TARİHTE BUGÜN:

Kızlarsivrisi'nde Yeni Bir Rota 6 Nisan 2012

6 Nisan 2012 günü saat 13:20'de Kızlarsivrisi'nin sırt hattındaki, en az zirve kadar yüksek görünen noktalardan birine vardığımızda kampımızı terk ettiğimizden beri sadece beş saat geçmişti. Aslına bakılırsa kısa bir tırmanıştı ama çok keyif almıştım. Ayrıca sevdiğim pek çok faaliyette olduğu gibi bu çıkışın da çok uzun yıllara yayılan bir tarihçesi vardı.

Kızlarsivrisi'ne ilk kez 1996 yılında, Şubat ayında Çam Kuyusu Mevkii'nden yaklaştık. Oradan gelirken dağın görüntüsü kusursuz bir piramide benziyordu. Ardından, Mart 1996'da bir kez daha dostum Zafer Yamaner ile gelip, yayla çorbası kıvamında bir siste sırt hattında bir yerlere ulaştık. Bu geziden çektiğim uzak planlı resimlere bakarken karlarla kayaların birbirlerine geçtiği karmaşık rotalar gözüme çarpıyordu. Çok keyifli tırmanışlar yapılabilir diye düşünüyordum.

2000 yılında, Vedat Vural ve Sorgun Akkor ile Büyüksöğle Köyü'nden yaklaştık. Hava pek neşeli değildi, Kuzeyde bir yerlerden yükselip sonra geri dönmüştük. 2001 Şubat'ında ise TODOSK'lu dostların organize ettiği, kalabalık bir etkinlikte, çok sayıda dağcı, kuzey yüzünün en doğusunda kalan bir rotadan zirveye çıktık. O çıkışta, yüzün tam ortasında duran ve çok bariz bir tırmanış rotası sunan hatta gözüm takılmıştı. Ancak orası zaten pek çok başka insanın da dikkatini çekmiş olmalı ki, kalabalık guruplar halinde olmasa bile sık sık tırmanıldığını duyuyordum. Elimde artık ciddi bir resim arşivi oluştuğundan resimlerden yüzün daha batısına bakmaya başladım.

"Acaba, karmaşık kar-kaya hatlarının arasından bir tırmanış yapılabilir miydi?"

Bir yandan da dağlara giden diğer guruplardan resim sorup duruyordum. Çünkü farklı ışık ve kar şartlarında, olası rotalar çok değişik görünüyordu. Sağ olsunlar, başta Ömer Faruk Gülşen olmak üzere pek çok dağcı dost resimlerini benimle paylaştılar.

2011 Şubatında, sağlam bir etüt yapmak ve mümkün olursa yeni bir rota denemek için dört kişi kalkıp geldik. Hava güzel, kar pırıl pırıldı, ancak çıkışa başladığımızda dağın bütün kuzeyinin çığ olup aşağıdaki ovaya kadar indiğini dehşet içinde gördük. 50 cm ile bir metre arasındaki plakalar, ardı ardına kırılmış ve yüzlerce kişinin tırmandığı klasik kuzey rotası da dahil olmak üzere her taraftan aşağıya inmişti.

"Yahu, nasıl olsa düşen düşmüş, korkacak bir şey yok” derken, üzerinde yürüdüğümüz zeminin de bir plaka olduğunu ve altının da bulgur gibi kardan oluştuğunu fark edince, benim korku kotam dolmuştu. Ekibin en deneyimli kişisi havalarında ricat borusunu öttürmüştüm.

O geziden elimde çok güzel resimler kaldı ve büyük bir keyifle üzerlerinde "çalışmaya" devam ettim.

Ancak çığdan çok tırsmıştım. 2012 seferi için Şubat'ın ilk hafta sonuna ilk planımızı yaptım. Makus kader gibi, gitmemize az kala, son yılların en sağlam kışı patladı. Bu sefer, Nisan başını hedefledim. Kar iyice sağlamlaşır diye düşünüyordum. Ayrıca 6 Nisan akşamı dolunay olacaktı.

İlk başta kesin geleceğini söyleyen arkadaşların olmadık sorunları çıkınca Vedat Vural ile baş başa kalıvermiştik. İyi bir tarih seçimi yaptığımı düşünürken 8 Nisan'ın, isimli fırtınalardan Kırlangıç fırtınası olduğunu gördüm. Saatli Marif takviminin arkasında yazan fırtınaların hepsinden çok tırsarım. Adamın biri yüzlerce yıl önce oturup o takvimi yapmış ve ciddi biçimde de, bir gün önce, bir gün sonra, tutabileceğine inanıyorum.

Meteoroloji sitelerini izlemeye başladım. Hafta sonuna bol yağış, sağlam rüzgar, kısacası dağda görmeyi istemeyeceğiniz her şeyin ikonu çıkmaya başladı. Kırlangıç fırtınasından daha önce dağa varabilmek için, hafta sonu yerine, Vedat ile Perşembe sabahı buluşup, öğleden sonra Büyüksöğle köyüne ulaştık. Tarihi Land Rover'ıyla yolun bir moren ile kesildiği yere kadar tırmandık.

"Ne moreni yahu?" diye çok mantıklı bir soru akla geliyor. Bilmiyorum. Yolun o noktasına yığılan kar, buz, toprak ve taşı açıklayabilecek daha iyi bir tanım bulamadım.

TODOSK'un dağ evinde kalmak istememiştik. Kampımızı Üç Kuyular olduğunu sandığım yere kadar taşıdık. Çadırı kurduğumuz yerde en azından kuyuların ikisi vardı.

Perşembe akşam oluyordu. Meteoroloji sitelerine göre 15 km hızla esmesi gereken rüzgar sanırım 50 km ile esiyordu (acaba İngilizce'den çevirirken fifteen/fifty hatası mı yapmışlardı?). Cumartesi öğlen yağması gereken yağmur da aralıklarla dolu/kar karması bir şekilde kafamıza iniyordu.

Hani, her zaman başına ne gelirse gelsin "Hadi hayırlısı" diyen bir yaklaşım vardır ya. Bazen gerçekten şerden de hayır çıkabiliyormuş. Dağa yaklaşırken yüksek bulut tabakasının gölgesindeki kuzey yüzünde iki renk vardı, kaya ve kar. Hiç gölge yoktu. Geçen sene çok sert ve güzel bir ışıkta tamamen karanlıkta kalan bir kulvar ortaya çıkıvermişti. O kulvarı o zaman da görmüş ama çok derin sanmıştım. Ayrıca düşecek tüm taşları huni gibi toplayacağı konusunda da şüphem yoktu. O nedenle, 100 metre daha batıdan başlayan, karmakarışık bir rota çizmiştim. Evdeki hesap rotam dağa yaklaşırken hiç de keyifli görünmezken, dimdik çıkan kulvar çok daha davetkar duruyordu. Üst taraflarında bir iki noktada soru işareti vardı ama onlara da orada karar veririz diye kestirip attık. (Daha sonra evde baktığımda, 2000 Ocak ayında çekilmiş bir resimde, kulvarda çok az kar görünüyordu ve hiç de zevkli çıkılacak bir yere benzemiyordu)

Vedat'a planın değişebileceğini söylediğimde,
"Tamam abi" demekle yetindi.

Çok önceden, sabah 3:30 da kalkıp, 4:00 gibi yola çıkmayı planlamıştık. Ana nedenleri de dolunay ışığında, gecenin sert karında çıkmaktı. Dolunay gerçekten de güneş gibi üzerimize patladı. Saatimiz çaldığında Vedat kendini dışarı atıp hemen çay suyu koydu ve şu bilgileri verdi;

Kar yumuşak,
Hava kapalı,
Rüzgar çok fazla.

Kafamı kaldırıp baktım. "Abi, gel çadıra yatıyoruz" dedim.
7:30'da ikinci kez uyandığımızda rüzgar daha da sertleşmişti ama gökyüzü masmaviydi. Lodostan gelen sert rüzgarın kuzeye bakan kulvarda hissedilmeyeceği konusunda fikir birliği edince şansımızı denemeye karar verdik. 8:15'te yola çıktık. 10:30'da kulvarın ağzına geldiğimizde güneş görmeyen kar sertleşmiş ve rüzgardan da eser kalmamıştı.

Kulvar önümüzde uzayıp gitmiyordu, yukarılarda sağa dönüp kapanıyordu. Dağın kuzeyindeki hiçbir yere gitmeyecek bir sürü kar girişinden bir farkı yokmuş gibiydi. Ayrıca epey uzun zamandır soruşturmama rağmen daha öne çıkıldığı ile ilgili bir bilgi de yoktu. Kısacası çıkışla ilgili kendi gözlemlerimizden başka elimizde bir bilgi bulunmuyordu. Kramponlarımızı taktık. Sadece uzun kazmalarımızı elimize aldık. Buz çekiçlerini çantalarda bıraktık. 8.2 mm'lik 40 metrelik dinamik ipe bağlandık. Hala geçen senenin "plakalarının" travmasından olsa gerek, birimizin bastığı zemin hareket ederse diğerinin sağlam bir yerlere basıyor olma ihtimali olsun diye düşünüyordum. Ayrıca, ip birliğinde klasik kar tırmanışı yapmak, geleneklerimizde pek olmadığı için, 30 sene önce okuduğumuz kitaplardan, ne yapmamız gerektiğini hatırlamaya çalıştık. Bu arada, dağlarda gezip biraz hava alsınlar, diye çantanın içinde buz vidasından teknik kaya malzemesine her şeyden bir miktar vardı. Kayaya girmek amacıyla değil de, eğer yolumuzu kısa bir kaya ya da cam buz kapatırsa basıp çıkabilmek amacı ile getirmiştik. Esas tercihimiz, onların çantanın içinde uslu uslu oturmaları yönündeydi.

Kulvara yaklaşırken karın üzerine "atılmış" taş parçaları arıyordum. Sadece bir tane gördüm. Kulvar aşağı inen çok sayıda taşa ait de pek bir iz görünmüyordu. Özellikle Alp dağlarındaki taş düşmeleri için üç ana neden sayarlar;

1 - Daha yukarıda tırmanan başka guruplar
2 - Yukarıda dolaşan dağ keçileri
3 - Donma / erime durumları.

Dağda ikimizden başka kimsecikler yoktu, keçilerin ise canına okumuştuk, hava da zaten çok sıcaktı, aşağılarda donan bir şey kalmamıştı. Çıkışa çok geç başladığımız için de yukarıları da çoktan erimiş olmalıydı. Taş konusundaki endişem oldukça azalmış bir şekilde, 10:40 gibi kulvara girdik. Kar çok az batıyordu. Hatta daha iyisi olamaz diye düşünüyordum. İzler ne az, ne fazla, tam ayak kadar açılıyordu. Çok eski tarz ama inanılmaz zevkli bir tırmanış yapıyorduk. Kendimi 1930'larda hayal ettim. Bir yerlerden bol bir kaşe yün ceket ve de bir kasket bulsam iyi olacak galiba. Burma naylon ipim ise evde dolabımda duruyor (gerçek).

Vedat ile iki kişi tırmanmaktan da çok keyif alıyordum. Bu dağcılık denen olayın sosyalliği, dağlardaki kampları çok sayıda insanla paylaşmak ne kadar güzel olsa da, bir tırmanış ancak iki kişi ile yapıldığında bir şeye benziyor. Hele tırmandığınız partnerinizi uzun yıllardır tanıyor ve çok güveniyorsanız tadından yenmez hale geliyor.

Kulvarı bir saat boyunca tırmanıp bir ayrım noktasına geldik. Gittikçe daralan ve biraz karmaşık bir kaya/kar karışık bir ortamda dimdik zirve sırtına çıkabilirdik. Ancak son bölüm birbirine paralel iki (neredeyse) bacadan oluşuyor gibi duruyordu. Sanırım "yemedi", ya da başka bir sefere bırakmayı daha uygun bulduk. Ya da sola sapıp, aşağıdan gördüğümüz, geniş ve göreceli az eğimli alandan gidecektik. Sola saptık. Birkaç adım sonra kar göğsümüze kadar batmaya başladı. Kulvarın içindeki oturmuş ve derin kardan çıkıp, kenardaki kayaların üzerine tünemiş, içten erimeye başlamış kara girmiştik. Epey debelendikten sonra, yamaçta düz bir kaya setinin üzerinde, tek molamızı verebildik. Oturduğumuz yerden yukarı baktığımızda, gideceğimiz yol hiç sorunsuz önümüzde açılıyordu.

12:15'te moladan kalkıp sırta doğru tırmanmaya başladık. 13:20'de de sırtın üzerindeki yan zirvelerden birine ulaştık. Geldiğimiz nokta, çok ilerde duran esas zirve ile aynı yükseklikte görünüyordu. Daha sonra Yılmaz Sevgül sadece 5 metre aşağıda olduğunu belirtecekti. Sırt hattı çok güzeldi ve uygun şartlarda tamamını geçip, ana zirveye de uğrayarak en doğudan inmek çok zevkli olabilirdi. Ama zaten çok kuvvetli olan rüzgar zirve sırtını geçerken daha da bir kuduruyor olmalıydı ki bir an Vedat ile dengemizi kaybettik. Birkaç adım atınca kar da çok fazla batmaya başladı. Ters yüz dönüp güney batıya yöneldik. Hiç olmazsa sıkışıp hızlanan rüzgarın etkisinden bir an önce kurtulacaktık. Dağın batısını dönerek 15:30'da kampa ulaştık. Çadırın hala ayakta olmasına sevinmiştim ama daha ne kadar dayanacaktı bilemiyorduk. Ufak bir atıştırma sonunda her şeyi toplayıp rüzgarın bizi bulamayacağı kadar aşağıya kaçtık.

Sonuç

Çıktığımız rota, tam da çok istediğim tarzda, orta halli bir dağcılık rotasıydı. Yani çobanların çıkamayacağı kadar zor ve teknik, ciddi duvar çıkanların ise ilgilenmeyeceği kadar kolay ve zevkli. Ancak Kızlarsivrisi Akdeniz'e çok yakın olması ve çok güneyde bulunmasından dolayı çok değişik kar şartları ile karşımıza çıkabilecek bir dağ. Bizim ayakkabının burnu ile iz açtığımız yerde bir başka ekip kramponlarını saplamakta bile zorluk çekebilir ya da beline kadar batıp tıkanıp kalabilir. Bu rotaya giren bir ekibin klasik dağcılığın her türlü tekniğine sahip olması gerekiyor. Zaten rotanın da en güzel tarafı burada yatıyor.

İlk Çıkış mı?

Başka bir ülkede olsa, bu kadar bariz bir hattın daha tahta saplı kazmalarla dağlara gidildiği dönemlerde çoktan çıkılmış olması ve sürekli tekrar alması gerekirdi. Ama hem yaptığım araştırma ve soruşturmalardan hem de insanlarımızın dağlarda yeni rotalara yaklaşımlarından çıkılmadığına emindim. Bir tek, dostum Yılmaz Sevgül çıkmış olabilirdi. 1996'da oralarda bir hat çıktığını söylüyordu. Çizimli resmi kendisine gönderdiğimde kendi çıktığı rotanın biraz daha soldaki, daha fazla kayaya bulaşan bir hat çizdiğini söyledi. Sanırım kulvarın ilk çıkışını biz yapmıştık.

Bundan sonra,

Kuzey yüzünün tam ortasından doğuya doğru oldukça çok çıkış yapılmasına karşın batı yarısı el değmemiş gibi. Bizim kulvarı deneyimi yeterli herkese öneririm, ayrıca uygun kar şartlarında, sağında ve solunda onlarca başka alternatif de yer alıyor. İkili, en fazla üçlü ekiplerin onları da denemesi çok zevkli olabilir. Tek sorun, Kızlarsivrisi'nin çok nazlı kar koşulları her zaman her faaliyeti zevkli kılacak gibi durmuyor. Gelip, koşulları iyi inceleyip, rotada değişiklik yapmayı hatta ters yüzü dönme ihtimalini bile göze almak gerekiyor.

Haldun Aydıngün
İletişim: haldunaydingun at hotmail nokta com

Not: Yazıda kullanılan tüm fotoğraflar Haldun Aydıngün arşivinden alınmıştır.