TARİHTE BUGÜN:

 

Chris Sharma, 3 Haziran 2009'da Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'taydı. Gerçekleştirdiği imza seansı ve kendi hikayesini anlattığı sunuma katılan Burak Özdoğan, izlenimlerini tirmanis.org okurlarıyla paylaşıyor.

Matej önde, ben arkada süratle ilerliyorduk. Benden enine boyuna daha kalıplı olduğundan adımlarımı ona uydurabilmek için epey sıklaştırmak zorunda kalmıştım. Telaş yapmıştı. Vaktinde orada olmayı başaramazsak bana karşı kendini mahcup hissedeceğini biliyordum. Doğma büyüme Praglı olduğu halde sık sık iPhone’una yüklü GPS uygulamasını kontrol etme gereği duyuyordu. Doğru yerde miyiz acaba, diye bir an ben de tereddüde kapıldım.

Heykellerle, rölyeflerle bezeli asırlık taş yapıların gölgelediği parke kaplı daracık sokakların içinden döne kıvrıla ilerleyerek neden sonra Hudy mağazasının önünde durduk. Daha doğrusu durmak zorunda kaldık. Mağazaya sığmayan kalabalığın bir kısmı giriş kapısından dışarı taşmaya başlamıştı bile. Matej, “İşte… Bizim adam burada…” diye yayvan yayvan mırıldandı. Duyar duymaz parmak uçlarımda yükseldim; ama önümdekilerin Slav beyazı enselerinden öte bir şey göremiyordum. Başımı hararetle bir sağa bir sola uzatıp onu görebileceğim bir koridor, bir delik aradığımı fark ettim sonra. Hayret! Az evvel, buraya doğru hızlı hızlı yürürken bir ara “Heyecan var mı?” diye sormuştu Matej. Burun kıvırıp, “Yooo!”demiştim, “Özel bir şey hissetmiyorum.” Gelgelelim şimdi yüreğim sanki tam tam sesleriyle çarpıyordu. O heyecanla, tıpkı “İlerleyelim beyler!” komutunu almış bir İ.E.T.T yolcusu edasıyla kalabalığı yardım. En öne geçtim. Ve işte… Bizim adam!

Chris Sharma!

Sadece birkaç adım uzağımda! Bu, ne bir youtube videosuydu, ne King Lines filminden bir alıntı… Düpedüz o; etiyle kemiğiyle Chris Sharma! Üstünde kendi tekörnek posterlerinin istiflendiği basit bir masanın gerisinde, tüm sadeliği, tüm alçakgönüllülüğü, tüm sıcaklığı ile oturuyor. Mahcup –ve bir o kadar da yorgun görünen- bakışlarla çevresindeki meraklı kalabalığa tebessüm ediyor.

Ne kadar alışık da olsa tuhaf bir durum olmalı... Onlarca insan etrafınızı sarmış, çifter çifter gözler ellerinizi, kollarınızı, konuşmanızı, oturmanızı, kalem tutuşunuzu, sade ayakkabılarınızı, renkli boncuklar dizili basit kolyenizi, şık saatinizi, kısık mavi gözlerinizi süzüyor, tartıyor ve bir daha unutmamak üzere sizi belleğine kaydediyor.

Kalabalığın içinden bir kişi, yeterli medeni cesareti hissettiği bir anda öne atılıyor. Sharma gülümseyerek elini uzatıyor, memnun oldum diyor: “Nice to meet you!” Çocuk, kırık dökük bir İngilizce ile teşekkür ediyor. Sharma, en üsteki posteri çekip alıyor, minicik siyah gazlı kalemi elinde, hazır bekliyor; çocuğa nazikçe ismini soruyor. Alışık olmayanlar için ilk seferde anlaşılması kolay olmayan Çekçe bir isim söylüyor çocuk. Sharma çocuğun ismini doğru yazabilmek için elinden geleni yapıyor. Utana sıkıla ismini hecelemeye çabalayan çocuğu dikkatle ve hiçbir bıkkınlık belirtisi göstermeden dinliyor, tek tek harfleri yazıyor. İmzasını kıvrak bilek hareketleriyle kocaman atıyor. Çocuk hoşnut bir tebessümle elindeki kıymetli posteri rulo yaparak geri çekilirken bir başkası öne atılıyor.

Hadi Burak; gitmeyecek misin sen de?” diye soruyor Matej. “Biraz sonra… Biraz sonra…” diye geçiştiriyorum. Heyecanlıyım. Kendimden beklemediğim kadar heyecanlıyım. Bu, karşımda duran kişinin dünyanın en iyi kaya tırmanıcılarından biri olmasından, ismi tırmanış sporunun Michael Jordan’ı diye yinelenen kişi olmasından falan kaynaklanan bir şey değil. Bu tamamen Chris Sharma isminin, benim kişisel tırmanış serüvenimi, tırmanış alanındaki tüm deneyimlerimi bana toplu halde çağrıştırabilen bir güce sahip olmasından kaynaklanıyor. Adeta bir simge! Bana, yaşamımın bir bölümündeki, çok yoğun ve hızlı geçip giden muhteşem bir dönemi çağrıştıran bir sembol. Belki benle aynı dönem bu spora başlamış pek çok arkadaşım için de benzer bir etkiye sahiptir.

“Burak, hazır başı kalabalık değilken git istersen!”

“Sen niye gitmiyorsun? İstemez misin Sharma imzalı bir poster?”

“Yok..”

“Peki, ben gidiyorum o zaman. Fotoğrafımı çekersen sevinirim Matej.”

İnsan uzun zaman bir tırmanıcı hakkında okuyup edip, filmlerini izleyince kaçınılmaz olarak onu sanki zaten tanıyormuş hissine kapılıyor.

“Merhaba Chris!”

Elimi uzatıyorum, tokalaşıyoruz. Avucumun içinde dünyanın en geçit vermez tutamaklarını kolaylıkla tutup kavrayabilen bir el var; ama ne bir güç ne bir büyüklenme belirtisi mevcut değil. Bilakis bir matmazel gibi yumuşakça sıkıyor elimi. Ben içgüdüsel olarak kendimi bir mengeneye şartlamış olmalıyım; dikkatimi çekiyor bu.

Benim için posterini imzalarken fırsat bu fırsat ona Türk olduğumdan, tirmanis.org’tan, sitede John Midendorf, Steph Davis, Hans Florine gibi isimlerle yaptığımız röportajların yer aldığından bahsediyorum. Bu isimleri duyunca yorgun gözleri parıldıyor, “Öyle mi?” diyor. Eğer sıcak bakıyorsa daha sonra onunla röportaj yapıp yapamayacağımı soruyorum. Kesinlikle, diyor. Tereddüt etmeden bir kâğıt parçasına kontak bilgilerini yazıp uzatıyor.

Teşekkür ediyorum. Sevinçle yerime dönüyorum.

Mağazadaki yetkililerden biri Chris’e yaklaşıyor. Çek Cumhuriyeti’ndeki kum taşı tırmanış kültürünü anlatan tam sayfa fotoğraflarla dolu bir kitap hediye ediyor. Chris, kum taşı tırmanışlarında magnezyum tozu kullanmanın yasak olduğunu öğrenince şaşırıyor. “Toz kullanmadan tırmanmayı hayal bile edemiyorum!” diyor. Çek tırmanıcılar oldukça köklü bir geçmişi olan bu yerleşik tırmanış kültürlerinden ötürü haklı bir gurur duyuyorlar. Spor tırmanışa, özellikle de salon tırmanışlarına burun kıvırıyorlar desem sanırım yanlış olmaz. Chris, kitabı incelerken kafasını çok veremediğini düşünüyorum. Yorgun olduğu çok açık. Daha birkaç gün evvel İspanya’da yeni bir rota tamamladı, belki de bunun verdiği bir yorgunluk da olabilir yol yorgunluğunun yanında. Pachamama isimli bu rota, okuduğuma göre 9a+ (5.15b) zorluğunda ve 50 metre uzunluğunda.

Kolları hayli şişiren ve ciddi psikolojik zorluk içeren” bir rota diye ifade etmiş Sharma.

Kısa bir sessizlik anında Sharma’ya o akşam yapacağı sunumun içeriğini soruyorum. “Yanımda bir sürü fotoğraf ve video getirdim. Onları göstereceğim.” diyor. Sonra mağaza yetkililerinden birine dönüp saat sekizdeydi değil mi diye soruyor.

Evet, sekizde başlıyoruz Chris!” diyorlar.

Sharma da olsa bakmanın, seyretmenin sonu yok. Sunuma kadar oyalanmak üzere oradan ayrılıyoruz.

Saat sekize bir kaç dakika kalmıştı. Ve biz gene bir koşturma içindeydik. Matej’in iPhone’unda satranç oynamaya heves edince vaktin nasıl geçtiğini unutmuştuk. Prag’ın Smichov denilen bölgesinde oldukça yüksek, hangardan bozma bir tırmanış salonundan içeri girdik. İşletmesi Hudy’ye ait olan bu yere daha önce hiç gelmemiştim. Kapıdan girer girmez 100 CzK (Kabaca 8 TL.) uzatarak standart tırmanış ücretini ödedik. Duvardaki çerçevelenmiş Adam Ondra posteri dikkatimi çekti hemen. Bu yetenekli genç Çek tırmanıcı yeni Chris Sharma’lardan biri olarak lanse ediliyordu pek çok yerde.

Tırmanış duvarlarının olduğu bölüme girer girmez salonu dolduran kalabalığın tek bir boş sandalye bırakmadığını fark ettik. Sharma’nın imza faslından çok daha fazlaydı katılım. Bir kenara geçtik, sırtımızı yüksek tırmanış duvarlarından birine verip beklemeye başladık.

Karşımızda kocaman bir perde asılmıştı. Youtube’dan düzenli olarak çeşitli tırmanış videoları yansıtıyorlardı. Perdenin hemen altında Sharma’nın sunum yapacağı basit bir platform hazırlanmıştı. Birleştirilmiş iki ahşap masa, üzerinde dizüstü bilgisayarlar, sarkan kablolar ve konuşmacı için hazır edilmiş su şişeleriyle muhteşem Çek biraları…

Daha önce bu salonda gelip tırmanmamıştım. Sanırım Prag’ın en yüksek tırmanış duvarlarına sahip olan salonlarından biri; farklı formdaki yüzeyler yirmi metreyi zorluyordur.

Saat sekizi on, on beş dakika geçmesine rağmen henüz Sharma’dan ses soluk yoktu. Öte yandan salondaki kalabalık artmaya devam ediyordu. Hemen ayaklarımın dibinde, minderlere çökmüş çok genç bir çift dikkatime takıldı. Üstleri başları magnezyum tozuna bulanmıştı. Tırmanış ayakkabıları hâlâ ayaklarındaydı. Kollarını birbirlerine dolamışlar, dudaklarını birbirlerine yapıştırmışlar, öpüşmekten ziyade adeta birbirlerini yiyorlardı. Dünya umurlarında değildi besbelli. Herhalde değil Chris Sharma, Barack Obama bile gelip konuşmaya başlasa dönüp bakmazlardı. O derece! Mekân bulamadılar herhalde.

Matej “Geliyor…” diye fısıldayıp, gözleriyle işaret etti. Baktım. Chris Sharma, bir elinde birası, koltuğunun altında dizüstü bilgisayarı kalabalığın arasından yürüyor. Onu tanımamış olsa gerekler, çünkü pardon deyip yol istemek zorunda kalıyor birkaç kez. Yol isteyen kim diye dönüp bakanlar gayri ihtiyari kenara çekiliyorlar. Sharma sessiz sedasız platforma çıkıyor. Bilgisayarını açıyor, kabloları bağlıyor. Ufak bir not: Sharma, Mac kullanıyor.

Salonda kulakları çınlatan tiz bir ses... Mikrofonlar devrede!

Sharma, orada bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirip Çekçe bilmediği için özür diledikten sonra sunumuna başlıyor. Hemen yanındaki sarışın ve oldukça sempati toplayan bir Çek bayan, Sharma’nın anlattıklarını Çekçeye çevirmeye memur olmuş.

Sharma, anlatısına Santa Cruz’daki günlerinden başlıyor. Tırmanışa başladığı ilk günlerden. Bundan tam on altı sene evvele götürüyor bizleri. Pasifik kıyısında, Mickey’s Beach denilen yere. Evine çok yakın olan bu bölgede pek çok kez tırmandığını anlatıyor. Dev dalgaların dövdüğü kaya şeridinde yalnız başına tırmanarak saatler geçirdiği oluyormuş. “Çok zor rotalar, öyle sert kısa kaya problemleri değillerdi. Ama burası benim için çok şey ifade ediyor.” diyor.

Tırmanışa başlamadan önce pek çok spor denemiştim. Bunlardan biri de Santa Cruz’lu olanlar için çok doğal sayılan sörftü. Orada herkes sörf yapar. Fakat ben denediğim hiçbir sporda başarılı değildim; gerçekten değildim! Okulda da pek parlak gözükmüyordu durumum. Sonra bir gün bizim oralardaki bir tırmanış salonuna gittim. Bazı zor rotaları fazla efor sarf etmeden çıktım. Yetenekliydim.

“O günlerde arkadaşım Tommy Caldwell ile tırmanıyorduk. Sonra bir seyahate çıktık. Spor rotalar denemek için. Hayatımızda ilk kez kireçtaşı ile tanışıyorduk. Tırmanışta nelerin yapılabileceğini büyük bir heyecanla keşfetmeye başladım. Bu seyahat gözlerimi açtı diyebilirim.”

Sharma, Amerikan topraklarında açılan ilk 5.14b (8c / X+) ‘yi Super Tweak’i ve bölgedeki (Logan Canyon) diğer zor rotaları hiç zorlanmadan çıkıyordu. Sharma’yı ilk kez orada gören Boone Speed, yaşadığı deneyimi şöyle dile getirmiş: “Onu gördüğümde benim tüm sert rotalarım üzerinde tırmanmaktan çok sanki yürüyüşe çıkmış bir hali vardı!”

Oldukça etkilenen Bone Speed, bu dikkate değer yeteneğe, kendisinin 1990’da boltladığı fakat henüz ilk çıkışını yapamadığı bir hattı, Necessery Evil’i (5.14c, 8c+, XI-) tavsiye ediyor. Chris Sharma, sunumunda Boone Speed’in verdiği desteğin özellikle altını çiziyor: “On beş yaşındayım ve o dönem için Necessery Evil bana hiç de kolay gelmemişti. Boone Speed’in motivasyonu sayesinde sonunda Necessery Evil’in ilk çıkışını yapabildim. Tam yedi günümü aldı bu. Bugün sert bir rotanın çıkışını yapmak adına harcadığım eforlarla karşılaştırınca yedi gün... Açıkçası hiçbir şey değil!”

Parmak celladı ufacık tutamaklarıyla meşhur bu rotayı tırmandıktan sonra Chris Sharma gözlerini Oregon’daki “Just Do It!” rotasına dikiyor. Fransız tırmanıcı Jibé Tribout’un ilk çıkışını yaptığı ve Amerikan topraklarındaki ilk 5.14c olan bu rotayı tırmanmak, Sharma’nın sadece birkaç gününü almış. Bizlere bu çıkışın filmini izletiyor Sharma. Göreceklerimi önceden bilmenin verdiği çocuksu bir kibirle Matej’i dürtüyorum: “İyi seyret, bak şimdi ne olacak!” Sharma’nın, tırmanış sırasında uzun kollu tişörtünü üzerinden sıyırıp attığı o belleklere kazınan sahneyi görünce, salonu dolduran kalabalıktan şaşkınlıkla karışık gülüşmeler yükseliyor.

Zor bir rotayı tırmandığınızda hep bir boşluk hissediyorsunuz. Bitiyor. Ve ne yapacağınızı bir türlü bilemiyorsunuz.” diyor Sharma. Ve ekliyor: “Just Do It’i tamamladıktan sonra artık tırmanabilecek daha zor bir rota kalmamıştı. Bu, beni kısa kaya yapmaya yöneltti. Tırmanışın en saf şekline…

Böylece Hueco Tanks’e yollanıyor; kısa kayanın Mekke’si olarak anılan –ve günümüzde ancak randevu alarak bazı dönemlerde tırmanma şansı bulacağınız, normalde tırmanışa kapatılmış- bölgede Fred Nicole gibi kısa kaya üstatlarıyla tırmanıyor. Fred Nicole için, onun gördüğü en alçakgönüllü insanlardan biri olduğunu vurguluyor Sharma. Fred Nicole’ün Slash Face(V 14)’i gibi pek çok sert problemi tırmanıyor buradaki.

Tırmanışı çok ciddiye almıyorduk biz. Bizden önceki nesil tırmanıcılar tırmanırken bağırır çağırırlar, olaya aşırı ciddi bir hava katarlardı. Tommy ve benim için önemli olan eğlenmekti. Sanırım bu yaklaşımımız tırmanış olgusunu olumlu yönde etkiledi.

“Tırmanışı sadece bir spor olarak alabilirsiniz. Ya da sanatsal yanı olan, yaratıcı bir şey, bir yaşam tarzı olarak da görebilirsiniz. Yaratıcı derken, elbette ki kayayı sen yaratmıyorsun… Sonuçta o orada duruyor.

“Ben tırmanışı sanatsal bir şey olarak alıyorum. Spor olarak değil. Bir şeye spor olarak baktığınız zaman sizi, başkaları ile kendinizi kıyas etmeye zorluyor çünkü.

Sharma, kısa kayaya yöneldiği bu dönemde (2000 yılı) Bishop’taki ünlü Mandala(V12) probleminin ilk çıkışını yaparak dikkatleri bir kez daha çekiyor. Dünyanın en meşhur granit bloklarından biri olan ve büyük bir rağbet gören Mandala’yı, Joshua Tree’deki Iron Revolution takip ediyor.

Boulder üzerine onca güzel şeyler söyledikten sonra sözü dönüp dolaştırıp Witness The Fitness’a getiriyor Sharma. V15 zorluğundaki, 12 metre uzunluğu olan bir tavan problemi. Arkansas, Ozark Dağları’ndaki bu problemi Hueco Tanks’taki Esperanza (V14) ile kıyaslayarak ondan çok daha zor olduğunu söylemişti Sharma –bir magazinde okumuştum. Tüm salon Sharma’nın ilk çıkışını yaparken kayda alınan filmi izlerken kâh başını sallıyor, kâh dudaklarını ısırıyor, kâh “Jezismaria!” diyor...

Video sonlandığında,

Doğanın, tırmanmaya uygun bu kadar güzel bir şekil yarattığını görmek gerçekten çok etkileyici.” Diyor Sharma, Witness The Fitness için. Ekliyor: “Yalnız kötü bir ruh haliniz olduğu zamanlar, dünyanın en güzel tırmanış yeri bile sıkıcı bir hâl alabilir.

Tırmanışın bir başka saf şeklini konu ediyor sonra: Deep Water Soloing. İpsiz, emniyetsiz, altınızda derin bir okyanusun köpürdüğü halde metrelerce tırmanmak ve her isabetsiz hamlenizde havada süzülerek sert bir döşeğe düşercesine tuzlu sulara gömülmek: Pofffuşş! Dalgaların gümbür gümbür dövdüğü kayalardaki titreşimi tırmanırken parmaklarınızda hissediyorsunuz, diyor Sharma. Deep Water Soling için biçilmez kaftanlardan olan İspanya’nın en büyük adalarından Mayorka’da yaptığı tırmanışlardan, burada tanıştığı harika insanlardan –ve özellikle de bu konseptin öncüllerinden olan Miguel Riera’dan- bahsediyor.

Bir sonraki slayt.

Karşımızda birden bire çırılçıplak bir adam beliriyor. Sharma’da salondaki gülüşmelere katılıyor. “Evet,” diyor “deep water soloing o kadar saf bir şey ki, Miguel bazen kıyafetlerini hatta donunu bile giymeden tırmanmayı tercih edebiliyor!

Bu halde, yirmi metre yukarıdan suya düştüğümü hayal etmek istemiyorum. Ama gerçekten çok komik bir fotoğraf!

Sharma ‘Deeep Water Soloing’den bahsedecek de Es Pontas’ı es geçecek...

Mümkün mü?

Spor rotalardaki zorluğu, deep water soloing kulvarına taşıyabilmek arzusuyla yola çıkan Sharma ve arkadaşları, bu imkânları sunan bir hat ararken keşfetmişler Es Pontas’ı:

Realization kadar zor bir şey bulmak istiyordum. Gerçekten bir proje olabilecek bir şey... Limitlerimde olan bir hat bulmak istiyordum...

Suların içine heybetle oturmuş devasa bir kemer! Yirmi bir metrelik muhteşem bir hat! Es Pontas! 

Sharma büyük bir heyecanla rotayı tırmanmak için çalışmalara başlamış. Ne var ki önünü kesecek olan o şeyle, su yüzeyinden on metre yukarıdaki kilit pasajla yüzleşmek zorunda kalmış bir zaman sonra. Sharma’yı ciddi bir deneme sürecine sokacak olan bu pasaj, kayadan tamamen teması keserek yaklaşık iki metre sıçramanızı ve denetimi çok güç bir salınımla uygunsuz bir cebe tutunmanızı şart koşuyor. Sharma bu hamleyi dener dener... ama bir türlü olmaz. Her seferinde biraz daha yaklaşır ve her denemede on metre düşerek su yüzeyine patlar.

Bir seferinde o kadar sert düştüm ki, sudan çıktığında öksürmeye başladım. Ağzımdan kan geliyordu. Korktum. Ara vermek zorunda kaldım.”

Sharma’nın yaklaşık elli denemesine mal oluyor bu kilit. 26 Eylül 2007’de 5.15a/b (9a/9a+, XI+/XII-) zorluğunda olduğu tahmin edilen Es Pontas’ın ilk çıkışı takvim yapraklarına not düşülüyor.

İnsan zor bir rotayı tırmanıp geride bıraktığında canı başka hiçbir şey yapmak istemiyor. Fakat sonra... O arzu tekrar geri geliyor.

Tıpkı söylediği gibi olmuş zaten. Sert, limitlerini zorlayacak yeni bir rotaya tırmanmak arzusu Shrama’yı kamçılamaya başlamış. Bu sefer gözünü kendi ülkesinde, Kaliforniya’da bir hatta dikmiş: Jumbo Love.

Clark Mountain’daki bu rota tam on altı sene evvel, yani benim tırmanışa başladığım o ilk günlerde boltlanmıştı. Üzerinde chipping olan yerler vardı. O zaman boltlanmış olmasına rağmen tırmanılamamıştı.

Jumbo Love’ı boltlayan kişi Randy Leavit’di. Rotayı boltlarken hattın üç ip boyuna bölünerek tırmanılabileceğini hesap ederek ona göre bir işçilik çıkarmıştı. Aradan on altı sene geçmesine karşın kendi de dâhil olmak üzere bu rota kimse tarafından tırmanılamamıştı. Sharma, yetmiş metre uzunluğundaki –dikkatinizi çekerim, söz konusu olan bir spor rota!- ve ortalama 45 derece ters eğimde yükselen bu hattan çok etkilendi.

Rotaya ulaşım kolay değildi. Sert bir arazi. Arabamla (perdedeki fotoğraftan aladığımız kadarıyla güzel, haki renkli bir dört çarpı dört) buraya yaptığım seyahatlerde pek çok kez lastiğimi patlattım. Fakat her şeye rağmen Jumbo Love’a yolculuk yapmak, defalarca denemek bana her seferinde haz verdi; hiçbir zaman gocunmadım oraya tekrar tekrar gitmekten.

Chris Sharma, 11 Eylül 2008’de Jumbo Love’ın ilk çıkışını (3 klip atlamak zorunda kalarak) tamamladığında Amerikan tırmanış tarihi için de önemli bir işe imza atmıştı.

Kendi ülkemdeki en zor rotaydı.

Sadece kilit pasaja ulaşmak için 48 metrelik, 5.14c (8c+, XI-) zorluğunda bir tırmanış gerektiren Jumbo Love, 5.15b zorluğunda deniliyor. Chris Sharma, geçen kış bu zorlukta olduğunu söylediği bir başka rota daha açtı: Golpe de Estado (9b/5.15b?). İspanya, Siruana’daki bu rota da, Jumbo Love gibi henüz tekrar edilebilmiş değil. Sharma, bu rotayı da laf arasında dile getirip, en az Jumbo Love kadar zor olduğundan emin olduğunu vurguluyor. Birkaç gün evvel açtığını okuduğum yeni rotadansa (Pachamama 5.15a; yani Realization ile aynı zorlukta) nedense hiç bahsetmiyor. Onun yerine söze Chilam Balam ile devam ediyor.

Chilam Balam, 2003 yılında İspanyol tırmanıcı Bernabe Fernandez tarafından İspanya’da açılan tartışmalı bir rota. Tartışmalı çünkü rotayı açan ve ilk çıkışını yaptığını iddia eden Fernandez, rotanın zorluğu için 5.15c (9b+) derecesini telaffuz ediyor. Pek çok kişi Bernabe Fernandez’in bu rotayı çıktığına inanmamakta. Bunlardan biri de Alex Huber, “Eğer Bernabe Fernandez’e inandığımı söyleyip bu rotanın 9b+ olduğu yönünde tereddüdüm olmadığını ifade edersem, tüm tırmanış dünyasının önünde yalancı durumuna düşerim. Çünkü Bernabe Fernandez’in bu iddiasına referans gösterilebilecek hiçbir geçmiş başarı mevcut değil.”

Chilam Balam 80 metre uzunluğunda. Rotada tam 22 bolt mevcut. Fernandez rotayı tırmanabilmek için üç sezonluk bir mesai yapmış. Üç sene evvel bu rotayı Chris Sharma’da gidip denemiş. Tek düşüşle bitirebilmiş.

Rotayı tek düşüşle tamamlayabildim. Fakat istasyona ulaşmam tam iki saatimi aldı. Ağzım inanılmaz kurumuştu. 

Bu rota gerçekten beni çok etkiledi. Kimilerine göre bu rota daha önce gerçekten çıkılmamış. Böyle tartışmalar var. Ama umurumda değil. Ben bu hattan çok etkilendim. Gerçekten oraya geri dönmek ve Chilam Balam’ı tırmanmak istiyorum. Yalnız bu defa, rotanın belli yerlerine önceden birer şişe su, biraz da abur cubur bir şeyler assam hiç de fena olmayacak!

Gülüşüyoruz.

Chris son olarak artık yerleşik bir hayata geçtiğini ve bundan dolayı da çok mutlu olduğunu söylüyor. Chris Sharma son üç senedir İspanya, Katalonya’da yaşıyor. Bir de kız arkadaşı var; Kanarya Adalarından bir kız. Bize onun yaptığı bir tırmanış videosunu, onun ilk 5.14a’sını izleterek sunumunu tamamlıyor.

Çevirmen Chris Sharma’ya teşekkür ediyor. Soru cevap kısmı başlıyor. Ama saat 22:00’ı geçmiş. Yavaş yavaş insanlar kalkıp sessizce salonu terk etmeye başladı. Ayaklarımın dibindeki aşk çocuklarıysa gözlerini yummuşlar, hala ateşli ateşli öpüşmeye devam ediyorlar.

İlk soru geliyor: “Bunca farklı tırmanış deneyimi, çok sert rotalar… Vücudunuzda kalıcı ya da ciddi sakatlıklar bıraktı mı?”

Yok,” diyor Sharma, “Hiç sakatlanmadım. Bir yerim acırsa hemen tırmanmayı kesiyorum. Acı dinene kadar tırmanmıyorum. Ama öyle ciddi bir sakatlığım falan olmadı. Zaten tehlike arz eden her türlü tırmanış çeşidinden uzak durmaya özen gösteriyorum. Spor tırmanışıysa bu bağlamda oldukça güvenli buluyorum.

Bir başka soru: “Tırmanışa başlarken ısınıp esnemeye dikkat eder misiniz?”

“Isınmak? Yok. Bugüne kadar hiç ısınmadım. Tırmanacağım şey neyse doğrudan ona tırmanmayı tercih ettim. Fakat… Artık yaşım yirmi altı. Eskisi gibi değil bazı şeyler. Isınmak? Sanırım fena fikir değil bu. Yavaş yavaş buna özen göstermem gerek, doğru.”

Mikrofonu ben alıyorum. “Chris, pek çok kişi için bir tür idolsün. Pek çok genç için rol modelsin. Göz önündesin ve daimi başarıların da seni sürekli olarak göz önünde tutmaya devam ediyor. Bu, seni bir tür oto-kontrole zorluyor mu? Çünkü bugüne kadar gerek okuduğumuz röportajlarında gerek seyrettiğimiz filmlerde çok iyi, çok erdemli, çok ağırbaşlı bir tırmanıcı profili olarak sunuluyorsun. Gerçekten böyle misin sence? Yoksa bu, bize senin sunuluş şeklinden mi kaynaklanan bir şey biraz da?”

“Bak… Ben tırmanışa başlayalı on altı sene oldu. Daha başından beri hep bu insanlarla tırmandım, sürekli fotoğraflarımı çektiler, filmlerimi yaptılar. Açıkçası bu duruma o kadar alıştım ki onların varlığı beni çok etkilemiyor. Kendimi gayet rahat hissediyorum. Hem, bu tür –kool!- filmler yapmak da çok haz veriyor bana. İnsanların bunu seyretmesi, beğenmesi… Çok hoşuma gidiyor.”

Bir başka soru daha soruyorum: “Chris, sen Realization’ı tırmandıktan sonra, yani dünyanın ilk XI+ sı resmen açıldı diye ilan edildikten sonra bu zorlukta birçok rotanın açılmaya başladığına şahit olduk. Öte yandan seneler önce açılıp da hâlâ tekrar edilememiş, derecesi daha düşük olan rotalar da var. Sence neden böyle oldu? Senin çıkışından sonra neler değişti?”

“Bence bunun altında yatan şey ilk olması. Yani, çıtayı bir kere ittikten sonra sanırım gerisi geliyor.”

Mikrofon başkasına geçiyor.

“Chris, hiç alpinizm ya da yüksek irtifa düşündün mü?”

“Yok. Açık konuşmak gerekirse ben soğuktan haz etmiyorum hiç. Hem… Gidip, donmak, parmaklarını kaybetmek de var. Ben güneşi çok seviyorum. Güneş, kayalar…”

“Çek tırmanıcı Adam Ondra hakkında ne düşünüyorsunuz?”

“Yetenekli, hakikaten çok yetenekli. Adam gibi yeni nesil tırmanıcıların neler yaptığını seyretmek büyük keyif veriyor. Pek çok iyi tırmanıcı var artık. Benden çok daha iyi tırmanıcılar biliyorum. Yarışmalarda görüyorum bunu. Fakat bazı yarışmalarda, benden çok daha iyi olmalarına rağmen kimi rotaları tırmanamıyorlar. Oysa bana o kadar zor gelmiyor mesela… Sanırım bunun nedeni bazı boulder yarışma rotalarının, doğal kayadakilere çok benzemesinden kaynaklanıyor. “

“Çek Cumhuriyeti’nde tırmandınız mı hiç?”

Sharma gülüyor. Parmağıyla kalabalığın arkasındaki boulder duvarını işaret ediyor:

“Evet tırmandım. Bir iki hamle yaptım az evvel şurada.”

Salonda bir kahkaha patlatıyor.

“Ama gerçekten vaktim olursa, gelmek, ülkenizde tırmanmak istiyorum. Kayalarınız gerçekten de etkileyici. Belki bir dahaki sefere.”

Sharma herkese bu geç saate kadar orada kaldığımız için teşekkür ederek veda ediyor.

Kalabalığın coşkulu ve içten alkışları arasında tebessüm ederek ayağa kalkıyor, geldiği gibi herkesin içinden yürüyerek oradan uzaklaşıyor.

Bir buçuk milyon nüfuslu tarihi Prag şehrinin büyük çoğunluğunun uykuya daldığı saatlerde, geniş ve kirli bir merdivenden metro istasyonuna doğru alçalıyorum. Seneler evvel bana çok uzak gözüken bir olasılığın, sürpriz bir fırsat olarak önüme çıkması, gerçek olması üç beş ayyaşın olduğu tenha istasyon platformunda hiç çekinmeden tebessüm edebilme rahatlığı veriyor bana.

Burak Özdoğan

12/06/2009, Prag