, eski tırmanışları, maceraları, epik tırmanış hikâyelerini kovalamak çok hoşuma gidiyordu. İşte bu zamanlarda tanıştım alpinizm tarihindeki dev isimlerle.

Birçok bilgi yüklemiştim kafamdaki gereksiz bilgi bankasına bu dev isimlerle ilgili. Welzenbach’ın hangi kuzey yüzlerini ne zaman çıktığını, Cassin’in sikkelerinin hikâyesini, Lionel Terray’ın Fitz Roy’u nasıl tırmandığını, Emile Solleder’in Civetta Kuzey Duvarını fethetmesini ve bunun gibi onlarca farklı tırmanış hikâyesini detaylı olarak biliyordum. Çünkü hepsi bir bir aklıma kazınıyordu okudukça. Çünkü yabancı kaynaklar vardı kolay ulaşabileceğim. Çağımızın bilgi ve aynı zamanda da bilgi kirliliği deryası da sayılabilecek internet elimin altındaydı. Ne kadar çok şey vardı bunlarla ilgili.

Peki, ülke dağcılığı ile ilgili? 

Latif Osman Çıkıgil’i ve ilk Reşko tırmanışını, birkaç ismi ama daha çok yakın tarihi biliyordum. Onu da çok sağ olsun Aladağlar özelinde sevgili Ömer Tüzel’in müthiş çalışması olan Aladağlar Rehber kitabından ve hikâyelerin kahramanlarından bizzat dinleyerek öğrenmiştim. Bugün benim kıyısından köşesinden uğraşmaya çalıştığım teknik tırmanışın Anadolu Dağcılar Birliği ile yükseliş eğilimine girdiğini ve az buçuk hikâyesini biliyordum. Ama itiraf edeyim, çok derin bir kaynak arayışına da girmemiştim memleketin dağcılık tarihi ile ilgili. Bildiğim en eski dağcı, o her ne kadar kendine Ağabey denmesini sevmese de Haldun Aydıngün Ağabeydi.

Peki, bu memlekette, neredeyse 70 yılı aşkın bir süredir yapılan dağcılığın tarihinde, neler vardı, neler olmuştu. Nasıl bu günlere gelmiştik?

2009 senesinin Aralık ayının ilk haftasında gerçekleşen ve benimde basın kontenjanından izleme şansına eriştiğim Fransa Autrans Dağ Filmleri Festivali’nde birisi bana bu soruların çoğunun cevabını verdi, hem de hiç şikâyet etmeden anlattı. Memleket dağları ile ilgili konuşurken sesi gürdü ve yüzünde coşkun bir ifade vardı.  

Neredeyse 60 yıla yakın bir süredir dağlarda, özellikle de dağlarımızda kendi deyimi ile “ayak sürüyen” ERSİN ALOK’un kendisiydi bu kişi. Ersin Ağabey(kendisi Babamdan daha büyük olduğu halde, samimiyetine sığınarak kendisine Ağabey diyorum) o kadar şaşkına çevirdi ki beni ve kadim tırmanış partnerim Mustafa Yeşildal’ı, festival süresince, birçok yerde festivali bir kenara bırakıp, pür dikkat O’nu dinlerken bulduk kendimizi. 

Memleketimde dağcılık hareketinin nasıl başladığını ve şekillendiğini, Muvaffak Uyanık’ı, Latif Osman Çıkıgil’i, Asım Kurt’u, Hans Bobek’i, Ciloları, Satları, prehistoryayı, Ersin Ağabey’in uzman olduğu ve çoğunu keşfettiği kaya üstü resimlerini, Hitlerin Aladağlarda neler araştırdığını, Avusturyalıların Cilolara olan ilgisini, 1979 senesinde Cilo Dağlarından çektiği ve ülkenin ilk dağ belgeseli olan Zoma filminin hikâyesini bizzat dinledim. Dinledikçe şaşırdım, şaşırdıkça da kendime kızdım.

Bu memlekette bir dağcılık marşı olduğunu ilk kez Ersin Ağabey’den öğrendim. Marşı ilk kez onun ağzından dinledim. 

Muvaffak Uyanık’ın bundan tam 64 yıl evvel 1947 senesinde yayınladığı ve memleket dağlarını anlatan “Dağlarımız” kitabının hikâyesini, buraya sığdıramayacağım kadar birçok önemli olayı ve tarihi ilk kez dinledim bahse konu hafta içerisinde.

Tartışmasız dünya klasmanında bir fotoğrafçı olan Ersin Alok’u tüm bu kariyerini bir kenara atsak dahi, 60 yıla yaklaşan bir süredir memleket dağlarını arşınlayan bir dağcı olarak ülke dağcılığı adına çok büyük bir önem taşıdığı su götürmez bir gerçek. Ancak 12 yıldır ağırlıkla ülke dağlarında tırmanan ben için, tanışmamızdan evvel Ersin Alok ismi sadece Ömer Tüzel’in Aladağlar Rehber kitabındaki resimlerin altındaki ve tırmanış kronolojilerindeki bir isimdi sadece.

İstanbul’a dönünce ilk iş tanıdığım dağcılara sordum kimdir Ersin Alok diye. Nice cevaplar aldım ancak genel cevap “çok az tanıyorum” şeklindeydi. 

Peki, ben neden bilmiyordum Ersin Alok’u, neden duymamıştım. Geride kalan zaman zarfında oldukça düşündüm bu soru üzerine.

Evet, bugün bizim daha modern sayılabilecek dağcılık anlayışımız için tam manası ile “klasik” bir dağcı belki Ersin ALOK ama gerek yaptığı tarihi değerdeki tırmanışlar, gerek memleket dağlarına olan sevgisi ve özellikle bir fotoğraf sanatçısı olarak gerçek dağ fotoğrafları çekmek amacıyla harcadığı emek ile şahsımdan daha dağcı olduğunu çok rahat söyleyebilirim. 

Ersin ALOK ismini bilmemek adına hatanın neredeyse hepsinin bana ait olduğu kesin. Evet, belki doğru yere bakmamış, yeteri kadar araştırmamış da olabilirim. Hata kesinlikle şahsımındır lakin bu yazıyı kaleme almamım temel nedeni de bu zaten. Benim durumumda olan birçok yeni kuşak sayılabilecek dağcı olduğuna eminim. Onları da geç olmadan bu isimle tanıştırmak istiyorum. 

Lütfen fırsatını bulup Ersin Alok ismi ile tanışın, edinebiliyorsanız kitaplarını edinin, müthiş dağ fotoğraflarını kovalayın, ödüllü filmlerini izleyin, denk gelirseniz seminerlerine gidin. Benim 12 senedir yaptığım hatanın aynısını yapmayın.

Festivalin sondan 2. günü, Festivali bir kenara bırakarak, Ersin Ağabey’e gideceği Mont Blanc’ın kapı komşusu Chamonix Kasabasına kadar eşlik ettim. Yolda inanılmaz keyifli hikâyeler dinledim. Hepsini kafamın bir kenarına not etmeye çalıştım.

Ersin Ağabeyi, Chamonix Kasabasında Augilie di Midi teleferik istasyonun dibine bıraktığım sabah takvimim 5 Aralık 2009 gününü gösteriyordu. Bu 74 yaşındaki delikanlı dağcı/fotoğrafçı, elinde dev dijital SLR fotoğraf makinesi ile -20 derece santigrat soğukta fotoğraf çekmek için 3800 metreye giderken onun elini sıktım ve şahsen özür diledim. Bu özür bu memlekette tırmanan bir dağcı olarak daha evvel onu tanımadığım için, şahsım adına idi...

Kamil Aykut TÜREM

11 Kasım 2011 / Geyikbayırı