TARİHTE BUGÜN:

 

"…Aşağıdan yukarı Kartepe’yi koşmak 17 km + 1300 metreye geliyordu. Sanki ilk aşamada yapabileceğim bir işe benziyordu…” Haldun Aydıngün 27 Aralık 2009’da Kocaeli Kartepe’de gerçekleştirdiği bir dağ tırmanış koşusu anısını ve bu sporla ilgili önemli bulgularını bizlerle paylaşıyor.

Murat Ercan'ın fotoğrafları eşliğinde beğeninize sunuyoruz.

27 Aralık 2009 günü sabah 10:15’te Sapanca yakınlarındaki Maşukiye’den başlayıp, hiç durmadan koşarak Kartepe’de bulunan Green Park Oteli’ne 2 saat 40 dakikada ulaştım. Google’ın yalancısıyım, toplam 17.3 km yatay, 1300 metre de dikey mesafe kat etmişim.

Çok sevdiğim bir dostuma buna benzer başka bir saçmalığımı gururla anlattığımda bana tek bir sözcük ile tepki vermişti:

“Sebep?”

Değil mi? Böyle yoktan yere bir halt ediyorsan insanın bir sebebi olması gerekir. Eski bir Türk filminde Şener Şen'in söylediği gibi "Hele bir sor bakalım neden koştum?"

Bir sürü neden bir araya geldi de ondan koştum.

2008 yılının Aralık ayında aniden koşmaya karar verdim. Koşmak deyip geçmeyin. Yarım asrı geçen hayatım süresince askerlik dışında neredeyse yaptığım tüm koşuları tek tek hatırlayabilecek kadar az uğraşmış biri olarak bir süredir artık “başlasam” iyi olur deyip duruyordum. 30 yıldır dağcılık, 15 yıldır da fena sayılmayacak, yılda 4000 km’leri geçebilen, bisiklet yaparak, formda olduğumu düşünüyordum. Aralık 2008 ortası 300 metreyi geçemeyecek şekilde koşmaya başladım. 300 metreden sonra kaval kemiğim çok ağrıdığı için yürür duruma dönüyordum. Ağrı geçince gene koşmaya devam ediyordum. Üç, beş, derken Haziran 2009’da 30 km’ye gelmiştim bile. Koşma konusunda gösterdiğim gelişmeye inanamıyordum. Bu işe ayırdığım emek de fena değildi, aylık 150 – 200 km toplam koşu yapıyordum. Yaz sıcakları ve İstanbul’un nemli havası epey bir sekte vursa da Eylül başından Ekim ortasına kadar epey kasıp 18 Ekim 2009’da kendi yaptığıma inanamaz bir ruh haliyle Avrasya Maratonunu 4 saat 36 dakikada bitirdim. Hayatımda ilk kez bir finish çizgisini geçiyordum. Acayip bir şekilde gaza gelmiş düşünürken. Herkesin aklına gelecek en temel soru benim de aklıma geldi ve “Ee! Bundan sonra ne olacak?” dedim.

Tabii hemen 7 Mart 2010’da koşulacak olan Antalya maratonuna kayıt yaptırdım. Yurdumuzda zaten bu iki maratondan başkası yok. Bahar aylarında bir tane de yurt dışı maratonu kulağa hoş geliyorsa da bu sene işin maddi ve manevi tarafları biraz düşündürüyordu doğrusu.

Derken Zirve Dağcılık listesine attığım bir öneri dönüp dolaşıp bana geri geldi. Aladağlar’da Çukurbağ’dan koşmaya başlayıp Doğu’da Barazama’da son bulan, 32 km’lik, toplam 2000 metre yükselen bir parkur çizmiştim. Bir şekilde Zirve Dağcılık içinde de bu koşu fikri olumlu karşılanmıştı. Nasıl bir hazırlık yapsam diye düşünürken nedense en mantıklı antrenman fikri olması gereken, salondaki koşu bandına eğim vermeye yanaşmıyordum. Tabii bütün bir kış düz zeminde antrenman yapıp sonra da “hadi bakalım” deyip Aladağlar’ı boydan boya koşmaya kalkmak ise toplumca pek akıllı olmadıkları yolunda dedikodulara maruz kalan dağcıların standartlarına göre bile sersemce olacaktı. Derken Uludağ fikrine ait ampul kafam yandı. Bursa Çekirge’den Uludağ otellere, asfalt zeminden yükselerek 30 km uzağa, 1650 metre yukarıya çıkmak mümkün olacaktı. Koşulacak mesafe hemen hemen aynı olmasına karşın, çarşağa karşı asfalt olması ve de Hacer Boğazına yapılacak türden bir inişin bulunmaması Uludağ’ı daha kolay bir öneri haline getiriyordu (sanırım).

Ancak hala iş biraz zor gözüküyordu. İşte tam o günlerde ikinci ampul yandı ve Kartepe bir proje şeklinde ortaya çıktı. Aşağıdan yukarı Kartepe’yi koşmak 17 km + 1300 metreye geliyordu. Sanki ilk aşamada yapabileceğim bir işe benziyordu.

Projemi anlattığım pek çok kişi bir bana baktı, bir cüsseme sonra kaşlarını kaldırdı.

Aslında bitirip bitiremeyeceğime dair bir fikrim yoktu. Hatta projeye şöyle bir isim de buldum; “Geleneksel Eksi Birinci Kartepe Tırmanış Koşusu”. Tek başıma yapacağım koşu eksi birinci oluyordu. Eğer işler iyi giderse bir sonraki “sıfırıncı” koşuyu küçük bir gurupla yapacaktım ve de yerel idareden, Kocaeli Üniversitesi Spor Bölümü’nden insanları da çağıracaktım. O testi de geçersek Kocaeli Kenti tarafından “Birincisi” düzenlenecekti ve de uzak bir ihtimal de olsa gerçekleşecekti.

Uzun mesafe koşularının çok önemli birkaç sorunu var. Ve çözülmeleri için mutlaka dışarıdan destek alınması gerekiyor. Bisikletinizle yapacağınız 150 km’lik bir yolculuk için yanınıza dünya kadar yiyecek, içecek ve yedek giysi alabilirken. Koşarken bunların toplam ağırlığı kiloyu geçemiyor, taşıyabileceğiniz makul hacim de tek bir litre mertebesinde kalıyor. Ayrıca koşabilmek için normalde biraz titreyeceğiniz kadar ince giyinmeniz gerekiyor. Bunlar düz yol için geçerli olan sorunlar. Bir de 1300 metre tırmanmanın getireceği iklimsel değişiklikleri bunların üzerine koymak gerekiyor. Kısacası sevgili eşim Şengül Aydıngün arabayla beni takip etmeyi ve Gak! dediğimde izotonik içecek, Guk! dediğimde’yse yedek giysi vermeyi seve seve kabul etti. Birkaç arkadaşı daha çağırdım. Onlar da benim yanımda fasılalarla koşabilirlerdi. Dağ partnerim Ahmet Bayram taksitli koşu bölümüne talip oldu. Murat Ercan da olayı fotoğraflama işine…

Ahmet Bayram 30 yaşında ve de bir erkeğin hayatındaki en zor dönemden geçiyor. En azından benim o yaşlarım öyleydi. İnsan, her dağa tırmanan, her yere hoplayan üniversite öğrencisinden, evli, barklı, iş ve sorumluluk sahibi adama kolay dönüşemiyor. Süreç bayağı ızdıraplı. O nedenle sabah 10:15’te birlikte koşmaya başladığımızda benle çok fazla geleceğini düşünemiyordum. Zaten öyle de oldu.

Son bir yılda koştuğum 1500 km’nin deneyimi ile, topukları ve tabanları çok iyi desteklenmiş, yeni teknoloji koşu ayakkabıları ile asfaltta koşmanın hiçbir zararını görmemiş, aksine çok faydalı bulmuştum. Kanımca arabalar için üretilmiş bir zemin en güzel dağ patikasından bile çok daha avantajlı olabiliyordu. Bileğini burkma korkusu olmadan, hatta ara sıra gözlerini bile kapayarak uzun uzun koşmak mümkündü. Bir de asfalt dağ yollarında metre bazında eğim değişmediği için az da olsa nefes temposu tutturulabilirmişim gibime geliyordu. Aslında en merak ettiğim konu buydu. Yavaş bile olsa herhangi bir koşu temposuna girebilecek miydim?

Yağmur altında başladık. Hızımı ayarlamaya çalışıyordum. Biraz sonra, oldukça yavaş olmakla birlikte, belli bir tempo yakalayabildim ama yanımda koşan Ahmet ile sohbet etmek pek mümkün olmayacaktı.

27 Aralık günü, deniz seviyesinde Gore-tex anorakla koşmak için çok sıcak bir gündü. Yakayı bağrı iyice açıp, biraz yükselince rahatlayacağımı hayal ederek başladım. Her zaman olduğu gibi kulağımdaki müzikle birlikte dünya farklı bir ortama bürünüyordu. 400 metre gibi bir yükseklikte, yol Doğu’ya döndüğünde çok sert bir rüzgarla karşılaştım. Isınma sorunu aniden bitti. Yol Batı’a dönünce tekrar başladı. Bu durum birkaç kez tekrarlandı. Ancak herkesin rahatlıkla tahmin edeceği gibi yükseklik arttıkça ısı düşüyordu. Bu arada terleme konusu olağan üstü boyutlarda devam ediyordu. Kollarımda biriken su bazen çeşmeden dökülür gibi manşetlerden dökülüyordu.

17 km çok uzun bir mesafe değil. Bir de bunu ortalama 6,5 km gibi bir hızla yapınca maratonlarda ortaya çıkan eklem, bilek, diz ağrıları gibi sorunların hiçbiri ile karşılaşmadım. Kısacası dağı koşarak tırmanmanın (örneğin, koşarak inmeye göre) bazı avantajları vardı.

Yolda Şengül suları, barları hiç eksik etmedi. Gayet keyifli bir şekilde otelin kapısına kadar gittim. Ve Dağ Yukarı Koşu konusunda ilk hedefime oldukça çabuk vardım.

Ancak öykü burada bitmedi. Takip eden günlerde bir dizi komplikasyonla karşılaştım. İki hafta sonra düz yolda üç km’yi bile koşamaz hale geldim. Bu sorunları ancak 2010 Şubat ayının ilk haftası çözebildim. İlginçtir ama tamamı da benim kendi yapımdan kaynaklanıyormuş. Özellikle ileri yaşta spor yapacaksanız kendi vücudunuzu sürekli dinlemeniz ve sürekli denemeler yapmanız gerekiyor.

Bu konudaki bulgularımı ve yaklaşımımı tüm ileri yaş sporcuları ile paylaşmak isterim:
Verebileceğim en önemli öneri, ağır spor yaparken, kışın asla rejim yapmayın. Doktorumun ısrarı ile koşuyu yaptığım Aralık ayında bir de kilo vermeye çabalıyordum. Dağa tırmanmak insanın vücudunda çok gerekli pek çok maddeyi tüketmesine neden oluyor (tabii ki!). Ardından bol karbonhidrat ve fast food cinsi olmayan her şeylerden çokça yemek gerekiyor (Haliyle).

Kışın rejim yapmaya kalkmanın bir başka sakıncası daha vardı; İster inanın ister inanmayın vücudumuzun kendi bir aklı olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Çok mantıklı bir Homo Sapiens olarak vücudumuz havalar soğukken yağlarından kolay vaz geçmek istemiyor ve vermemek için her türlü oyunu oynuyor. Bu davranışı bir zamanlar türümüzün hayatta kalmasını sağlamış olabilir, ama benim canıma okudu.

Ağır spordan sonra vücut kaslarda tükettiği malzemeyi yağ depolarından sağlıyor. Spor ne kadar ağırsa bu işlem hareket sona erdikten sonra o kadar uzun sürüyor. Yağ depolarım yeterince dolu olduğu için hiç sorunum yok diye düşünüyordum ama yakınlarda başka bir yazıda şöyle bir bilgiye ulaştım. Söz konusu yağlar kullanılırken % 75’i ısıya dönüşüyor, sadece % 25’i amaca hizmet ediyor. Yani, koşudan saatlerce sonra bile cayır cayır yanıp, 5 derece sıcaklıkta tişörtle dolaşmak zorunda kalabiliyorsunuz. Yoksa ciddi bir şekilde sıkıntı gelebiliyor.

Hiç rüzgârın esmediği spor salonlarındaki koşularda da deli gibi terliyordum. Bunun da iyi bir şey olmadığına karar verip makinenin hızını 12 km’lerden 10,5 km’ye geri aldım.

Son bulgum ise tam bir bomba oldu. Sabahları içtiğim taze portakal suları gaz yapıp kalbime baskı yapıyormuş. İyice kalp hastası olduğuma inanırken, portakal ve greyfurdu hayatımdan çıkarınca 24 saat sonra bütün sıkıntılarım sona erdi (sanki).

Bir ara tamamen umudu kestiğim 2010 Antalya maratonuna yeniden asıldım. Yarışa iki hafta kala 30 km’yi güle oynaya bitirdim. Dağ maratonu projelerimi de yeniden raflardan indirmeye başlıyorum. Sanırım insanın kendini çok iyi tanımaya uğraşması gerekiyor. Bir de sürekli “en kötü yaşam biçimi, hareketsiz olandır” diye tekrarlaması gerekiyor.

Haldun Aydıngün

Not: Haldun Aydıngün, 7 Mart 2010 tarihinde Antalya’da gerçekleştirilen RUNTALYA maratonunu koşarak 4.42 dereceyle tamamlamıştır.