TARİHTE BUGÜN:

 

Editörün Notu: Kapak fotoğrafı ve ilk foto: Rauf Osman Pınarbaşı. Bunlar hariç yazı içinde kullanılan tüm fotoğraflar Yılmaz Sevgül arşivinden alınmıştır.

“Yılmaz ilk gördüğü yerde senin ağzını burnunu kıracakmış!”
“Hadi be?” diyorum. Sesim inceden inceye titriyor.
Ulaş: “Valla öyle duyduk Burak.” diyor; bizim Ulaş: Ulaş Ersin. Gayet de ciddi!

Derin bir sükût... balyoz gibi iniyor havaya: BAAM! Kıracak mıymış? Ağzımı burnumu ha?.. Yok canım? O kadar da değildir... o kadar mı yoksa?

Beşiktaş’tayız. Pasajda. Adrenalin Tırmanış ve Doğa Sporları’nda, mağazada. Ulaş, tezgâhın ardından bana “Yarra yedin!” tadında ağır ağır kafa sallıyor. Yalan değil: Hafif bi şafak atıyor bende. “Hafif” de ne, bildiğin tırsıyorum işte. Yılmaz bu çünkü! Yılmaz Sevgül! Dev gibi adam; enine boyuna… Boyuna posuna. Böyle: Sert kalıplı. Biliyorum. Biliyorum çünkü görmüşlüğüm var. –ama konuşmuşluğum yok. Neredeyse yok, çünkü o karşılaşmamızda (YTÜ kampüsünde yaşlı bir çınar ağacı gölgesi altında, kulübün kıdemlileriyle beraber plastik bir masada oturmuştuk, sene 1998, belki 99... işte o ilk karşılaşmamızda) Barbar Conan filminde Arnold Schwarzenegger ne kadar konuşmuşsa Yılmaz da o kadar konuşmuştu. Sessizdi; çok sessizdi. Vakur, kelime israfını zerre sevmeyen kapalı bir izlenim bırakmıştı bende. Bizim kulüp odasında çerçevelenmiş bir fotoğrafı asılıydı duvarda. Orada düzenli olarak gördüğüm Yılmaz, kocaman gülümseyen, uzun bacakları ve kollarıyla kayaları kucaklarcasına tırmanan eğlenceli bir adam olarak şekillenmişti kafamda. Gelgelelim şimdi karşımda sert çizgilerle süslü geniş alnıyla, çatıkmış gibi görünen kara kaşlarıyla, kara gözleriyle, asgari cümleler kurarak kendini ifade ederken çok uzaklarda bir yerlere derinlemesine kaçamak bakışlar atan kestirilmesi güç bir adam oturuyordu. Yılmaz Sevgül... O çok merak ettiğim... Yaptığı tırmanışlarla Antalya'da efsaneleşmişti. Öncüydü. Açtığı rotaların haberleri İstanbul'a geliyordu. Konuşuluyordu. Zaman zaman kendi rotalarına verdiği dereceler burada, İstanbul'da yer yer şüpheyle karşılanıyor, eleştiri konusu oluyordu. Yeni yetme ben de, Ballıkayalar'ın sert rotalarında tırmanıyor olmanın şehvetine kapılarak bilip bilmeden kendisine karşı duyulan bu şüphelere, eleştirilere hatta şakalara dahil olmamış değildim. İşte, belki biraz bu ön yargıyla belki biraz da Yılmaz'ın bende bıraktığı ilk izlenimle o ilk karşılaşmadaki mesafeli ve kapalı duruşunu 'müzmin asabiyete' yormuş, buna inanmıştım. Ondandır ki 'Yılmaz sana çok kızmış!' dediklerinde, şuna iman etmem zor olmadı: Şayet Ulaş'ın dediği kadar niyeti bozmuşsa gerçekten, ilk bulduğu yarığa beni sikke gibi gömerdi Yılmaz:

"Burak, sen tası tarağı topla; bir trans Aladağlar yapıver."
"Eyvallah be Ulaş..."

“Mevzu?” diyeceksin... Ne miydi? Şu:

1997 senesinde, o dönem yayın hayatı devam eden Outdoor dergisinin Aralık sayısında bir yazı yayımlanır: “Örümcek Adamlar Sinema Perdesinde” Dergiye kapak da olmuştur bu yazı. Dün gibi hatırlarım: Kadıköy rıhtımındaki gazete bayiinden dergiyi alışımı, vapurda nefesimi tutarak kelime kelime okumamı... 21 yaşında bir öğrenciyimdir o vakit. Dağcılıkla henüz tanışmışımdır. Yazı, Antalya Sivridağ'da, Sinema Perdesi denilen yüzeyde açılan yeni bir rotanın öyküsünü anlatmaktadır: KUZEY rotasının. 160 metrelik bir hat. Alpin-spor. Dağın doğu yüzünün ta dibinden yükselen, sonra fotoğraflara bakınca insanda pürüzsüzmüş hissi uyandıran zor pasajlara bağlanarak devam eden ve kayaların içinden yere paralel şekilde fışkırmış andız ağacında noktalanan bir 'serüven'. Onun öyküsü. 4 Ekim Cumartesi akşamına giderek başlar öykü: Rotanın dibindeki düzlükte, çadırlarında yağmurun dinmesini bekleyen Antalyalı bir grup dağcı arkadaş sabahtan beri kukalarında durmaksızın çınlayan çekiç seslerinin nihayet sonuncusunu duyduklarında yerden yüz kırk – yüz elli metre kadar yukarıdaki ipte asılı olan hocaları Yılmaz Sevgül neredeyse donuna kadar sırılsıklamdır. Çamur içindedir. Burun delikleri unufak olmuş kireç taşı kayacın tozuyla dolmuş... Çelik dübel dövmekten zonklayan el bilekleri, sonra çekicin ağırlığını kavramaktan şişmiş kemikli parmakları.. Yorgundur. Çaktığı bu son bolt ile ruh üflediği yepyeni alpin-spor rotanın öyküsüne bir virgül atmıştır. Şimdi sırada, ertesi gün kampa ulaşacak olan Outdoor dergisi yazarı ve fotoğrafçısı Levent Yıldırım ile rotanın ilk çıkışına imza atmak vardır. Yılmaz Sevgül, ip inişi yaparak kampa, öğrencilerinin yanına alçalırken gözü yukarıda, o son 20 metrelik alpin-spor ip boyundadır. Daha önce geleneksel stil çıkmış olmasına karşın şimdi bakir boltlarla yeni bir kimlik kazandırdığı ip boyunda...

Evet, böylece Yılmaz daha evvel ilk çıkışını salt geleneksel yaptığı ve çıkışın son yirmi metresini de tek bir ara emniyet kullanmadan tırmandığı rotayı kısmen boltlamış ve geleneksel bir hattı alpin-spor bir rotaya başkalaştırmış oluyordu. Hayatında boltladığı ilk rotaydı bu. Profesyonel kimliğinden filizlenen bir fikrin neticesiydi. Çünkü o tarihte, Akdeniz Üniversitesi Beden Eğitimi Yüksek Okulu'nda öğretim görevlisiydi Yılmaz. Okul yönetimi kaya tırmanışının günbegün popüler olmaya başladığını görünce, Yılmaz'ın da önayak olmasıyla seçmeli derslerden birine seçenek olarak “Kaya Tırmanışı”nı koymuştu. Bununla kalmayıp Türkiye'de sıra dışı sayılabilecek bir girişime de imza attılar, üniversite bünyesinde kocaman bir yapay tırmanış duvarı inşa ettiler. Kaya Tırmanışı eğitimlerini veren Yılmaz Sevgül günün birinde bu eğitimlerin uygulama kısmındaki niteliği arttırmak istedi. Belli bir düzeye gelmiş öğrencilerini daha iyi yetiştirebilmek adına üzerinde çok düşündükten sonra radikal bir karara vardı: Hâlihazırda bildiği o geleneksel hattın ara emniyet imkânı vermeyen son pasajını boltlamak.

Ve işte: Boltlamıştı da.

On iki sene sonra, 2008 yılında Yılmaz, “Boltun Sıcak Kollarında Alpinizm” başlığıyla elektronik posta listelerinde paylaştığı makalesinde bu kararına ilişkin yaptığı sorgulamayı bir kez daha dillendirecektir: “ (...) Rotadan aşağı baktığımda yapılan şeyin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha uygulayarak sorguladım.“ (bknz. http://www.yuruyoruz.com/aid=205.phtml)

7 Ekim 1997 Pazartesi günü, taze çakılan boltlar bakirliğini kaybeder. Bu yeni alpin-spor rotanın ilk çıkışı yapılır. Tüm ip boylarını Yılmaz Sevgül lider çıkar. Artçısı, aynı zamanda öğrencisi de olan Güray Ekici'dir. Levent Yıldırım önceden hazırlanan sabit hattan da yardım alarak tüm çıkışı izler, fotoğraflar ve Outdoor dergisi için kaleme alır. Belki doğa sporcusu olmayan okurları kaya tırmanışının heyecanına sürüklemek, belki metni kurduğu dakikalarda tırmanışın geride bıraktığı adrenalin tortusunu damarlarından henüz atamamış olmanın etkisiyle Yılmaz Sevgül'ün kahramanlaştırıldığı cümlelerin dokusuna işlediği bir yazı ortaya çıkar: “Ben, yaşamın kıyısında adeta Sırat Köprüsü'nde ilerleyen bir adamın fotoğraflarını çekiyorum.” “Yılmaz, adeta parmaklarında vantuz varmışçasına tırmanıyor kayalara.” “Yılmaz (...) bildiğiniz gibi işte. Fazla söze ne hacet!” Yazıya bir de teknik künye eklenmiştir. Son iki ip boyunun UIAA VII olarak derecelendirdiği bir künye.

Vay be! On dört sene geçmiş üzerinden... Beşiktaş iskelesine doğru yol alan vapurun pencere kenarında Outdoor dergisindeki parlak fotoğraflara tekrar tekrar bakışımı, içimden “Keşke bir gün bende burayı tırmanabilsem” diye geçirişimi, mavi taytıyla, Oakley gözlüğüyle, Adidas tişörtüyle kaya yüzeyinde yükselen Yılmaz Sevgül'ün nasıl bir insan olduğunu hayranlıkla merak edişimi dün gibi hatırlarım.

1969, Fransa. Avrupa'nın kaymak gibi asfaltla kaplı otobanlarının bir kıvrımında, rampayı homurdanarak tırmanan bir ağır vasıta. Direksiyonda Fransa pasaportlu bir şoför. Pasaport Fransa, kendi aslen Türk: Ali kaptan. Kafasındaki bin bir türlü düşünce arasında evladı da var. Geride, Tunceli'de eşinin, emzirdiği tek oğlu. İlk evladı! Sol şeritte gazı köklemiş bir başka tırın böğürtülü feryadı... Tekerler dönecek, yıllar geçecek üç oğlu daha doğacak Ali kaptanın. Lakin hiçbiri bu ilki kadar spor meraklısı olmayacak; Besbelli, amcalarına çekmiş bu ilki: Bak amcaların birine: Ağırsıklet güreşçi! Öbür amcası desen aletli jimnastikçi... Yılmaz bir başka olacak, sporcu olacak.

Altı yıl. Sekiz. On...

Ali kaptan eşinden, Adile Hanımdan ayrıldığında en büyük oğlu Yılmaz 10 yaşındaydı. İstanbul'da. İlkokul, ortaokul, lise derken üniversite çağına gelmiş ve yetenek sınavlarında başarılı olup Marmara Üniversitesi A.E.F., Beden Eğitimi bölümüne 49. sıradan girdi. Ne var ki bir ihanet duygusu yakasını bırakmıyordu: Güzel sanatlara, resim bölümüne olan ihanet duygusu. Sonra sonra kendini avuttu: “Beden eğitimi bölümünü bitirdikten sonra resim bölümünü okuyabilirim!”

Lakin okumadı.

Dağcılıkla daha lise yıllarında tanışmıştı Yılmaz Sevgül. Çocukluğundan itibaren bir dağın tepesine çıkma arzusu hep içinde vardı. Gençlik yıllarında sırtına bir battaniye vurup kışın ortasına Aydos tepesine tırmanmış, geceyi bu battaniyenin altında dağda geçirmişti. Bu yaptıklarını dağcılıktan çok macera olarak tanımlıyordu. Doğan Palut ile de bu yıllarda tanıştı. Birlikte Ballıkayalar'da yaptıkları kamplarda komando danslarıyla taçlandırdıkları bir kampçılık anlayışları vardı. Bu dönemde hayatlarında ilk kez gerçek dağcılarla tanıştılar, Ballıkayalar'a gelen YTÜDAK'lı dağcılarla. Kulüp başkanı olan Alper Sesli'nin de desteğiyle Yılmaz Sevgül, Doğan Palut ve Atila Ulaş da kulübe dahil oldular. Dağcılığı sevdi. O kadar ki, 11 yaşından beri çeşitli kulüplerde oynadığı basketbolu bile bıraktı. “Dağcılıktan karnını doyuramazsın!” nasihatlarıyla Yılmaz'ı caydırmaya çalışan ihtisas hocasını dinlemedi. İkinci ligde basketbol oynayıp para kazanabilme şansını ya da iyi bir basketbol antrenörü olabilme fırsatını eliyle itti: “Dağcılık tam bana göre bir şey,” diyordu, “Onunla tam olarak bütünleşebiliyorum.”

Artık tırmanıyordu...

1991'in kuru yaz günlerinden birinde, İstanbul'da bir Ballıkayalar klasiği olan Dağların Aslanı rotasının yirmi beşinci metresinde iki yana açtığı bacaklarının altından peşi sıra döşediği takozlara bakarken o günden sonra belki de asla etkisinden kurtulamayacağı bir büyüye kapıldı: Ölüm-kalımsal kaygıların sportif ve zihinsel eforda çözülerek geleneksel tırmanışın hücrelerine yürüdüğü o eşsiz özsuyun büyüsüne... İşte o anda tercihinin doğruluğunu bir kez daha anladı. Geleneksel tırmanış müthişti! Tam da aradığı şeydi sanki! Yılmaz Sevgül, takip eden zamanlarda gene aynı kanyonda, Ballıkayalar'da hayatında ilk kez bir boltlu rotada tırmandığında aynı tadı alamadı. Kendi ifadesiyle “İlk bakışta çok güzel görünen ama tattığında beklediği lezzeti içinde bulamadığı” bir tırmanış şekli olarak gördü spor tırmanışı. Ağırlık çalışmak ya da koşmak gibi, herhangi bir spor branşı gibi algıladı. Geleneksel tırmanışın ölümcül olabilecek tecrübeler vadeden macera hissini spor tırmanışta bulamadı. O günden sonra da spor rotaları sadece geleneksel tırmanışlarını destekleyen antrenmanlar olarak tırmandı.

Ve antrenmanlarının semeresini de aldı.

1993 senesi Yılmaz Sevgül'ün kendini tam manasıyla bir tırmanıcı olarak hissettiği, dağcı kimliğini benimsediği yıl oldu. Direktaş Kuzey duvarını Çatak-Tüzel rotasından solo tırmandı. Aynı yıl birçok uzun duvar rotasının ilk çıkışını yaptı. Alpinizmle tanışıyordu.

Aynı yıl Uğur Uluocak'la Dedegöl dağlarında yaptıkları tırmanışlar Yılmaz'ın kafasında buraların Aladağlar'a alternatif olabileceği yönünde soru işaretleri doğurdu; kayaları daha sağlamdı bu dağların. Benzer şekilde Antalya civarındaki kayaçların da büyük bir tırmanış potansiyeline sahip olduğu aşikardı; tırmanış iştahını kabartıyordu. Öyle ki, sonunda tırmanışın cazibesine pes etti: 1994'ün Temmuz ayında İstanbul'u terk ederek kayaların hem daha çok hem hatırı sayılır derecede sağlam olduğu Antalya'ya yerleşti. Akdeniz Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. Akyarlar, Hurma Kayalıkları'nda, Sivridağ'da keşifler yaptılar, aynı rotaları tekrar tekrar tırmandılar. YTÜDAK'tan edindiği kayıt tutma alışkanlığıyla yaptığı tırmanışların notlarını atlamadan aldı. Kısıtlı tecrübesine dayanarak açtığı yeni rotaları derecelendirdi. Yılmaz'ın geleneksel tırmanışlara odaklandığı bu dönemde spor tırmanışın çıtası da bilhassa Ballıkayalar'da günden güne yükseliyordu. Rıfat Başar, kanyondaki belli başlı klasik rotaları boltlayarak âdeta onlara yeni bir kimlik vermişti. Devir, jimnastik sınırların zorlandığı ‘spor’ rotaların devrine hafifçe de olsa dümen kırmaya başladığı bu sıralarda Doğan Palut, Puma spor ayakkabılarıyla sahneye çıkmış, Ballıkayalar’da hatırı sayılır tırmanışlara imza atmaktaydı. Ankaralı tırmanıcılar Hüseyin gazi ve Aladağlar’da daha aşağı irtifalardaki bazı bölgelerde de tırmanmaktaydılar. 1993 yılında Aladağlar Çımbar Vadisinde Fransız dağ rehberleri Condevaux ve Duverney’in titizlikle açmış olduğu boltlu roltalar, Aladağlar’ı tek ip boylu ve çok ip boylu spor rotalarla tanıştırmaya başlamıştı. Zaman zaman Kayseri - Hisarcık bölgesinden de ufak tefek kaya tırmanış haberleri alıyorlardı Yılmazlar.

AKUT’un (Arama Kurtarma Derneği) kuruluş çalışmalarında da yer alan Yılmaz, 1999 yılında artık yaşamını sürdürmekte olduğu Antalya'da AKUT’un ilk dış biriminin liderliğini yürütmeye başladı. Arama kurtarma çalışmalarının yanında arama kurtarma üzerine eğitim kampları da düzenliyordu.

2000 yılına gelindiğinde artık ben de birkaç senelik dağcıydım(!). Outdoor dergisinde Yılmaz Sevgül'ün Sinema Perdesi'ndeki rotasının öyküsünü vapurda okumamın üzerinden 3 sene geçmişti. Artık 24 yaşındaydım. Ve nihayet bir hayalim gerçek olmuştu: İki arkadaşım ile (Emrah Aktayca, Evren Karadağ ile) gitmiş, Kuzey rotasını tırmanmıştık. O güne kadarki kısa tırmanış yaşamımda yaptığım en keyifli tırmanışlardan biri olmuştu. İstanbul'a, evime döner dönmez oturdum, hemen bir rapor yazdım. Muhtemelen raporu karaladığım dakikalarda tırmanışın geride bıraktığı adrenalin tortusunu hâlen damarlarından atamamış olmanın da etkisiyle üç sene evvel Outdoor dergisinde Levent Yıldırım'ın anlattığı yazının üslubuna üstü (yarı) kapalı takıldım. Sonra da yazıdaki dereceleri benim hissiyatımla kıyasladım (‘Yılmaz'a göre VII bana göre VI’ vb. ifadelerle.) Tabii kıyaslarken yola çıktığım nokta benim aklıma VII denilince gelen şeyin Ballıkayalar'da VII olan rotalar olmasıydı (Misal: Derin Çatlak, ya da VII+ diye bellediğimiz Ejder Pençesi...). O zamanki vizyonumla bakınca da Yılmaz'ın verdiği dereceler tuhaf ölçüde abartı geliyordu. Ben de körü körüne Ballı derecelerine duyduğum sonsuz bir güvenle yazdım da yazdım. Ne ki bugün Derin Çatlak VII+, Ejder Pençesi de VIII- olarak derecelendirilmiş durumda. Hal böyle olunca da...

“Burak, valla bak dalga geçmiyorum. İlk gördüğü yerde ağzını burnunu kıracakmış Yılmaz. Adamın verdiği derecelere laf etmişsin diye; cidden çok kızmış sana!”

“Eyvallah Ulaş.”

Kuzu kuzu çıkıyorum dışarı. Mağazanın kapısı peşimden kapanırken tepesine asılı çanın ding-dongları cenaze uğurlar gibi şıngırdıyor. Of yaa... Durup dururken dayak mı yiyecez şimdi?

Khan-Tengri (7010m.), Mustagata (7548m.), Everest (8850m.)... Yılmaz Sevgül tırmanıyor. Geleneksel rotalar açmayı sürdürüyor, notlarını alıyor. GEF 2 Projesi ile Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın Türkiye’deki “İlk Doğa Sporları” envanterini ve Akdeniz bölgesi “Dağ Arama Kurtarma” envanterini de oluşturuyor. Öğrencilerini yetiştiriyor... Evleniyor. Baba oluyor... Tırmanmayı sürdürüyor...

Ve bir yerden sonra on, kırk, altmış yüz derken yüz elliyi aşkın geleneksel rotanın notları birikiyor envanterinde. İşte bu envanterden yola çıkarak da hummalı bir çalışmanın sonuna Türkiye'nin ilk geleneksel tırmanış rehberi dağcılık literatürümüzün raflarındaki yerini alıyor: "Antalya Geleneksel Kaya Tırmanış Rehberi".

Bugünlerde 2. yaş gününü kutlayan, 2012 yılı Aralık ayında yayınlanan ve Yılmaz Sevgül'ün kendi ifadesiyle “Türkiye’de alpinizm ruhunun yeniden canlanması amacıyla” oluşturulan tırmanış rehberi ekseninde editörlerimizden Pınar Kavak ile birlikte sevgili Yılmaz Sevgül ile yaptığımız röportajı beğeninize sunuyor, sevgili Yılmaz'a sabrı ve tüm katkıları için teşekkür ediyoruz.

Burak Özdoğan

Antalya Geleneksel Kaya Tırmanış Rehberi

1. Antalya Geleneksel Kaya Tırmanış Rehber Kitabı oluşturma fikri ilk ne zaman ortaya çıktı ve nasıl oluştu? Bu fikri tetikleyici bir olay oldu mu? Ya da şöyle soralım, elindeki çizimler ve rota tanımlamaları ne zaman bunlardan bir kitap çıkar yoğunluğuna ulaştı?

1994 yılında Antalya'ya yerleşip, dağları ve kayalık alanları gezip gördükçe, bu potansiyel üzerinde yapılan her türlü faaliyetin yazılı çizili kayıt altına alınması gerektiğini ilk andan itibaren düşünmüştüm. Daha sonrasında da tüm yaptığımız tırmanışları kayıt altına aldık zaten. Hatta o yıllarda daha kayalara elimi sürmeden (buna Geyikbayırı da dahil) “Gelecekte Antalya dünyanın sayılı kaya tırmanış merkezlerinden birisi olacaktır” öngörüsünde bulunmuştum. En önemli nedenimse büyük bir kente bu kadar yakın bol miktarda kayalık alanların olmasıydı. Daha sonrasındaysa özelikle Avrupa kar altındayken Antalya'nın bu spora 8 ay boyunca uygun olması da bu düşüncemi desteklemişti.

Bu fikri tetikleyici bir neden yoktu ben zaten rotalar belli bir sayıya ulaşınca böyle bir kitap oluşturacaktım. Ben Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü'nde dağcılık yaparken Antalya'ya gelmiştim. YTÜDAK geleneğinde, yapılan tüm faaliyetlerin, özellikle ilk teknik tırmanışların kayıtları standart ve olması gerektiği şekilde yapılırdı. Bu gelenekten geldiğim için kayıt tutmak faaliyetlerden sonraki en önemli işimiz olurdu.

Benim beklentilerim kitabın çok daha önce oluşması yönündeydi fakat “spor kaya tırmanışları” bölgedeki geleneksel tırmanışların önünü ciddi şekilde kesti. Yetiştirdiğim öğrenciler bile bu tırmanışı yapmayı tercih ettiler. 2008 yılından sonra (daha önce bildiğim potansiyelleri değerlendirerek) kendi gayretlerimle süreci biraz hızlandırdım.

2. İlk edindiğin ya da eline aldığın tırmanış rehberini hatırlıyor musun? Hangi rehberdi veya neydi? Baktığında neler hissetmiştin?

Haldun Aydıngün'ün Aladağlar Rehberi. Daha sonra aynı bölgeye ait İngilizce yazılmış Ömer Tüzel'in kitabıydı.

O dönemde bu bizim için büyük bir nimetti ve bu kitapları yazanlara da çok büyük saygımız vardı. Bir de biz böyle bir kitabı asla yazamayacağımızı düşünürdük. Özelikle ben. Tüm bu dönemi o yıllarda Doğan Palut'la birlikte yaşıyorduk...

3. Önsöz'de kitabın hangi formatta olması gerektiğiyle ilgili araştırmalar yaptığından bahsetmişsin. Elimizde tuttuğumuz kitap nasıl bir formatta hazırlandı, standart bir ismi var mı? Bu formatta karar kılmanın sebebi nedir? Referans aldığın bir rehber oldu mu? Kimlerin fikrini aldın, eğer danıştıysan?

Bu kitabı çıkarmadan önce tam 5 yıl yoğun olarak uğraştığımı söyleyebilirim. Ben akademik bir camia içinde çalışıyorum. Bu tür konularla ilgili nasıl davranıldığını çok iyi bildiğimden iyi bir ön araştırma gerektiğini biliyordum. Benim doğrularımla yola çıkarsam iyi bir kitap olmayacağını zaten biliyorum. Şu anda da ilk kitabım olmasına rağmen ne kadar başarılı olduğumdan da emin değilim.

Bu süreç içinde başta Nurettin Özcan, Aykut Türem, Öztürk Kayıkçı, Doğan Palut, Tunç Fındık, Haldun Aydıngün, Züleyha Geels, Metin Yılmaz, Mustafa Kalaycı ve geçmişte benim öğrencilerim olan şimdi de aynı okulda öğretim elemanları olan Güray Ekici, Alkan Uğurlu, Güney Çetinkaya ile birçok kez fikir ve düşünce paylaşımlarımız oldu.

Bu konuya ilişkin en az Türk ve yabancı 15 tane kitap inceledim. Her kitaptan mutlaka bir şeyler aldım fakat kendimden de kattığım çok şey olduğunu biliyorum. Özelikle çizim ve ön künyelerle ilgili.

4. Antalya Geleneksel Kaya Tırmanış Rehberi'nin Önemli Bilgiler bölümünün ilk notunu "Antalya bolt komitesinin aldığı kararlar doğrultusunda Akyarlar dışında geleneksel tırmanış bölgelerinde bolt kullanılması yasaklanmıştır." oluşturuyor. 28 Aralık 2008'de ytudak e-posta listesine "BOLTUN SICAK KOLLARINDA ALPİNİZM" isimli boltlama ile ilgili görüşlerini bildirdiğin bir makale göndermiştin. Bu makalede boltlama ile ilgili görüşlerin yer alıyor aslında ama kitaptaki nottan da yola çıkarak makaleyi okumamış olan okuyucularımız için geleneksel tırmanış bölgelerinde boltlama ve/veya genel olarak boltlama ile ilgili görüşlerini bizimle paylaşır mısın?

Bu konuya iki tür bakışım var; birincisi etik ve ahlaki yönden, ikincisi de arz ve talep yönünden. Etik yönden bakışımı bahsettiğiniz makalede yeterince anlatmaya çalıştım. Kısacası bizler bu gün çok bencil davranarak teknolojinin de imkânlarını kullanarak (şarjlı matkaplar), bütün yüzeyleri katlederek gelecek kuşak dağcıların bizden daha cesur girişimlerini ya da tırmanma isteklerini ellerinden alacağız. Benim düşüncem tam da bu durumun gerçek dağcılığın etik değerleriyle örtüşmediğidir. Kısacası Alpinizm dolaylı yapay ve güvenli araçların kullanılarak yapıldığı bir branş değildir. Tam tersi içinde öncelikle ölüm korkusu taşıyan ve sonrasında cesur ve kontrollü olmayı gerektiren yüce bir uğraştır. Yapay ve güvenli kullanılan malzemeler bu durumu bana göre biraz erdemsizleştiriyor. Bu nedenden dolayı da tüm bu süreçleri yaşayan birisi olarak spor - alpin tırmanışları onaylamıyorum.

İkincisi yönünden de baktığımda olayın sportif ve performans yönü ağırlıklı olan “spor kaya tırmanışı” var. Bu branşta spor yapmak isteyenlerin, bu sporu kendilerini belirli alanlarda kontrollü bir şekilde geliştirerek yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Antalya kayalık alan yönünden dipsiz bir kuyu, herkes kendi tırmanış bahçesini yaratmak istiyor. Olaya çevresel tehditler açısından baktığımızda belirli alanların dışına çıkılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bölgelerdeki rota potansiyeli bittiğinde tekrar çevresel etkenler düşünülerek başka yerler düşünülmeli. Ama bu sürecin bir noktada kesilmesi ve durması gerekiyor. Belki de belli bir rota sayısından sonra...

5. Bolt konusuna değinmişken, geleneksel tırmanışa bu denli eğilmendeki motifler neler oldu? Neden spor rotalar açmak yerine geleneksele daha çok eğildin, orada Yılmaz Sevgül’e cazip gelen hususlar nelerdir?

Hiç şüphesiz ki "bu benim tarzımdır" demek için yapmadım bunları. Gerçekten kendimce geçerli nedenlerim vardı. Öncelikle Antalyanın dik kaya yüzeyleri beni bu şekilde törpüledi ve yetiştirdi. Hiç bir düşüncenin ve kişinin etkisinde kalmadan bu şekilde tırmanışlar yapmak istedim. 1994 yılında Geyikbayırı kaya bantlarını görmüştüm. O zamanlarda da çatlaksız olan bu yüzeylerin boltlu tırmanışlara uygun olduğunu söylemiştim.

Ben 11 yaşından 22 yaşına kadar kulüplerde Basketbol oynadım. Dağcılıktan dolayı da 22 yaşında bıraktım. İsteseydim 2 ligde oynayıp az da olsa para kazanabilirdim. Ya da Marmara Üniversitesi A.E.F. Beden Eğitimi Öğretmenliği Bölümü'nde 2 yıl boyunca eğitimini aldığım basketbol ihtisas derslerinden iyi bir basketbol antrenörü de olabilirdim. Tüm bu seçenekleri öteleyerek ihtisas hocamın dediği gibi "Dağcılıktan karnını doyuramazsın" dediği dağcılığı yapmayı tercih ettim. Benim kişiliğimle ilgili bir durum, dağcılık bana göre bir şey, onunla tam olarak bütünleşebiliyorum.

Yukarıda saydığım nedenlere bağlı olarak da geleneksel tırmanışı daha çok tercih ettim diyebilirim. Sporun içinden gelen birisi olarak hiçbir zaman kaya tırmanış yarışmalarına katılmadım. Hatta aklımdan bile geçirmedim. Belki de yarışmaya ve kendini ispatlamaya dayalı olan sporlar hiç bir zaman benim kişiliğime uygun değildi. Dağcılığı kendim yönet

6. Şu terimleri nasıl açarsın, tanımlarsın: “etik tırmanış”, “temiz çıkış”?

Bir kaya yüzeyinde ilerlemenin istenirse birçok hilesi olabilir. Bir çok malzeme özellikle sikke ve bolt kullanılarak yapay tırmanışlar yapılabilir. Asıl olan kaya çatlaklarına ve yüzeylerine zarar vermeden (sadece sıkıştırma takozlarının kullanıldığı) aşağıdan yukarı doğru tamamen yüzeyden faydalanarak kendi gücün ve yeteneklerin doğrultusunda tırmanışı devam ettirebilmektir. Böyle bir tırmanış hamlesinin temiz ve etik olduğunu düşünüyorum.

7. Peki sikke kullanımına bakışın nedir?

Geleneksel tırmanışa yeni başlayanların özelikle çok yönlü çekeri olduğu ya da emniyet seçeneklerini daha zayıf yapabilme ihtimalleri olduğunu düşündüğüm için sadece ana istasyonlarda bir tane kullanabileceklerini düşünüyorum. Fakat tecrübe ve deneyim arttıkça bu bir sikkeden de vazgeçmelerini isterim. Eskiden ben de çok kullanırdım. Fakat zamanla deneyim ve tecrübe artınca sikke kullanmanın anlamsızlığı artmaktadır. Bir de elimizde artık sıkıştırılmaya dayalı teknoloji harikası birçok malzeme var. Sadece ilk çıkılan uzun duvarlarda belki bir kaç tane bulundurmak gerekebilir. Zor durumlarda ya da seçeneksiz ortamlarda kullanmak için.

8. İlk kez bir ara emniyete düşüşünü anımsıyor musun? Havada uçtuğun sırada tereddüt yaşamış mıydın? Peki, onca rotadan sonra, şu anda alete düşmek konusunda psikolojik olarak çok daha başka bir yerde misin?

Evet Balıkayalarda "Key" rotasında düşmüştüm. Romen dağcılardan ucuz olduğu için 50m uzunluğunda bir ip almıştım. Dışarıdan bakıldığında renkli ve dinamik görünen bu ipin o düşüş esnasında statik olduğunu anlamıştım. Key rotasının balkonunu geçmek üzereyken bir şekilde düştüm. Sonrasında düşüş mesafesi bitip de ara istasyon beni tuttuğunda iç organlarım aşağıya doğru gitmiş, posam yukarıda kalmış gibi oldu. Hatırladığım tek şey inanılmaz bir acıydı.

Antrenman amaçlı uzun süre boltlu rotalarda tırmandıktan sonra gelenekselde taktığımız malzemeler üzerinde yükselme ilk anda endişe yaratıyor. Daha sonrasında tekrarlar arttıkça bu kaygılar azalmaya başlıyor.

Taktığım malzemelerin üzerinde yükselirken düşmeyi hayal ederim ve ne olabileceğini öngörerek ona göre malzemeyi oldukça sağlam yerleştiririm. Kısaca ben düştüğümde beni kesin tutmalı diye takarım. Zayıf olacak bir emniyet noktası üzerinde çok zaman ve enerji kaybetmem. Bu da o anda bulunduğum yerin ve çatlakların durumuyla ilgili.

9. Tekrar kitaba geri dönersek, kitapta rota isimleri keyifli olup olmamalarına göre az veya çok yıldızlarla taçlandırılmış. Bıçak Sırtı, İnce Çatlak, Kırkayak, Nehirlere Özgürlük, Peynir Dilimi, Deniz, Romen, Zulüm Tehlikesi, Lodos, Son Savaşçı ve daha birçok 4 yıldızlı rota var. 4 yıldızlı rota sayısını fazlalığından rehberin oldukça eğlenceli tırmanışlarla dolu olduğu anlaşılıyor. Peki hiç 5 yıldız vermek istediğin ama 4 verdiğin bir rota var mı? Bu soru aynı zamanda şu klasik soruya da eşdeğer: Bütün rotalarını iyi ki de çıktım, iyi ki de bu rotayı açtım demişsindir ama seni en çok keyiflendiren, gururlandıran rota hangisi? Yoksa henüz böyle bir rota çıkmadı mı, gelecekte mi bir 5 yıldızlı rota göreceğiz?

Her rotanın bir hikâyesi var. Verdiğim isimler çoğunlukla bu duruma göre şekilleniyor. Rotalardaki yıldızlar gerçekten zor bir konu. Tarafsız olarak yıldızlandırmak gerekiyor başkalarının tırmanışlarında neler hissedeceğini çözümlemek gerekiyor. Bana güzel ve iyi gelen rota başkaları için sıkıcı ya da zor olabilir. Bu durumu da belirleyen en büyük etken o kişilerin daha önce hangi ortamlarda tırmandıklarıdır. Utah'ta tırmanmış birisi kireç taşının çatlaklarında tırmanmaktan keyif almayabilir. Ya da bizim Tunç Fındık Aladağlar'ın çürük stresli kayalarında tırmandığından, Antalya'nın sağlam kireçtaşında tırmandığında daha çok keyif alabiliyor. Ya da yüksek dereceler çıkan bir tırmanıcı düşük dereceli bir rotadan keyif alamayabilir. Tüm bu nedenlerden dolayı yıldızlamayı biraz temkinli ve ortada kalacak şekilde yaptım. Tabii ki herkesin hoşlanacağı bir rotadan emin olduğumda 5 yıldızı patlatacağım.

10. Peki bir daha tekrar etmekten çekindiğin bir hat var mı bu rotalar içinde?

Yukarıda isimlerini sıraladığınız rotaları tekrarlamaktan çok büyük keyif alırım. Çıktığım rotalarda özelikle uzun duvarlar kısmında Sarıkayaların doğu yüzeyini tekrar tırmanmaktan çekinebilirim. Yanlış seçilmiş zamandan dolayı sürekli taş sağanağı altında tırmanmıştık. Düşen bazı kayalar masa büyüklüğündeydi. Bunun nedeni de yukarıda eriyen kar ve buzlardı. Belki sonbaharda çıkmış olsaydık bu durumu yaşamazdık diye düşünüyorum.

11. Sana göre rehberdeki rotalar içerisinde en çok “macera” vadeden hatlar hangileri?

Değişkenliklerinden, homojen ve sağlam olmalarından dolayı Sivridağ'da Sinema Perdesi ve Panik Kayası, Hurma'da İnce Mehmet ve Masa Kayalar'daki tüm rotalar diyebilirim.

12. Geleneksel tırmanış kapsamında ele alırsak sence bir geleneksel tırmanıcı hangi vasıfları eyleme dönüştürebiliyorsa sana göre “iyi bir geleneksel tırmanıcı”'dır?

Öncelikle içe dönük, mütevazı ve kendisiyle barışık olan bir kişilik bu tırmanış şekline daha uygun olur. Bu özelliklerin üzerine sırasıyla iyi bir psikolojik sağlamlık (soğukkanlı, sakin olmalı, riski yönetmeli ve doğru karar verebilmeli), sonrasında cesur ve kararlı olmalı. En sonunda fiziksel, bedensel özelikleri ve yetenekleri iyi olmalı. Bence başarılı bir geleneksel tırmanıcı olmak için bu sıralama yapılırsa daha iyi olur. Spor kaya tırmanışında da bunu tersinden düşünebiliriz.

13. Buradan hareketle çıraklıktan ustalığa geçişi simgeleyen rotalar deyince hangileri geliyor aklına açtığın rotalar içinde?

Sivridağ'da Sinema Perdesi'nde “Nehirlere Özgürlük”, Panik Kayası'nda “Yiğit”, Kapuz Başı, İkiz Kuleler Bölgesi'nde “Kutsal” rotaları diyebiliriz…

14. Ve gene bu rotalar içinde hangilerini çıktığında o tırmanıcıyı dikkate değer bulurdun, onun için “Bu adama dikkat edin!” derdin? Şakayla karışık soruyoruz.

Sinema Perdesi'nde "Nehirlere Özgürlük" rotası diyebilirim. Gerçekten tırmanış yetenek ve performansın dışında sağlam bir psikoloji istiyor. Nedeniyse 8-12 m uzunlukta birden çok ara emniyet noktası alınamıyor.

15. Rotalar ve dereceleriyle ilgili neler eklemek istersin? Seneler içerisinde rotalara derece verirken ki duruşun zamanla derinleşen tecrübene paralel olarak ne şekilde bir evrim geçirdi mesela? Aklının bir köşesinde derecelerinin aşağı ya da yukarı istikamette güncellenmesinden yana bir şüphe var mı? Örneğin Ballıkayalar'da tarihsel süreç içerisinde bazı rotaların derecelerinde aşağı ve/veya yukarı istikamette güncellemeler olduğunu görebiliriz.

Bu soru yerinde olmuş. Geleneksel tırmanışlarda dereceler uluslararası kriterlere göre genelde bir dereceye yakın fazla verilmiş. Daha düşük verilmesi gerektiğini artık biliyorum. Yabancı geleneksel tırmanıcılarla konuştuğumda bu kanı ortaya çıktı. Biz dereceleri daha çok spor tırmanışlara göre verdik. Bu da hata oldu. Bu konuyla ilgili Aykut Türem de beni uyarmıştı. Fakat kitap basın aşamasındayken böyle bir karar alamamıştım. Bundan sonraki süreçte bu konuyu daha hasas düşüneceğimden eminim.

16. Kitaptan anladığımız kadarıyla Antalya tam bir geleneksel aynı zamanda spor tırmanış cenneti. Geleneksel tırmanış açısından baktığımızda bu kitaba girebilecek daha birçok geleneksel rota macera sever tırmanıcılardan ilk çıkış bekliyor. Bu konuda ne söylemek istersin? Tırmanıcılara, davetkâr ama temkinli bir çağrıda bulunmak ister misin?

Her şeyden önce şu gerçek var. Bugün birçok genç tırmanıcı arkadaşımız geleneksel tırmanışları hedefleyip bu doğrultuda eğitimler ve hazırlıklar yapmıyor. Niye yapmıyorlar diye sorguladığımızda spor tırmanışın cazibesinin ve kolaylıklarının daha ağır bastığını görüyoruz. Sonuçta az para harcayarak daha popüler olacağı kesin olan bu durumu tercih etmeleri normalleşiyor. Fakat geleneksel tırmanışın maceracı ve yaratıcı ruhunu kavrayıp özümleyenler de bu tırmanışın müptelası oluyorlar. Bu örneklerde de gün geçtikçe artış var.

Bölgemizde “Antalya Kaya Tırmanış İhtisas Kulübü” oluşumu içindeyiz. Böyle bir kulüp oluşturmak için yaklaşık bir yıldır çalışıyoruz (İhtisas Kulübü bu faaliyetler esnasında gelişti). Daha önce kıyısından köşesinden tırmanmış 15 arkadaşımızı tekrar standart eğitimler ve uygulamalarını vererek çok iyi düzeye getirdik. Bu oluşumun önce altını doldurduk, daha sonra kurumsallaşma kendiliğinden geldi. Bu oluşumun içinde sadece geleneksel tırmanıcılar olmayacak, spor kaya tırmanıcıları da üye olup kendi alanlarını yönetip geliştirip denetleyecekler. Kısacası Antalya'nın kaya tırmanışı potansiyelini düşündükçe bunun daha üst bir kimlikte yönetilmesi ve planlanması gerektiğini hedefliyoruz.

Birçok yabancı tırmanıcının (spor ve geleneksel tırmanıcı) geldiği Antalya'yı Aladağlar'dan daha beter bir duruma düşürebilirdik. Fakat biz bu kaotik durumu öncesinde fark ederek yasal olmayan fakat dünyaca meşru görülen “Antlaya Bolt Komitesi”'ni oluşturup işlevli hale getirdik. Toplantılarda ortak oluşturduğumuz kararları da Türkçe ve İngilizce olarak yayınladık.

Bizim bölgemizde her şey elden geldiğince kontrol altına alınıp planlanıyor. Geleneksel tırmanmak isteyen arkadaşlar için sınırsız seçenekler var. Bolt, daha sonra da sikke kullanmadan kendi maceralı tırmanışlarını yaratabilirler. Kişisel bir ricam var: Benim kitapta oluşturduğum standartlarda, hatta daha detaylı kayıt tutup iletirlerse sevinirim.

Geleneksel açılmış ve kitabımda kayıtlı olan bazı rotalar boltlanmış. Bu durumu fark ettiğimizde boltları söküp imha etik.

17. Rehber kitap beklediğin ilgiyi gördü mü?

Dağıtımıyla ilgili fazla zaman ayıramamama rağmen şimdiye kadar 1100 tanesi elimden çıktı. Bence beklediğimden daha çok ilgi gördü.

18. Rehber ile ilgili geri bildirim aldın mı? Eğer öyleyse buna göre bir sonraki baskılarda revize edilecek unsurlar söz konusu mu?

Evet çok iyi geri bildirimler aldım. Özelikle Türkiye'nin sayılı tırmanıcılarının kitapla ilgili olumlu geri bildirimleri ve övgüleri oldu. Revize edilecek birçok konuyu da not aldım. Onlar üzerinde de çalışıyorum. Bununla birlikte Nejat (Akıncı) ağabey ile birlikte (UIAA) yönetimine 20 tane benim yazdığım rehber kitabımı gönderdim. Çok olumlu geri bildirim aldım. Özelikle yönetim kurulu başkanı İngiliz dağcı Doug Scott kitapla ilgili çok olumlu yorumda bulunmuş. Türkiye'den böyle bir yayının çıkması ve macera tırmanışının halen devam etmesiyle ilgili güzel şeyler söylemiş; benim için çok gurur verici.

Antalya'da Tırmanış

19. Antalya'da tırmanışın tarihinden, spor tırmanış ve geleneksel tırmanış ikisini de kapsayarak, biraz bahseder misin? Sen ne zaman Antalya'da yoğun olarak tırmanışlar gerçekleştirmeye başladın?

Antalya'ya ilk gelişim 1993 yılında oldu rahmetli Uğur Uluocak'la Dedegöl dağlarında 3 uzun duvar tırmanmıştık. O zaman İstanbul'da oturuyordum. İstanbul'a döndüğümde birçok dağcı arkadaşa yaptığımız tırmanışı ve kayaların sağlamlığını anlattım. Ve tuttuğum raporu ve çizimleri gösterdim. Bir kısım arkadaşlar Aladağlar dışında yapılan tırmanışları fazla ciddiye almadı. Aladağlar'ın çürüklüğünü düşündükçe Dedegöl Dağları'ndaki sağlam ve uzun kayaların gelecekte daha değerli olacağını düşünüyordum.

Antalya Akdeniz Üniversitesi'nde işe başlamakla ilgili tereddütlerimi ortadan kaldıran en önemli etken Antalya'nın kaya tırmanış potansiyeliydi. 1994 yılının Temmuz ayında Antalya'ya yerleşerek çalışmaya başladım. Yaz ayı içinde yaptığımız birkaç tırmanış aşırı sıcaktan dolayı bizi biraz zor durumda bıraksa da sonraları yaz aylarının bölge için olumsuz olduğunu kanıksadık. Ama diğer 3 mevsim Antalya'da tırmanmak için harika bir iklime sahipti.

İlk andan itibaren Antalya'da hep tırmanış planlayıp yapmaya çalıştım. Akyarlar, Hurma Kayalıkları, Sivridağ sürekli gittiğimiz ve defalarca kez aynı rotaları tırmandığımız yerlerdi.

2001 yılından sonra Öztürk Kayıkçı'yla birlikte bölgede spor kaya tırmanışı gelişti. O dönemden sonra bölge özelikle spor kaya tırmanışı yönünden daha da canlandı.

20. Yılmaz Sevgül'ün geleneksel tırmanış ve spor tırmanış hakkındaki düşünceleri nelerdir? Geleneksel vs. spor tırmanış karşılaştırması yapabilir misin? Antalya bölgesi için değerlendirdiğinde spor tırmanış ve geleneksel tırmanış kardeşçe geçinip gidiyorlar mı, yoksa ilerde birbirlerine zarar verme ihtimalleri var mı?

Ben spor kaya tırmanışını antrenman için yapıyorum. Yüksek dereceler çıkmak gibi hedeflerim asla olmadı. Bu antrenmanlar sonucunda daha iyi geleneksel rotaları çıkmak asıl amacım ve hedefim oldu. Şu anda her iki tırmanış şekli de planlı ve kontrollü şekilde gelişimine devam ediyor. Bazı arkadaşlarımızın bölgede hiç bolt kullanılmamalı ve spor rotalar olmamalı gibi düşünceleri var. Ben her ikisinin disiplinli, kontrollü ve sürdürülebilirliğe uyumlu şekilde devam etmesinde sakınca görmüyorum. Kısa vadede çatışma olmayacağını düşünüyorum. Gelecekteyse bölgenin tavrı netleştikçe, bölge tırmanıcıları karşılaştıkları çatışmacı olumsuzluklarla geçmişlerinden gelen mirasla boğuşup gelenekselleşmiş davranış ve tarzlara sahip çıkacaklardır diye düşünüyorum.

21. Antalya’nın –özellikle Geyikbayırı- uluslararası bir popülerlik kazandığı aşikar. Bu bakımdan ele alırsak geleneksel rotaların yoğunlaştığı bölgeler için nasıl bir öngörün var ilerisi için?

Yabancıları nerdeyse her seferinde Sivridağda rotlar üzerinde görüyoruz. Bu sayılar gün geçtikçe artacaktır. Kontrolsüz yoğunluktan dolayı açıkçası endişe taşıyoruz. Geçenlerde girilecek olan iki rotada yabancılar tırmanıyordu, taş düşme endişesiyle rotalara girilemedi. Bölgede özelikle boltlu rota açma eğitimleri de veriliyor. Özelikle kolay bölgeler seçiliyor. Sivridağda buna benzer birkaç uygulama gördük oldukça da sert müdahalede bulunduk. Kendi ülkelerinde yapamadıklarını benim ülkemde yapma hakları olamaz diye düşünüyorum. Daha saygılı olmaları ve kuralara uymaları gerektiğini düşünüyorum.

Bir de Orman Genel Müdürlüğü'yle ve Milli Parklarla bu alanlarda sürekli birlikte çalışıyoruz.

Antalya'ya bu kadar yakın olan kayalıklı dağlar üzerinde gelişme çok hızlı olacak. Buna göre alt yapı çalışması şimdiden hazırlanmalı. Taşıma kapasiteleri, güvenlik, konaklama lojistiği gibi birçok konuda tedbirler alınmalı diye düşünüyorum.

Tırmanış ve Rota Açıcılık

22. Biz baktığımızda geçmişte ve şimdi çok yoğun bir tırmanış hayatının olduğunu görüyoruz. Sen kendi geçmişine baktığında gördüğün tablodan memnun musun? Belli bir doyuma ulaştın mı? Yoksa çok daha büyük hedeflerin vardı ve çok azını mı gerçekleştirebildin? Tırmanışla ilgili keşke dediğin, aklından çok geçirip de henüz gerçekleştirmek için fırsat yaratamadığın planların var mı?

Evet geçmişimle ve yaptıklarımla ilgili genelde memnunum. Kendimce ufak tefek hatalarım olmuştur. Onların da özeleştirilerini yaptım. (“Boltun Sıcak Kollarında Alpinizm” yazımda anlattım.)

Doyuma ulaşmak bu spor için bence geçerli bir kavram değil. Ben nefes aldığım sürece hep bir tırmanış hedefimin olacağını düşünüyorum. Bunu yaparken de kendi iç dünyamda yaşıyorum. Bir şeyi ispatlama çabası içinde değilsek asla doyuma ulaşmayız diye düşünüyorum.

23. Açtığın rotaların karakterleri nedir? Rota açarken nelere dikkat ediyorsun?

Rotaların açılacağı bölgelere ulaşım, sağlam kayada ve emniyet imkanı iyi olan, homojen zorlukta olması, mümkünse düzgün bir hat olması, aşağıdan bir çok etkenden dolayı (ot, çalı, vb.) tırmanılmıyorsa o hattın da çok değerli olacağını düşünüyorsam yukarıdan temizleyerek açılmasını bazen tercih ediyorum.

24. Rota açılması bakımından eleştirmek istediğin pratikler mevcut mu ülkemizde –yapıcı manada bir soru.

Bu tür rotaları yani gelenekselleri genelde çok tecrübeli ve deneyimliler açtığı için şimdiye kadar sorgulanacak bir sorunla karşılaşmadım. Spor – Alpin ya da spor rotalar için kesinlikle eleştirilecek çok şey var.

Birde geleneksel açılmış ya da açılması mümkün olan (örneğin çatlaklı bir hat) hatlarda boltlamalara rastlıyoruz. Bu durumu spor tırmanış bölgeleri dışında kesinlikle doğru bulmuyorum. Hatta spor tırmanış bölgelerinde de düzgün çatlak hatların boltlanmaması gibi kararlar alabilsek çok daha mutlu olacağım. Bu tür hatların gelecekte çok çok değerli olacağını düşünüyorum...

25. Bir rota tamamlanıp, temizlenip ortaya çıktığında neler hissediyorsun? Rotayla aranda bir bağ oluşuyor mu? Rotalarından birinin diğerinden daha özel olduğu olmuştur. Açtığın rotalara duygusal olarak bakışın nedir? Açtığın rotalara o anki ruh haline göre anlamlar yükleme, en basitinden isim verirken o döneme göre isimlendirme oluyordur diye tahmin ediyoruz. Rotalara isim verirken nelerden esinleniyorsun. Kitapta da rota isimlerinde bir çeşitlilik görülüyor. Kimisi gündemden, kimisi rotayı çıkarken yaşanan aksaklıklardan, kimisi beğenilerden, kimisi de yaşanmışlıklardan almış adını. İlginç bir rota isimlendirme anısı mevcut ise paylaşabilir misin? Repertuvarında henüz kayaya üflenmemiş ve hattını bekleyen güzel rota isimleri var mı?

Evet, açtığım bir rotayla duygusal bağım oluyor. Tırmanışa çok çok yoğunlaştığım için o anlar çok anlamlı oluyor. Özelikle işin içinde yaşamsal kaygılar olduğu için bu durum daha da anlam kazanıyor. Evet, bazı rotalar diğerlerinden daha özel ve güzel olabiliyor. Bu o anı yaşamaktan tutun, rotanın üzerindeki hamleler, ara emniyet noktalarının çokluğu ya da azlığı ile alakalı olabiliyor. Hatta günlük hava değişimi bile o rotayı daha anlamlı kılıyor.

Rota isimlerini o andaki güncel, sosyal konular belirleyebiliyor. Önceden bir rota çıkayım da şu ismi vereyim diye bir hedef asla koymadım. Tırmanışın içinde ya da sonrasında çok da fazla kasmadan ismi kurguluyoruz. Ya da birlikte tırmandığım arkadaşıma tamamıyla ismin verilmesini bırakıyorum.

Almanya'dan Erasmus programıyla gelen bir Türk öğrenci vardı. Adı Taner Beşli. Geleneksel tırmanıcı bulamadığım dönemde karşıma çıkması çok iyi oldu. Almanya'da yaşayan bu Türk öğrenciyle çok güzel tırmanışlar yaptık. Kapuzbaşı'nda ikiz kuleler rotalarından birisi “Erasmus”'tur. Almanya'da Almanlar Taner'e siyah saçlı olduğu için “Kara Baş” diyorlarmış. Akyarlar'da bir rotanın adı “Kara Baş”, ismi de kendisi koydu zaten. Sinema Perdesi'ndeki “Kozmik” isimli rotanın da o günlerde Genelkurmaylık'taki Kozmik odaya girilmesiyle ilgisi var.

26. Gelecek için planlarından bahseder misin? Yılmaz Sevgül'ün önümüzdeki yıllarda tırmanış temelinde belli hedefleri var mı?

Biri 7 diğeri 2 yaşında olan 2 oğlum var. Bu nedenden dolayı hedeflerimi biraz küçülterek onlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Daha sonrasında belki gelecek yıl daha temiz ve güvenli rotalar açmayı düşünüyorum. Şu anda değişik daha güvenli faaliyetler yapıyorum.

27. Everest çıkışının Yılmaz Sevgül'ün tırmanışına, dağcılığa bakış açısı olsun, pratik anlamda olsun, ne gibi etkileri oldu? Eskiden yüksek irtifa tırmanışları yapmana rağmen son yıllarda daha çok geleneksel tırmanışa yönelmiş gibi görünüyorsun. Buna sebep olan nedir?

Everest faaliyetini kendim için çok nitelikli bulmamakla birlikte dağcılık için de gittikçe anlamsızlaşan bir faaliyet haline geldiğini düşünüyorum. Üst düzey ticari organizasyonların dağcılığın gerçek maceracı duygularının nerdeyse tamamını korozyona uğrattığını ve gün geçtikçe de çirkinleşip acımasız bir durum aldığını görüyoruz. Örneğin ben oradayken başından orada olmaması gereken kişiler bu faaliyete katılmışlardı. Bu kişiler ilk 10 - 15 gün içinde ağlayarak evlerine geri döndüler. Organizasyonu yapan kişilerin tırmanışta çabuk havlu atanlar daha çok işine geliyor. Parasını geri vermediği gibi sonrasındaki masrafları ve sorumlulukları da olmuyor. Bu çirkinlikleri gördüğüm için orası artık başka bir kategori diye düşünüyorum.

Yüksek irtifa tırmanışlarında objektif riskler daha fazla olduğu için bana çok cazip gelmiyor. Son yaşadığımız Everest faciası güçlü, iyi ya da zayıf dağcı tanımlaması yapmadan 16 kişinin canını aldı. Bu nedenden dolayı kontrol edip yönetebildiğim riskleri daha çok tercih ediyorum. Piyangodan çıkan bir olayın canımı almasını istemediğim için geleneksel kaya tırmanışını tercih ediyorum.

Türkiye'de Tırmanış/Dağcılık, Kulüpler

28. Türkiye'deki tırmanışın ve dağcılığın gelişimi ve bugünkü durumu hakkında senin düşüncelerin nelerdir?

Bu konunun oldukça uzun anlatılması gerekiyor. Fakat kısaca anlatmak gerekiyorsa: Türk dağcılık Tarihi'nin inişli çıkışlı bir grafiği var. Sürekli yükselen ve gelişen bir temposu olmamış. Örneğin A.D.B Anadolu Dağcılar Birliği'nin varlığı ülkemiz için iyi bir fırsatken bu günkü belirli isimlerin dağcılığı kendi algılarıyla yönetmesi bir o kadar olumsuz ve yıkıcı olmuştur. Bireysel başarıları ve üniversite kulüplerini dışarda tutuğumuzda TDF ve mevcut olan sivil birçok kulüp nitelikli başarılar elde edememiştir. Her yıl tekrarlanan faaliyetlerden öteye taşıyabildikleri bir şeyler yoktur. Örneğin TDF bu güne kadar bir tane 8000 m üzeri bir dağa tırmanma becerisi gösterememiştir. Sivil kulüplerimizin bir tanesi bile Eiger kuzey duvarı'nı hedefleyemiyor. Belki bunlar uç hedefler ama nitelik böyle bir şey. Üyelerinizi bu başarıları (Daha alt hedeflerde olabilir, örneğin Demirkazık Kuzey Duvarı gibi.) elde edebilecek şekilde yetiştirmiyorsanız üzülerek söylüyorum kendinize dağcılık kulübü ya da dağcıyız demeyin.

29. TDF (Türkiye Dağcılık Federasyonu) ve misyonu ile ilgili fikirlerini paylaşmak ister misin?

TDF'nin bugün için kocaman bir boşlukla birlikte misyonunun olmadığını düşünüyorum. Varsa da bu haliyle hemen terk etmelerini öneririm. Özelikle 97 sonrası bir çok kişiyi dağlarla buluşturmuş olma başarısını göstermiş olabilir. Fakat bu kadar emeğe ve gayrete karşılık ortada net ve somut bir başarısızlık var. İçinde olmadığım için nedenlerini bilmiyorum. Fakat kıyasladığım bazı ülkelerin resmi dağcılıklarıyla artık boy ölçüşemeyiz. Örneğin 97 İran dağcılığı neredeydi geçen süre içinde neler yapmışlar inceleyin, sonucun bizim için ne kadar vahim olduğunu göreceksiniz.

Misyon kelimesi şu andaki TDF ve yönetimiyle asla örtüşmüyor. Türkiye'de dağcılık adına ulusal ya da uluslararası başarılar elde etmiş Türk bayrağını dünyanın zirvelerinde taşımış kişiler ve gerçek dağcılığı evrensel boyutta algılayıp yapmaya çalışan bizler (Tunç Fındık, Doğan Palut, ben) yakın tarihteki TDF başkanlık seçimlerinde salonda olmamıza rağmen bir kez konuşma hakkı verilmedi. Misyonu olan bir kurumun emektarlarına ne olursa olsun az da olsa saygı gösterilmeliydi diye düşünüyorum.

TDF Türkiye'de sıradanlaşmış bir kulüp gibi davranıyor. Kurumsal bir geleneği olmadığı için de kişilere göre şekilleniyor.

30. AKUT'un bugünü ve geleceği ile ilgili fikirlerini de öğrenmek isteriz?

AKUT bu gün için 33 bölgede örgütlenmiş 1800 gönüllüsüyle gece gündüz karşılık beklemeden yardıma ihtiyaç duyan insanları ve hayvanları kurtarmaya devam ediyor. Bugüne kadar 1850 üzerinde insan hayatı kurtardık. İnanılmaz birikimimiz ve tecrübemiz var. Bu birikim ve tecrübeyi başta yeni kurulmuş olan kendi ekiplerimizle sonra da devletimizin ilgili kurumlarıyla paylaşıp daha güçlü olmalarını sağlamak öncelikli hedeflerimiz olacaktır. Özellikle Antalya AKUT olarak bu güne kadar sayısız sel ve dağ arama ve kurtarma eğitimleri verdik, vermeye de devam edeceğiz.

AKUT'la ilgili öncelikli çalışmalarımızdan birisi de verdiğimiz eğitim, seminer ve tır projeleriyle Türk toplumunu afetlere karşı dirençli hale getirmeyi hedeflemek.

31. Üniversite kulüpleri veya özel kulüplerdeki eğitimi nasıl değerlendiriyorsun? Sen uzun yıllar ve sanırım hala Akdeniz Üniversitesi Dağcılık Kulübü'nde eğitimler veriyordun. Bu kulüp ve öğrenciler için büyük bir kazanım olmuştur. Kulüp eğitimlerinde senin şahit olduğun eksiklikler veya karşılaştıkları engeller nelerdir?

Üniversite kulüpleri Türk dağcılığının dinamosu olmuştur. Halen bir kaç kulüp dışında ciddi eğitimler veren kulüpler yok. Bence yakın tarihte tecrübeli ve deneyimli dağcılardan eğitim anlamında kimse bir şey istemedi ve faydalanmadı. Mevcut düzensizlikte herkes kendi doğrularını anlatıyor ve onların tek doğru olduğunu savunuyor. Türkiye'de ortak aklın çıkardığı maalesef bir eğitim standardı yok. Bu perspektiften baktığımızda bilgi kirliliği içinde uçuruma doğru sürükleniyoruz. Bunun da kötü örneklerini, kazalarla sonuçlandığını görüyoruz. Örneğin Zigana çığ felaketi. Özellikle dağcılıkla ilgili kitapları okuyup incelemiyoruz. Dünya dağcılığını takip etmiyoruz. Evrensel ölçüde hedefler koyup gerçekleştirmiyoruz.

Kısa bir dönem Akdeniz Üniversitesi Dağcılık Topluluğu'nun başkanlığını yaptım. Yoğun olmamdan dolayı bıraktım. Şu anda da topluluk olması gerektiği gibi iyi faaliyetler yapıyor. Bizde hem dağcılık topluluğu var, hem de spor kaya tırmanış topluluğu var. İkisi de olması gerektiği gibi gayet iyi ve yeterli faaliyetler yapıyorlar.

Kişisel

32. Yılmaz Sevgül, eşi ile nerede, ne zaman tanıştı?

Eşimle Kızlar Sivrisi'nde bir faaliyet esnasında tanıştım. 22 yaşına kadar İsviçre'de yaşamış daha sonra Türkiye'ye gelmiş. "Sen dağcı olmasaydın seninle evlenmezdim" der. Bu konuyla ilgili biraz şanslı olduğumu düşünürüm. Kendisi dağcı değil.

33. Yılmaz Sevgül bugün ne yapmakta? Nerede çalışıyor, ailesiyle neler yapıyor, boş vakitlerinde zamanını nasıl değerlendiriyor ve yarına nasıl bakıyor? Gerek evlatları açısından, gerek kendinin gelecekten beklentileri açısından.

Akdeniz Üniversitesi BESYO'da Doğa Sporları alanında öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Boş zamanlarımda herkesin yaptıkları dışında çocuklarla birlikte yeşil alanlarda kampçılık, kaya tırmanışı, bisiklet, toplu sporlar vb., yaz tatillerinde kano (durgun su kanosu), rüzgar sörfü, (Yiğit bunu yapıyor) katamaran yapıyoruz diyebilirim. Gelecekte özelikle çocuklarım açısından onların güçlü ve kişilikli yetişmeleri için gayret sarf ediyorum. Bulduğum yeni kaya yüzeylerinde geleneksel tırmanış rotaları açmak dışında doğa sporları ve arama ve kurtarmayla ilgili birikimlerimi yazılı kaynaklar (teknik kitaplar) olarak aktarmaya çalışacağım. Ayrıca Türkiyenin Ekoturizm potansiyellerinin ortaya çıkartılarak kırsal alandaki insanlara gelir getirici daha idealist çalışmalar planlayıp hayata geçirmeyi düşünüyorum.

34. Seçtiği bu yolda hiç tereddüt yaşadığı bir dönem oldu mu? Zira dağcılık ve tırmanışa odaklı, sporsal bir yaşam beraberinde pek çok fedakârlığı ve feragati da getiriyor olsa gerek?

Dağcılığı yaparken zor anlarımda bile bir tereddüt ve pişmanlık yaşamadım. Bedeli ölmek bile olsa yapmam gerekeni sonuna kadar dağcılığın ön gördüğü kural ve etik değerlerle birlikte kararlılıkla yaptım.

Çocuklarımdan önce dağcılık her şeyin önündeydi. Tam anlamıyla benim için bir yaşam şekliydi. Şimdiyse çocuklarıma daha çok zaman harcamam gerekiyor ve onlarla birlikte faaliyetler yapmaya çalışıyorum. Belki uç faaliyetler yapamıyorum ama bu durum da çok keyifli diyebilirim.

35. Oğlun Yiğit'in de dağcılık/tırmanışla ilgili olmasını, ister miydin veya ister misin?

Ben spor eğitmeni olduğum için çocukların beli bir yaşa kadar özgürce her tür sporu deneyip tecrübe etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Sonrasında ise yetenekleri ve istekleri neye meyilliyse ona devam etmelidir diye düşünüyorum.

Yiğit doğada çadır kurmayı ve orada olmayı seviyor. Hatta daha fazla kalmak için de ısrar ediyor. Kaya tırmanışına gelince tamamen kendisi karar veriyor. Benim bir baskım ve dayatmam kesinlikle olmuyor. Diğer sporları da yapıyor, özelikle basketbol oynuyor ve seviyor. Ama tercih olduğunda kaya tırmanışı daha ağır basıyor. Kararlı bir kişiliği var sonuna kadar mücadele ediyor. Hangi sporu yaparsa yapsın başarılı olacaktır. Zamanla tırmanış ve doğadan soğuyabilir. Kent yaşantısı ve cazibesi daha çekici gelebilir. Bunu zaman gösterecek.

Tırmanışla ilgili olmasını kesinlikle isterim. Fakat bu konuda onu asla zorlamayacağım.

Parantez Arası Bonus Sorusu

36. Bu tamamen kişisel bir sorum Yılmaz; röportajın giriş bölümünde de bahsettim madem: Sinema Perdesi'ni çıktıktan sonra karaladığım rapor yüzünden hakikaten kızmış, hatta beni bir dövesin gelmiş miydi ağbi; yoksa bizim Ulaş ve arkadaşlar beni kafaya mı almışlar? -Bu vesliyleyle hayatımdaki en güzel anılardan birine sahne olan KUZEY rotan için ve daha İLK KAN ve DÜŞEN ADAMIN SIRRI öykülerimdeki yardımların için bir kez daha teşekkür ederim sana.

Ulaşlar seni kafalamışlar Burak. Böyle bir şeyi düşünmediğim gibi düşünceleriniz de çok doğruydu. Sadece sen değil, başka yerlerden de rotayla ilgili benzer geri bildirimler alınca rotanın zorluk derecesini geriye çekmiştim. Belki de Antalya’da Ulaşlarla görüştüğümde "Kim lan bu Burak!" demiş olabilirim. Bizimkileri de her gördüğümde tartakladığımdan dolayı... Olur da seni görürsem akıbetinin böyle olabileceğini şakayla karışık kurgulamışlar diye düşünüyorum. Ama röportajın giriş bölümü çok güzel olmuş okudukca güldüm. Doğrusu da o yıllarda biraz böyle bir tavrım vardı.

Sonsöz

37. Son olarak genç tırmanıcılara söylemek istediğin bir söz var mı?

-Her şeyden önce çok iyi bir eğitim alıp sürekli tekrar etsinler.
-Severek yaptıkları bu işi her tür kaynaktan okuyup araştırsınlar.
-Ben de dâhil sunulan fikirleri ve düşünceleri tek doğru olarak kabul edip peşinden koşmasınlar. Dünyayı takip edip, evrensel ölçütlerin öngördüğü şekilde doğruları kabul etsinler.
-Bu işi evrensel boyutta sahiplenip, hedef koysunlar.
-Hedeflerini seviyelerine göre belirlesinler.
-Belirledikleri hedeflere önce psikolojik sonra da fiziksel olarak hazırlansınlar. Tecrübe düzeyleri artıkça hedeflerini aşama aşama büyütüp daha zor hedefler seçsinler. Aksi takdirde kaza geçirebilir ya da yüzleştikleri başarısızlıktan dolayı hayal kırıklığı yaşayabilirler.

38. Ve sonun da sonu olarak, yaşlı tırmanıcılara neler söylemek istersin?

Özellikle geleneksel tırmanışta ve alpinizmde herkes kendi düzeyine göre bir hedef koyup başarabilir. Başarılarınızı kendinize göre belirleyin başkalarının yaptıklarına göre değil. Önünüzde sonsuz seçenek var. Çok basit bir hedef seçin ve yapın. Sonrası zaten gelecektir.

tirmanis.org ve Yılmaz Sevgül