TARİHTE BUGÜN:

 

25 Ocak 2011’de, Gürcistan-Kazbek Dağı, Dragon’s Rocks Rotası Kış Tırmanışı’nda dönüş esnasında kaza geçiren Emre Kuruoğlu’nun ölüm haberi hepimizi çok üzdü. Dağcılıkla uğraşan herhangi bir kişinin başına gelebilecek bu olay hepimizi derin düşüncelere sevk etti. Haldun Aydıngün bu kazanın kendisine hissettirdiklerini ve düşüncelerini kaleme aldı. Bu vesileyle biz de Emre Kuruoğlu’na Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine, aslında hepimize, başsağlığı diliyoruz. Bundan sonra bir daha bunun gibi acı bir kazanın yaşanmaması dileğiyle.

Bir Türk dağcısının daha ölüm haberini aldık. Tanımadığım genç bir dağcının ölümüyle birlikte, içinde bulunduğumuz sporumuzun en temel özelliğiyle bir kez daha yüzleşmek durumunda kaldım, ve sanırım diğer dağcılarımız da belli ölçülerde bunu hissediyorlar…

Emre Kuruoğlu’nun hangi koşullarda, ne tür bir kaza yaşadığını bilemiyoruz. Büyük olasılıkla, daha önceki benzer kazalarda da olduğu gibi, sıradan bir A4 sayfasına sığacak kadar bir bilgilendirmenin dışında da pek bir şey öğrenemeyeceğiz. Ne yapalım? Ülkemizin kültürü böyle. O kültür, bazı konuların açılarak ortaya dökülmesini kabalık ya da duygusuzluk olarak tanımlıyor. Ya da başka bir sorun var ama olmuyor işte.

(Ben bu yazıyı yazdıktan sonra listelerimize uzunca bir kaza raporu düştü, içinde oldukça çok bilgi vardı. Özenle hazırlanmıştı, ama düşündüğüm şeyi anlatmıyordu. Zaten kaza ve sevilen bir dostun kaybı bu kadar tazeyken ve bütün yaralar bu kadar çok acırken, o düşündüğüm yazı yazılamaz. Bizdeki sorun, o yazı 20 sene sonra da yazılamıyor. Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmem için Tony Kurz’un nasıl öldüğünü anlatan Nord Wand filmini seyretmek gerekiyor. Orada da görüleceği gibi, kaza ve ölüm Eiger duvarının o noktasında başlamıyor, yıllar öncesine gidiyor.)

Ne kadar üzülürsek üzülelim hiçbirimizin üzüntüsü, çaresizliği Emre’nin aile ocağında hissedilenlerle kıyas kabul etmeyecek. Bir insan için olabilecek en mutlu ölüm (ölüm ne kadar mutlu olabilirse artık), son nefesini verirken çevresinin yetişkin, güçlü çocukları ve torunları ile çevrili olmasıyla gerçekleşebilir. Ölmekte olan insan, o zaman, kendinden bir şeyleri ileri nesillere, kendinden sonrasına taşımasının, bir anlamda, gerçek ölümsüzlüğe kavuşmasının huzurunu yaşar. Dünyaya gelirken üzerine aldığı görev tamamlanmıştır. İnsanın kendi evladı öldüğünde ise sonsuza uzanması gereken bu zincirin bir halkası kopar gider. Onun için, evlat acısı hiçbir şeye benzemez.

Yeni evlenmiş, yeni çocuk sahibi olmuş bir insan ise hem genç bir yetişkinin bütün hayatını ipotek altına almıştır, hem de doğan çocuğunun bir sürü sorumluluğunu üstlenmiştir. Genç yaşta kaybedilen, sevilen bir eşin travmasının tam olarak atlatılamadığını, geride kalanın tam olarak yaşamını yeniden dengeye koyamadığını, ya da bunu çok zor yaptığını biliyoruz. Hele küçükken anne ya da babasını kaybeden bir yavru, hiçbir zaman bunun üstesinden gelemiyor. Ne olursa olsun, ruhunun bir tarafı açıkta, ayazda kalıyor.

Yıllarca önce, çok iyi bir dağcı olmanın en temel koşulunun bencillik olduğuna karar vermiştim. Anne babamın tek oğlu olarak hiç çekinmeden dağa gidebilmek için, bunun en doğal hakkım olduğunu düşünebilecek kadar bencil olmam gerekiyordu. Yeni evli, daha yaşına basmamış çocuklu biri olduğumda da, kışın Aladağlar’da dolaşmak için aynı özellikten lazımdı.

Gittiğimiz dağları renkli, güzel resimlerle, sıcak dostluklarla, tatlı maceralarla, kaslarımızda, ciğerimizde hissettiğimiz tarifsiz hazlarla algılıyoruz. Yenilerini bu şekilde planlıyoruz. “Ölüm ihtimali mi?"

"Ama o zaten, hayatın her alanında yok mu? Pekala işe giderken de bir kamyon altında kalabiliriz”

“di mi?”

İşte tam böyle bir anda tanımadığımız ve artık tanışamayacağımız bir dağcı dostun ölüm haberi yüzümüzde patlıyor. Duyduğumuz baskın duygunun adı, bence, üzüntü değil…

“suçluluk”.

Sevdiklerimize karşı, biz bir anda yok olursak yerimizi bir türlü dolduramayacaklara karşı duyulan suçluluk.

Emre Kuruoğlu’nun evinde şu anda yaşanmakta olanları düşündüğümde hissettiğim suçluluk.

Dağlarda hayatını kaybeden her dağcı bize bu işin temel direklerinden birisinin de ne yazık ki ölüm olduğunu hatırlatıyor. Hem de ne kadar aklımızın uzağına atmaya çalışsak da.

Dağcılık ve diğer doğa sporları son derece tehlikeli uğraşlar. Yurdumuzdaki dağcı ve doğa sporcularının sayısı yavaş da olsa zaman içinde artmaya devam ediyor. Bunun tek bir anlamı var; Gittikçe daha çok dağcı insanımızın yaşamı bir tırmanışta son bulacak. Olabilecek sayıların ne boyutlarda olduğunu anlayabilmek için Alp’lerdeki istatistikleri biraz karıştırmakta fayda var: Örneğin Mont Blanc kütlesi her yıl 60 – 100 insanın ölümüne neden oluyor. Son 50 yıldır bu eğilimin devam ettiğini var sayarsak tek bir kütlede bile binlerce ölümden söz ediyoruz. Eğer Google’a “Mountain danger” (dağ tehlike) yazarsanız gelen listelerde Mont Blanc ve Matterhorn’un Dünya’da ilk ona girdiklerini görürsünüz. Biz henüz oralarda değiliz, yakında da olamayacağız ama yapmaya çalıştığımız işin en temel gerçeği de ne yazık ki bu.

Dağcılıkta bireysel bazda yapmamız gereken, kendimizi sürekli geliştirmeye çalışmak. Hiç durmadan, daha formda, daha bilgili, tekniklere daha vakıf, daha iyi donanımlı olmaya çalışmak. İkinci Dünya savaşında bir gözlem vardı; bir savaş uçağı pilotu ne kadar uzun yaşarsa çıktığı sortide hayatta kalma şansı o kadar fazla oluyordu. Edindiğimiz deneyimler de aynı o savaş pilotları gibi bizi daha fazla hayata bağlıyor.

Emre Kuruoğlu’na Allah’tan rahmet, sevenlerine dayanabilme gücü ve başsağlığı dileyebiliyorum.

Haldun Aydıngün