TARİHTE BUGÜN:

 

Evren Karadağ ile ilk karşılaşmamın üzerinden sanıyorum bir 10 yıl kadar geçmiştir. Aradan geçen bu uzun sayılabilecek sürede, Evren hakkında bildiğim ve değişmeyen bir tek şey var bence, o da tırmanıştan aldığı keyif.

Dün akşam tamamen şans eseri, Evren’e rastladım antrenman için gittiğim yapay duvarda. Beraber tırmandık antrenman boyu...

Bundan 10 sene evvel YTÜDAK’ın (Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Külubu) yapay duvarında beraber tırmandığım 10 yaş daha genç Evren ve şimdiki Evren arasındadaki olası farkları aradı gözlerim. Olumlu, olumsuz farklar mutlaka vardır (gelişim, sakatlıklar, stil vs.) ama rota üzerine çıkıp bir kere tırmanmaya başladıktan sonra bu işten aldığı keyifte bence hiç bir eksilme, azalma yok ki bence aslen önemli olan kısım da bu.

Evren ile yaptığım röportaj, bugüne kadar gerçekleştirdiklerim arasında beni en çok zorlayanıydı. Neden derseniz, Evren’i ikna etmek çok uzunca bir süremi aldı. Çünkü Evren’e göre, birisi ile tırmanış üzerine röportaj yapılabilmesi için o kişinin bu alanda isim olmuş birisi olması lazım. Ancak bu şekilde yapılan bir röportajın okuyucuya birşeyler katabileceğine inanıyor. Kısmen haklı da olsa kaçırdığı önemli bir nokta var. Şahsi kanaatime göre memleketimdeki bir avuç bayan tırmanıcı içinde, Evren Karadağ gerek yaptıkları gerekse de duruşu ile zaten bir isim.

Şahsi kanaatimi bir kenara bırakıp Evren’in sportif tırmanış kariyerine dönüp baktığımda ise birçok detay bence daha net.

Bir sürü başarı ile dolu aşağı yukarı 12 yıllık bir tırmanış geçmişi var.

Sportif tırmanış yarışmaları ülkemizde yapılmaya başlandığından bu yana katıldığı yarışmalarda bir dolu derecesi, birinciliği var.

Ülkemizde 2006 senesinden bu yana oluşturulan her milli takımda sporcu olarak yer aldı. 3 defa bayanlarda milli şampiyon oldu.

Aynı zamanda 2006 senesinde Rusya Ekatarinburg’da gerçekleştirilen Avrupa Şampiyonasında ülkemizi temsil ederek, Türkiye tırmanış tarihindeki ilk sportif milli bayan tırmanıcı oldu. Bunun da ötesinde uluslararası bir tırmanış yarışmasında yarı final görmüş ilk ülke sporcusu.

Yarışmalardaki başarılarını da bir kenara bırakıp kayalara, spor rotalara bakarsak da, Evren’in bu alanda ulaştığı en yüksek derece olan X derece, bugün ülkemizde bir bayan tırmanıcının ulaşabildiği zorlukta tepe noktasını belirliyor. Kısa kayada ise 7c/7c+ zorluğuna dayanan çıkışları mevcut ki bu dereceler dünya klasmanında dereceler. Gerek güncel durum ve gerekse de vizyon bazında dünya tırmanışının neresinde olduğumuzu çok sorguladığım şu dönemde Evren sadece başardıkları ile bile takdiri hak ediyor.

Ancak bence asıl takdiri tırmanışa karşı olan tutkusu, duruşu ve alçak gönüllü, ölçülü tavrı ile hak ediyor. Evren belki de fazla alçakgönüllülük göstererek defalarca benim röportaj isteğimi kibarca geri çevirse de bugün ülkemizdeki üst perde bayan kaya tırmanıcılardan birisi, hatta birincisi olduğu birçok kişi tarafından kabul görecektir. Bilecik Pelitözü’nde bulunan X derece zorluğundaki Venom rotasını çıktıktan sonra, onu bu vesile ile kandırarak röportaja ikna ettim ve sadece Venom’u değil aportta bekleyen tüm sorularımı bir anda Evren’in önüne koydum.

Önce yazılı olarak başladığımız röportajımız, soğuk ve karlı bir İstanbul gününde içilen kahveler eşliğinde sözlü olarak devam etti. Bize eşlik eden tırmanış partnerim Mustafa ise hem çektiği fotoğraflar ile bana destek oldu hem de sohbete renk kattı.

Evren ile olan uzun yıllara yayılmış tanışıklığımız sebebi ile zaman zaman kişisel mecralara yahut geyik düzlemine kayan sohbetimizde, hem aşağıda okuyacağınız röportajı sonlandırdık hem de çok keyifli bir akşam geçirdik.

Evren’e sıkılmadan bizi yanıtladığı ve zaman ayırdığı için tekrardan teşekkür etmek istiyorum.

Beğeniyle okumanız dileyiğle.

Aykut Türem
Tirmanis.org / Şubat 2010

Tanımayanlar için bize kısaca kendinden bahseder misin?

Kendimden zaten ancak kısaca bahsedebilirim. 1.57 boy, 47 kg. Daha ne söyleyeyim… (gülüyor)

İstanbul doğumluyum, asıl mesleğim iç mimarlık. Tırmanışa 99 yılının sonlarında Ballıkayalar’da eğitim alarak başladım. İlk yıllarda daha keyfe keder tırmanıyordum. Ne zaman vakit bulsam o zaman gidiyordum tırmanmaya... Her şey Kanada’ya gidince (2002 yılının sonunda) çok değişti. Şimdi tırmanıştan arta kalan zamanlarda diğer işlerimi yapmaya çalışıyorum diyebilirim.

Tırmanışa nasıl, ne zaman ve neden başladın?

Üniversitede iken Alptekin Başkır (sınıf arkadaşım, kadim dostum) ve Çağlar Erkenci ile sık sık kamplara, keşiflere ve yürüyüşlere gidiyorduk. Yürümeyi çok seviyorum, Alptekin’in tabiri ile keçi gibi yürürdüm o zamanlar. Üniversiteyi bitirene kadar böyle devam etti. 98 yılının sonlarıydı. Derken bir gün Alp bize –Hadi şu işin tekniğini öğrenip biraz da dağlara gidelim mi dedi… Üniversite bitmişti… Çok heyecanlanmıştım. Ytüdak’da 2 yıllık dağcılık eğitimi aldık. Kamp yapmayı, çanta hazırlamayı, teknik malzemeyi, yön bulmayı, karda kazma ile durmayı, kar mağarası yapmayı, gecenin köründe çadır toplamayı!!!, Aladağlar’da çatlaklara malzeme takmayı vb. bir sürü detayı öğrenmiştik. Ve son eğitimlerden biri olan kaya tırmanışı ile tanışmamla değişmişti her şey… Sonu olmayan bir disiplinle hatta bir yaşam tarzıyla karşılaştığımı anlamıştım.

Artık eskisi gibi dağlara gidemiyorum ama bunda bazı etmenler var. Sonuçta insanın fiziksel yeterlilikleri de onu birşeyi daha çok sevmeye yönlendiriyor. Dağcılığı çok sevmiştim ama kışın dağda gerçekten çok üşüyordum.

Tırmanışı neden seçtim sorusunun yanıtı biraz da şöyle geliyor. İlk kez Ballıkayalar’a eğitim için gittiğimizde, ilk olarak Baca rotasını denemiştik. O zaman beraber eğitim aldığım bayanlardan, Baca’yı çıkabilen tek kişiydim. Sonra Percussion’da bir iki deneme yaptik ve sonrasında da Kütür Kütür rotasını üstten emniyetli denedim. İlk denememde hiç düşmeden çıkmıştım Kütür’ü ve insanlar çok şaşırmışlardı. Hatta o gün orada olmayan kaya tırmanış eğitmenimiz okulda yolumu çevirmiş ve Kütür Kütür’ü düşmeden çıkanın ben olup olmadığımı sormuştu. Yetenekli olduğumu falan söylemişti.

Yaşım genç, yani tırmanış için çok geç de bu zamana göre genç diyelim. Kütür Kütür’ü çıkıp, Percussion’u da kısa sürede lider çıktıktan sonra motive oldum. Seviyordum ve eğilimim olduğunu biraz hissettim. Ondan sonra spor tırmanışa yöneldim.

Öncelikle X derece; bu derece şu an sanıyorum ülkede bir bayan tırmanıcının ulaştığı teknik seviyede tepe noktasını belirliyor. Bu seviyeye ulaşmak gibi bir hayalin var mıydı çok önceleri, yoksa gelişim süreci seni buraya mı götürdü. Bu seviyeye gelmenin mutlaka bir öyküsü vardır diyorum.

Bayan bir tırmanıcı olarak çıkılması zor olan rotaları hedefime koyma gibi bir motivasyonum her daim var. Antrenmanlarımı hayallerimi gerçekleştirmek için yapıyorum. Yani gelişim beni buraya tesadüfî getirdi demek yerine, hep çıtayı zorlamak, yapabileceklerimin sınırlanırını zorlamak için çabalıyorum desem daha doğru olur…

Mesela bundan önce çıktığım rotalardan Gümüş Kurşun’un zorluğu IX+/X-. Bir sürü IX+/X- var ama ben Gümüş Kurşunu seçtim, çünkü Gümüş Kurşun’un içinde çok ciddi bir boulder problemi içeren, daha önce bayanlar tarafından denenip yapılamamış bir rota olduğunu biliyorum. Bunu biliyorum ya, “niye olmasın diyorum”. Özet olarak “bunu bir bayanın yapması çok zor” denilen şeylere yöneliyorum.

Spor tırmanışta derece çıtanı daha nerelere kadar ötelemek istiyorsun, bir hedefin, hayalin var mı?

Bu soruya karşılık aklıma bir arkadaşımla yaptığımız kısa bir diyalog geldi. (Sene 2005 idi)
–Evren gerçekten tırmanışta yapmayı istediğin şey ne? Nerelere gelmek istiyorsun? dediğinde,
–Açıkçası tırmanışla ilgili öyle yoğun hislerim var ki bunları isteğe döktüğümde aklımda bir derece, bir rota, bir konum belirmiyor… Öyle belirli bir hedefim yok. Bu seni sınırlayabilir gibi. Bu içimi sarmış hissin açıklamasına ipimi kopardığım yere kadar tırmanmak istiyorum yanıtını vermiştim ve henüz ipin koptuğunu hissetmiyorum.

Peki sence ipin koptuğu yer nerelere gidebilir?

Bu zamana kadar kısa kayada maksimum 7c/7c+ yaptım. Ben kendime 8a+ hedefini koymuştum. Zaten bugün kısa kayada bir bayanın yapabildiği en zor kısa kaya rotası 8b (Barbara Zengrl) zorluğunda. Ama kısa kayada hedeflerimi şu an bir miktar duraklatmamın bir sebebi biraz da uygun rota bulamamak. Şu an Türkiye’de gidip kısa kaya yapabileceğim yerler çok sınırlı. Mesela Bafa var.

Bafa’da 8a+ kaç tane var? 2-3 tane var.

Peki nasıl rotalar? Genelde dinamik hamleli, morfo rotalar (açanlarda bunu kabul ediyorlar) henüz bir bayanın tırmanabileceği bu zorluk seviyesinde çok uygun bir rota yok.

Mesela bugün Squamish’te (Kanada) olsaydım, belki çoktan o dereceyi zorlamaya başlamıştım, belki de tırmanmıştım. Çünkü hiçbir şey yapmazken, sadece Atölye'de (Ortaköy) tırmanan, ayda bir iki kere Ballıkayalar’a giden birisi olarak, 2002 senesinde gittiğim Squamish’te 7a/7a+ zorluğunda kısa kaya rotaları tırmandım. Bu biraz da imkan meselesi, kaya olması lazim ve rota olması lazım.

***Yarışmalardan kareler***

Bu seviyelerde bir projen var mı peki? Yani kendine uygun bir rota üretmeyi hiç düşündün mü? Başka bir deyişle bu rota bana çok uygun, benim özelliklerimle çok uyumlu, bu hattı bir proje yapayım dediğin bir rota hattı gözüne çarptı mı?

Hayır çarpmadı fakat neden çarpmadı dersen, çünkü kısa kaya tırmanmak için bir yere gittiğimde genelde 1 haftam, bilemedin en fazla 10 günüm oluyor ve gözlerim rotalara dönüyor.

Rota bulabilmek için keşif yapmak lazım, zaman lazım, deliler gibi yürümek lazım. Mesela bugün Bafa’da en fazla rotayı kim açıyor? Zorbey (Aktuyun) açıyor.

Çünkü oranın lokal tırmanıcısı sayılır. Bafa’ya o kadar fazla gidiyor ki, bazı zamanlar sadece rota açıyor, bazı zamanlarda ise sadece tırmanıyor. İstanbul’lu birisi olarak gidip uzak bir yerlerde proje üretmem gerçekten zor.

Evren: “Ben sanırım bir kahve daha içeceğim yaa”

Tırmanışta motivasyon sanıyorum işi ileriye götürebilmenin ana şartlarından birisi. Kendini nasıl motive ediyorsun?

Etinle tırnağınla, kendini birebir yaşayabildiğin bir alan bu. Eksiklerini görebildiğin ve bunlar üzerinde çalıştığın, insanın fiziğiyle, iç dünyasıyla yaptığı büyük bir yolculuk. Değişik ülkelere, değişik kültürlere… Yüzlerce durağı olan bir yolculuk. Gelişim her daim. Bu sence biter mi hiç? Sanmıyorum…

Tırmanışın ifadesi çok zengin. Bu da eğer yakalayabilirsen iç dünyamıza yansıyor… Beslendikçe, dalları budakları yeşeriyor, kökü ise daha da derinlere iniyor.

Bu arada bende ince kırılmalar yaşıyorum. Zaman zaman yaşadığım kırıklıklar, uzak kalmalar ise maddi ve sosyal sorunlarla ilgili oluyor. Amacım onları da en aza indirgemek ve bu bitmek bilmeyen motivasyonu beslemek…

Birde şöyle bir durum var, anlatmam çok zor ama deneyeceğim. Tırmanırken, senin rota ile algılarının birebir tuttuğu, örtüştüğü bir an oluyor ve ben bunu çok az yakalıyorum onu söyleyebilirim. Bu zamanlarda “kendimle buluşmuş” gibi hissediyorum. Mesela Venom’da (Pelitözü / X), Parçala Betçet rotasında(Bafa / 7c), Puşt Bush rotasını (Geyikbayırı / IX - ) ilk görüşte tırmandığımda ya da Ballıkayalarda Zeus (IX+) rotasında bunu yaşadım.

Bu hazzın da bir sonu yok bence. Onu bir daha yakalamak için sürekli devam ediyorsun ve motivasyon hiç bitmiyor.

O zaman geriye dönüp baktığımızda seni en çok etkileyen, sende en çok yer etmiş tırmanışlar da bunlar diyebilir miyiz?

Bu aslında kafamda çok karışıyor, çünkü neye göre yanıtlayabilirim ki ben bunu.

Misal Ejder Pençesi (Ballıkayalar / VIII- ) benim için en önemli rotalardan birisi. Çünkü vadiye eğitim almak için ilk girdiğim gün gördüğüm ilk görüntü şuydu. Dümdüz bir yüzey, yanında da bir adam uzanarak bir rotaya çalışıyor (Sanırım Öztürk Kayıkçı, Sarı Zeybek rotasında çalışıyormuş).

Ben bittim, iptal oldum. Bu ne ya, bu rota ne ya dedim kendi kendime. İlk kez orada dedim, birgün umuyorum, bu dümdüz duvarda (o zamanlar benim için dümdüzdü) tırmanabilirim.

Ve Ejder Pençesini de ilk kez tırmandığımda gene aynı hazzı yaşadım. O rota benim için bir adımdı. İşte bilirsin Ballıkayaların merdivenleri vardır ya, işte orada bir basamak daha çıkmıştım.

Peki, dağlar, özellikle de alpin spor rotalar, seni çekiyor mu?

Çekiyor. Çekmez olur mu? Ancak daha çok zaman var diye düşünüyorum. Yükseklik korkusu çok üst seviyede olan biriydim. Neredeyse 10 yıl oldu tam ehlileştiremediğim bu korkuyu, tamamen dizginlemem gerekir. Alpin rotalar senin de daha iyi bildiğin gibi sadece tırmanış becerisi ile olacak iş değil. Büyük bir bölümü mental olan bu stil şimdilik boyumu aşar… Ancak ben de bir gün koca bir duvarın üstünde bir hiç olacak kadar küçük görünmeyi ve bunu hissetmeyi isterim. Bugün gözlerimi kapatıp kendimi tırmanırken hayal ettiğimde kendimi hiç spor rotada düşlemedim, ama mesala bizim dönem için de hit bir isim olan Lynn Hill’in o tırmandığı dev duvarların birinde olmayı hayal ediyorum. Onlar ayrı bir boyuttalar ve çok saygı duyuyorum. Umarım birgün nasip olur böyle birşey yapmak.

Kısa kayayı çok sevdiğini biliyorum, bunun özel bir nedeni var mı?

Boulder’ı tırmanışa başladığım günden beri çok seviyorum. Tırmanış eğitimimi Ballıkayalarda aldım. O zamanlar boulder duvarı yoktu. Yıldızdaki duvar ile Ortaköy’deki atölye’nin duvarı olunca boulder yapmaya da başladım. Boulder benim için her zaman işin özü oldu. Problemin ta kendisiydi, oldukça sadeydi, hafifti (malzeme ihtiyacı çok az), sosyaldi ve geliştiriciydi… Yani boulder bence uzun lafın kısasıydı. Eskiden benim için plastik ya da kaya ayrımı yoktu ama son zamanlarda plastik biraz kendisini tekrar etmeye başladı ve artık ayrıldılar.

***Bafa'dan kareler***

Türkiye’deki en favori tırmanış alanın neresi ve neden?

En favori tırmanış alanı benim için Pelitözü ve Bafa diyebilirim… Diğer bölgelerde de tırmanıyorum ve sevdiğim bir çok bölge var (Başta Geyikbayırı, Kaynaklar ve …… ) Ama benim için en özel olanı Pelitözü’dür. Hikâyesi ve kendini ifadesi orayı benim için ayrıcalıklı yapıyor. Oraya sadece tırmanmak için gidiyorsunuz. Kendi kendine kalabildiğin ve tırmanabildiğin özel yerlerden biri… Yemek, içmek, yeni insanlar tanımak, gezmek, sosyalleşmek ikinci planda kalıyor… İnsanın kendine dönüşü diyebilirim.

Dünyada çok tırmanmak istediğin ama halen gitme şansı yakalayamadığın bir tırmanış bölgesi var mı?

Olmaz olur mu? Bir değil bir sürü var. Fransa Fontainebleau, America Hueco Tanks, Hindistan Hampi diyebilirim. Ve tekrar Rocklands…

Aslında saysam bitmez ama bunlar ilk aklıma gelenler.

Hafızanda yer etmiş en güçlü tırmanış anın nedir?

Zor bir soru… Film şeridi gibi bir sürü anı dolanıyor. İlk aklıma gelenleri ifade etmem gerekirse Sene 2000’de Ballıkayalar’daki Davul rotasında lider düşüp ters döndüğüm an yanımda Sarı Zeybek rotasında tırmanan Öztürk’ün dehşet içindeki seslenişidir. Benim iyi olduğumu duymak isteyen oldukça samimi bir sesti. Benim için çok önemli bir an ve büyük bir deneyimdi. (Emniyet kemerime ipi yanlış bağlamıştım) Ve 2006 yılında Nejat abi ve Uğur’la Rusya’da dünya şampiyonasına katıldığımız ilk yarışma… Bilinmezlerle ve büyük heyecanlarla dolu bir deneyimdi.

Özel bir antrenman programı uyguluyor musun? Bir antrenörün var mı?

Antrenör?
Uğur’la birlikte antrenman planları yapıp buna uyduğumuz çok zaman oldu. Özellikle 2006 ve 2007 yılında çok düzenli antrenmanlar yaptım. Şu anda çok düzenli antrenman yapamıyor olsam da her daim belli bir disiplinde olmayı ve gelişmeye yönelik antrenman yaptığımı söyleyebilirim. Antrenörlük olarak bir ilişkimiz olmadıysa da Uğur’dan çok şey öğreniyorum. Tüm planlamaları onun eşliğinde yapıyorum ve uyguluyorum. Tabii bu arada 2006 yılında katıldığım antrenörlük kursunda vizyonum daha da gelişti diyebilirim. Ancak bu ne kadar yeterli olabilir ki? Okumaya ve yeni şeyler öğrenmeye, yeni şeyler denemeye her zaman hevesliyim…

Antrenman programı birkaç yıl çok sıkı sıkıya uyguladım. Çok ciddi etkilerini de gördüm. Bir sürü şey denedik, mesela çok yanlış şeylerde denemişiz. Ama sonuçta teori önemli ama pratik en önemlisi, bazı şeyleri yaşayarak görmen lazım.

Özel bir mental antrenman yapıyor musun, özellikle de kaya için?

Kaya için… Mental antrenman… Bu kesin gerekli. Bunu mental sorun yaşadığım rotalarda ya da zamanlarda birebir o sorunun içinde iken çözmeye çalışıyorum. Ve çözdükten sonra tekrar başka bir zamanda aynı sorunlar tekrar ederse kendime önceki deneyimlerimden hatırlatmalar yapıyorum.

Ancak şunu demeliyim ki bazen yapayda bile tırmanırken mental antrenman yapman gereken çok zaman oluyor. İşin incelikleri o kadar fazla ki… Tığ gibi dokuyorsun her hamleyi, önce öğrenip, sonra koordine edip yapmaya ve mentalite olarak o antrenmanları verimli kılmaya… Sence kolay mı haftanın periyodik günlerinde hep aynı mekânda antrenman yapmak? Tam 1,5 saate antenman alanına gitmek ve akşamın geç vaktinde eve dönmek zorunda kalmak. İşte bazen en çok da bu devamlılığı ve istikrarı sağlamak için mental antrenman yapıyorum diyebilirim…

Bildiğim kadarıyla ağırlıklı yapay duvarda antrenman yapıyorsun. Bunun gelişimini olumlu ve olumsuz etkileyen yanları var mı? Gerçek kayaya çıktığında sana sorun yaşatıyor mu?

Ağırlıklı olarak yapay duvarda antrenman yapıyorum. Çünkü İstanbul’da yaşıyorum.

Gelişimimi olumlu etkileyen yanları tabiî ki var. Teknik ve fiziksel olarak ciddi bir gelişim sağlıyor. Olumsuz yanları ise havaların sürekli kötü gittiği bu kış aylarında oraya gitmeye zorunlu kalmak. Ve değişmeyen tutamaklarla, aynı tarz rotaların çıktığı duvarlarda antrenman yapmak… İşte bu gelişimi oldukça yavaşlatıyor ve kimi zaman motivasyonu düşürüyor. Kaya ile plastik arasındaki geçişte de her zaman ufak bir zorluk oluyor ama kayaya çok gidersem bu sorunu çok yaşamıyorum.

Peki tırmanış dışında başka hobin yahut tutkun var mı?

Var… Çizim yapmak ve el yapımı bir şeyler üretmek…

Ülkede sportif tırmanış yarışmaları ilk yapılmaya başladığından beri yarışıyorsun. En amatörlerinden başlayarak dünya şampiyonaları da dâhil her seviyede yarışma görme şansın oldu. Ülkedeki spor tırmanış yarışmalarının gelişimini ve şu an ki durumunu değerlendirirsen neler söylemek istersin.

Bu konu şu anda çok hassas… Burada özetlemem zor. Yazdığım yarışma yazılarında bunları yeterince anlatmaya çalışıyorum. Hatta en son Fransa Chamonix’de katıldığımız Dünya Kupası’nın ardına yazdığım yazı bugünkü durumu az çok ortaya koyuyor.

Ama özet olarak söylemeye çalışırsam, Yarışmalarda amaç yanlış koyuldu ve etik kalmadı.

Bunu biraz da şuna bağlıyorum; tırmanış Türkiye’de çok köklü değil ve yarışma kültürü ise zaten yok.

Yeni jenerasyon ise tırmanışa “yarışmacı” olmak üzere başladı ama Türkiye’de hali hazırda böyle bir kültür yok ve kültürü olmayan bir alandaki gelişim ise çarpık oluyor.

***Röportajdan kareler***

Gene yarışmalar özelinde konuşacak olursak, sence biz şu an dünya standardının neresindeyiz, nasıl ve ne şekilde yol almamız gerekli?

Şu anda Türkiye dünyanın neresinde ise tırmanış açısından da tam orasındayız. Sanatsal olarak, sosyal olarak, eğitimsel olarak nerede isek tırmanışta da oradayız… Bu işi tabana yayma felsefesini bırakıp bu işte ustalaşma ve gerçekçi yatırımlar yaparak geliştirmeyi sağlamalıyız. Seyircisi olmayan bir spor branşıyız. Öncelikle sevdirmek, izletmek sonra da katılımı ve gelişimi sağlamak gerekli…

Seni birine benzetecek olsam nedense ilk aklıma gelen Angela Eiter oluyor. O da yaklaşık senin boylarında (oldukça kısa) ve O da tüm uzun rakiplerine rağmen yarışmaları sürekli kazanıyor. Demek ki boy yarışmalarda çok da sorun olmuyor dersem ne kadar doğru olur?

Boy yarışmalarda sorun olabilecek bir faktör. Ancak iyi planlanmış rotalarda bunu yaşamak azalır. Aslında benim boyumun kısalığına en çok isyan ettiğim zamanlar yarışmalardan çok kayada oluyor, Bu noktada ise üstadımız olan Lynn Hill’in ilkesini benimsemeyi yeğliyorum. Boy problemi yoktur, güç problemi vardır.

Türkiye’de vaktinin çok büyük bir kısmını tırmanışa adamak çok zor bir iş. Sen de vaktinin çoğunu bu işe adamış birisin. Peki, seni en çok zorlayan hususlar neler?

Bu konuda beni zorlamayan faktör neredeyse yok diyebilirim. (gülüyor)

Varsa işin, ailen, tırmanış dışındaki arkadaşların… Tabii bunlar bir yana hem bayan olup, hem hayatını idame edip, hem de tırmanabilmek gerçekten oldukça zor. Çok fazla takdir aldığım gibi eleştiri de alıyorum.(gülüyor) Eleştiriler genelde fiziksel değişim üzerine oluyor.

Peki sponsorluk. Ülkede bir tırmanıcının sponsor bulması zor bir süreç belki ama hiç böyle bir arayışın oldu mu? Bir ana sponsorunun olabilmesi için neler gerekli sence?

Her tırmanıcının hayali budur… Birileri senin yaptığın şeye ve sana inanıp, maddi destekte bulunur. Ve sen de elinden gelenin en iyisini yaparsın.

Böyle bir arayışım kişisel olarak hiç dosya aşamasına gelmedi diyebilirim. Birkaç eş dost ile malzeme desteği dışında para desteği aldığım bir sponsorluğum olmadı. Bir ana sponsorun olması için ya vizyonu açık çok zengin bir ahbabın ya da çok inandırıcı bir projen olmalı. (hahahaaaa) Kaldı ki TED’de ilkini düzenlediğimiz sitenizde de yayınlanan yarışmadaki sponsorları ayarlamamız bile aylarca süren çalışmaların sonucunda oluştu. Sponsorun ilk beklentilerinden biri de seyircisi olan bir spor dalı olması. İşte sanırım bu noktada kaybediyoruz ama gelişmeye, geliştirmeye devam…

Seni en çok etkileyen tırmanıclar (yerli ve yabancı) kimlerdi? Bu işe ilk başladığın zamanlarda bir rol modelin var mıydı?

Rol modelim olmadı… Bu işe ilk başladığımda beni en çok etkileyen isimlerden W. Gullich ve Lynn Hill vardı. Çünkü onlar bunu yaşam biçimi haline getirmişlerdi. Çünkü çok takdir ettiğim bakış açıları vardı ve alkışlanacak, hayran kalınacak çok güçlü tırmanışları vardı. Bunun dışında bayan bouldercılardan da Lisa Rands’i ekleyebilirim… Daha sayabileceğim çok isim var ama bunlar yeterli sanıyorum.

Sonuçta yarışmalarda dereceler almış, çok zor rotalar tırmanmış insanlar beni çok etkilemiyor. Beni bu işe gönül vermiş, etik değerleri olan ve bunları koruyabilen, yani kendilerini tırmanışla bütünleyebilmiş isimler etkiliyor.

Türk tırmanıcılardan ise aklıma ilk gelenler Doğan Palut, Uğur Yılmaz, Durukan Türe ve Emre Altoparlak...

Doğan yıllara rağmen bitmeyen motivasyonu, artan istikrarı, inancı, yadsınamaz emeği (açtığı onca rota ve bölgelerle) ve güçlü tırmanışıyla;

Uğur bouldera olan tutkusu, antrenman disiplini ve tırmanışı harmanlaması, tırmanış görüşünün açıklığı ve zenginliği, yarışmalardaki başarısı ve yarışma psikolojisinin sağlamlığı ile;

Durukan sürekli üzerinde kafa yorduğu antrenman teorileri, bulunmaz bir konuşma tarzı, gelenekselden spora en iyi adapte olabilmiş, tırmanıcı profili nacizane örneklerden biri olması ile;

Emre ise geleneksel tırmanışın öncülerinden olması, her zaman tırmanışla ve dağlarda olan yaşam biçimi ile… Her zaman saygı duyduğum ve tırmanışı hayat biçimi haline getirmiş insanlardır… Bence çok özel insanlar.

Bu işe yeni başlayanlara (özellikle bayanlara) tavsiyede bulunmak isteseydin, neler söylerdin?

Kendiniz için tırmanın. İnandığınız için ve yapabileceğiniz için.

Koca bir okyanus olan tırmanışın içine kendi kovanızı daldırın. İçine mutlaka kapasiteniz kadarı, verdiğiniz kadarı dolacaktır.

Ve antrenman yapmaktan, bunu söylemekten ve bol bol tırmanmaktan, hata yapmaktan, düşmekten utanmayın. Her şey disiplinli çalışma ve bu işe kendini vermekle oluyor…

Bir bayan için tırmanışın içinde yol almak, yolculuk yapmak, sınırlarını zorlamak zaten başlı başına bir macera… Yapmaya kesin değer!

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Sadeleştirelim. Bakış açımızı, çevremizi, tırmanışımızı… Ve tırmanış bağımızı zenginleştirelim…

İletişim: e_karadag[at]hotmail.com

Etiketler: