TARİHTE BUGÜN:

 

Bundan 12-13 yıl önce şiddetli bolt tartışmalarının olduğu mail gruplarını hatırlıyorum.1 Tartışmaların ana ekseni yüksek dağlarda bolt kullanımıydı. İtalyan ekibin Büyük Demirkazık Doğu Duvarında  açtığı, yüksek dereceli ve boltlu “3 Muz” rotası üzerinden camia klavyelere sarılıp ciddi bir tartışmaya girmişti. Türkiye alpinizminin etik değerlerine neler oluyordu? O güne kadar temiz kalmış etik değerler ve  geleneksel tırmanışın maceracı yönü ölecek ve “imkansız katledilecek” 2 miydi? Bu sebeple yeni nesil tırmanıcılar “alpinizmin ruhu”nu hiç öğrenemeyip “boltun sıcak kollarında” telef olacak ve bu “eski sanat” yok olup gidecek miydi? Fırtınalı tartışmalar ve fikir alışverişlerinden sonra varılan yer, çeşitli grupların birbirine küsmesi, kendi içine kapanması ya da küçük grupların kendi eylemlerini yapması oldu (Üç Soru Üç Cevap - Sabotaj Ekibi: http://www.tirmanis.org/alpinizm/alpinizm-genel/305-uc-soru-uc-cevap-sabotaj-ekibi). 

Öyle ya; bolt çakanın hakkı varsa, başka birinin de pekala sökmeye hakkı olabilirdi. Eline matkabı alanın korunmuş duvarları boltlamayacağını kim garanti edebilirdi ki? Sonuç: dev bir kaos… Son bir kaç yıla kadar, spor tırmanış için dahi (Antalya Spor Tırmanış ve Bolt Komitesi 2013 Deklarasyonu) herhangi bir konsensus olmadan, yine bireysel etik anlayışla rotalar açıldı(çok şükür ki). O dönemde Avrupa’da kabul görmüş, hala uygulanan Tyrol Declaration (Tyrol Declaration: https://www.theuiaa.org/documents/declarations/UIAA_Declaration_TyrolDeclaration.pdf) bile Türkiye’de ortak bir payda yaratmayı başaramadı. Konsensus ihtimali politik doğruculuğa kurban edilmişti.  Hala yüksek dağlarda bolt kullanımı ile ilgili herhangi bir kural koyucu çerçeve bulunmamakta, kurallar -neyse ki- yerel tırmanıcıların etik anlayışları ile sağlanmakta(2019). Yüksek dağlarda açılan boltlu rota sayısı ise hiçbir zaman, bolt tartışmalarının olduğu dönemde öngörüldüğü kadar olmadı. Açılan yüksek dereceli rotalar, gördükleri tepki kadar tırmanılamadı, tırmanılacak seviyeye erişilemedi. Bu zorluktaki rotalar açanların kişisel projesi olarak kaldı (Belki de amaç zaten buydu!).

Boltun kullanımı ve spor tırmanışın ilerleyerek altın çağını yaşaması “all rounder”3 olarak tanımlayabileceğimiz tırmanıcı grup için de bir fırsattı. Kim teknik becerilerilerini bu rotalarda ilerleterek daha önce tamamlanmamış, denenmemiş alpin rotaları tırmanmak veya yeni rotalar açmak istemezdi ki?  Alpinizmden spor tırmanışa ve boulderinge (özellikle yapay duvarlara) bir kanal açılmıştı. Öncelikle büyük şehirlerde açılan tırmanış salonları Türkiye gibi kaya tırmanışına, dağlara, görece uzak yaşayan büyük şehir tırmanıcılarına düzenli antrenman fırsatı sunuyordu. Artan yapay duvar yarışmaları (lider ve bouldering) rekabeti geliştiriyor, antrenmanları disiplinli hale getirerek toplu gelişmeyi sağlıyordu. Hepimizin beklentisi yüksekti. Özellikle alpin ortamda, minimal bolt kullanımı ile yüksek teknik beceri gerektiren rotalar açılacak, yetenekli genç tırmanıcılar tarafından ardı ardına ilk tekrarlar yapılacaktı. Bu bir devrimdi!

Tüm bu kaygıların ve heyacanın kökeninde, Türkiye alpinizminin, doğru etik değerleri takip ederek gelişmesini sağlama amacı vardı. O dönemde tartışmaya katılan tüm alpinistler bu konuda hala hem fikirdir sanıyorum. Dağlara sahip çıkarak tırmanışın gelişmesi… Herkesin ön kabulu alpinizmin taraftar toplamaya devam edeceğiydi. Kulüpler tırmanıcılar yetiştirmeye devam edecek, spor gitgide kitleselleşecekti(?). Bu gelişme ortak etik değerleri benimseyerek olmalıydı. Bir doğal kaynak olarak dağların, rotaların, korunarak bir sonraki kuşağa bırakılması gerekmekteydi. Kaygılar iyi niyetli, buna şüphe yok.

Ancak göz ardı edilen başka bir değişken daha vardı ki, o dönemde kimsenin aklına gelmemişti. Toplumun değer yargıları hızla değişiyordu. Yeni jenerasyon da artık bu değer yargılarına göre şekilleniyordu. 

 Dağcılıkla tanıştığım dönemde örnek aldığım dağcılar, toplumda yarışma içeren herhangi bir spor veya eyleme karşı protest bir tavır içindeydiler. Dağlar özgürlüktü. Kutsaldı, kirletilemezdi. Tırmanışların her biri, her birey için farklı bir deneyim, spiritüel bir içsel yolculuğu da kapsamaktaydı. Herkesin kendi “yol”u vardı ve yolların kıyaslanması gerçekten mantıksızdı. Rekabet elbette mevcuttu ancak rakipler kişiler değil yapılan tırmanışlardı(“Sen ikinci değilsin! Sen mükemmelsin!”4). Macera isteği, keşfetme duygusu, deneyimleri paylaşarak yeni hayalleri kurmayı sağlıyor ve yeni maceralar yaratıyordu. Bugün geldiğimiz nokta ise beklentilerden çok daha farklı. Deneyimin ön plana çıkarılması, romantik yeni keşifler artık son derece demode kavramlar olarak görülüyor (Bu keşiflere örnek olarak kendisine pek çok saygı duyduğum Sn. Ömer Tüzel’ in Six Peaks Pamitra Projesi görterilebilir: http://tirmanis.org/alpinizm/alpin-klasikler/382-pamitra-six-peaks-challenge-ates-cemberine-yolculuk).

 Tırmanış, genel olarak tırmanıcı topluluğunun onayının alınmaya çalışıldığı jimnastik bir spora doğru evrimleşmekte. Yarışmacı, dar görüşlü anlayış sporcuları birer “celebrity” haline gelmeye itiyor. Macera, keşif, görece riskli tırmanışların yerini, sponsorluk peşinde koşulan, herkesin yeni rekorlar peşinde koştuğu veya “en”, “ilk” olmak zorunda hissettiği tırmanışlar aldı. Öyle ki tırmanışlar modern alpinizmin geldiği noktada sportif açıdan herhangi bir anlam ifade etmese bile yeni ünvanlar yaratıldı. Ünvan, yaptığınızdan daha önemliydi ne de olsa. “X zirvesine Y rotasından çıkan ilk Türk, en Türk”, “Z duvarında 3 ip boyunu serbest çıkan ilk Denizlili” “Türkiye'nin en yüksek dereceli kırmızı t-shirtlü free solocusu” gibi ünvanlarla yapılana değer katılmaya çalışılıyor. Sahi bir önceki rekor kimdeydi ki? Bir önceki rekorun ne zaman kırıldığı veya kimin kırdığı bile takip edilemiyor. Herhangi bir tırmanışın değerini yüceltmek için ona has ünvanlar yaratılıyor. Oysa, yapılan tırmanışların değerini belirlemek için böyle ünvanlara hiç gerek yok.

Fakat “gösteri toplumu”5 nda bulunmanın gereği olarak, görünür olmayanın değeri olmuyor, hatta görünür olmayan var sayılmıyor (Bu konuda şöyle tezat bir örneğim var: 2010 yılında, döneminin en sert tırmanışlarından biri olan Büyük Demirkazık Kuzey Duvarının ilk kış tekrarını yapan ekipten Mustafa (Yeşildal) tırmanış sonrasında şöyle söylemişti “13. ip boyundaki zorluğu Aykut (Türem) son derece epik bir şekilde geçti ama yalnızca ben görebildim! Link: http://www.tirmanis.org/alpinizm/uzun-duvar/299-b-demirkazik-dagi-kuzey-duvari-kis-cikisi). Kişisel deneyimler bir amaç olamazdı. Kişisel deneyimlerin ancak başka bir deneyimle karşılaştırıldığında hatta onu herhangi bir yönden geçtiğinde ya da herhangi bir rekoru ötelediğinde bir anlamı olabilirdi. Riskin ciddi derecede elimine edildiği alpin rotalarda artık dereceler yarıştırılabilirdi. Tırmanış derecesi camiada var olmanın ön koşuluydu. Gördüğünüz kişisel değeri ve saygıyı tırmanış dereceniz belirlerdi. Bu sebeple derece için stilden veya etik kurallardan vazgeçmek mubahtı. Hatta stil, etik gibi kavramlar sponsorluk anlaşmalarının altında ezilecek kadar küçülmüştü. İnerken açılan rotalar(!), serbest tırmanılmadan verilen serbest dereceler(!), tırmanış bahçesini daha popüler hale getirmek için bol kepçeden verilen yüksek dereceler(!) gibi sonuçlarla bile karşılaşılmıştı.  Dünya üzerinde alpin ekolün devamı olan tırmanıcıların yaptıklarına, yayınladıklarına ulaşmak enformasyon çağında son derece kolay da olsa, bilgi edinme yöntemi olarak “dedikodu” daha çok talep görmekte. Binbir emekle Türkçeye çevrilen kitaplar bile ikinci baskıyı göremiyor. Dev partilerin içine yedirilmiş yarışmalar ve kaya tırmanış şenlikleri, tırmanışın sportif özünü yansıtmaktan çok uzaklaşmış durumda. Hatta amatör yarışmalarda bile performans arttırıcıların (doping) kullanımı görülmekte. Tırmanıcı topluluğu centilmence rekabetin yerine, dev bir dedikodu girdabında sürüklenir halde. 

 Makalenin girişinde bahsettiğim alpinizmden spor tırmanışa ve boulderinge açılan kanaldan geriye, yani alpinizme doğru akış beklenen seviyede hiç olmadı, olamadı. Hatta kısmen  dejenere bazı davranış kalıplarını da alpinizme bulaştırdı. Etik değerlerine sıkı sıkıya bağlı, saygıdeğer, yetenekli tırmanıcıların açtıkları kaliteli yeni rotalar, yeni nesilce pek rağbet görmüyor. Dahası yetenekli, genç tırmanıcılar bir tırmanış biçimi olarak gerçek kayada tırmanmayı bile tercih etmiyorlar. Arkadan gelecek, bayrağı devralabilecek nesille ara gitgide açılıyor. Korkarım ki bir kaç jenerasyon sonra 1930’ların o epik alpin tırmanışlarını, 1980'lerin insan ötesi Himalaya denemelerini okuyarak tüyleri diken diken olacak kimse kalmayacak. Artık yüksek dağlarda bolt kullanımı gibi nahif kaygıları ezen daha büyük bir sorunumuz var! Hepimizin hayatında ciddi yer kaplayan bu spor artık felsefesinden koparılmış müsabık, sıradan bir spora dönüşmekte ve ne yazık ki yeni jenerasyona bu sporun felsefesi, etik değerleri aktarılamamakta.

 Bu satırların yazarı olarak tüm bu değişime karşın yüzde yüz bağışıklı olduğumu iddia etmek epey abes olur.  Fakat şunu da paylaşmak isterim ki, tırmanıcıların zihninde kalıcı iz bırakan tırmanışlar, başarının değil deneyimin peşinde koşulan tırmanışlar oluyor. Yaklaşık 20 yıldır tırmanış kültürünün içinde olan biri olarak, tüm bu olup biteni iki adım geriden objektif değerlendirdiğimde, artık rahatlıkla söyleyebilirim ki: “Devrim evlatlarını yedi” 

 

[1] YTUDAK e-posta listesi 

[2] Reinhold Messner’ in 1971 yılında kaleme aldığı “The Murder of the Impossible” isimli makalesine atfen.

[3] All-rounder: Geleneksel tırmanış, spor tırmanış, miks tırmanış, buz tırmanışı, bouldering, alpin tırmanış, yüksek irtifa gibi tırmanış dallarının tamamında faaliyet gösteren tırmanıcılar.

[4] Jerzy Kukuczka’ nın “Benim Dikey Dünyam” ismiyle Türkçe’ye çevrilen eserinin giriş cümlesi. Eserin girişinde Reinhold Messner Jerzy Kukuczka' yı bu cümle ile tanımlamaktadır.

[5] Gösteri Toplumu: Guy Debord’ un aynı isimli eseri

 

Eren GÖRENOĞLU

İletişim: erengorenoglu [at] gmailnoktacom