TARİHTE BUGÜN:

 

"Bazen bir kitabı okursunuz, bütün kelimeleri anlarsınız ama kitabın ne dediğini kaçırırsınız. Çünkü ne dediğini anlayabilmek için yaşamla ilgili deneyimleriniz yetersiz kalır. Çok felsefi bir şey diyormuşum gibi oldu ama başıma gelen aynen böyle bir şeydi. (...)" Haldun Aydıngün, Dolomitler'de "Via Ferrata"ları kullanarak gerçekleştirdikleri tırmanışı bizlerle paylaşıyor.

Dolomitler / foto: Haldun AydıngünDolomitler / foto: Haldun Aydıngün

Çelik tel kayanın ardında gözden kayboluyordu. Kendimi emniyetli bir yere almış Sarven’in telin ucundan bir anda çıkmasını bekliyordum. Aşağıdaki futbol sahası şimdiden uçaktan bakılıyormuş gibi görünüyordu. Arkama baktığımda ise dağın yüzeyi sanki sonsuza kadar yükseliyor gibiydi. Yani birkaç saat içinde top sahasına daha da dik açılarla bakacaktık. Yerimden kımıldamadan kendimi ortamın sükunetine bıraktım. Sarven kaya tırmanışında az deneyimliydi ama genel sporculuğuna güvendiğim için nedense telaşlanmak aklıma gelmiyordu. Sonunda dostum Amerikan aksiyon filmlerindeki abartılı yüz ifadelerini hatırlatır bir şekilde göründü. Karabinalarını açıp kaparken çıkardığı şıkırtıdan işlerin kötü gitmediğini düşünüyordum. Yanıma gelirken “İki kez düştüm, teli havada yakaladım” diyebildi. Tırmandığımız bölümdeki çelik teller 7-8 metre aralıklarla kayaya sabitlenmişlerdi. Düştüğünüz zaman çelik tele taktığınız karabin sizi alttaki çelik sikkeye kadar tutmuyor ve biraz biçimsiz bir düşüşte ciddi yaralanma riskleri oluyordu. Tepemizden sürekli geçen helikopterleri düşündüm. Umarım hepsi de paralı turistleri gezdiriyorlardır. Ama Avrupa’daki önemli dağcılık merkezlerinde çoğunlukla kurtarmalarda kullanıldıklarını biliyordum. Kısacası küçük bir ters hareket ile o helikopterlerden birine misafir olabilirdik.

Maceramız 2007 Aralık ayı sonunda dağcı dostum Cihan Çetinel’in beni arayıp “İtalya Dolomitlere gidip Via Ferrata çıkalım mı? Demesi ile başlamıştı. 2007 Temmuz’unda onunla Fransa’nın Ecrin kütlesinin en yüksek zirvesi olan Barre des Ecrins’e (4102 m) gitmiştik. Kalan günlerimizde de Briançon bölgesinde yeni açılmış, daha okside bile olmamış üç via ferrata rotasına girmiş, müthiş etkilenmiştik. “Bir gün mutlaka gene gelelim, bu bizi kesmedi” diye ayrılırken, o günün hemen bir sene sonra gelmesi gerektiğini pek aklıma getirmemiştim. Ne de olsa Alpler Avrupa’da ve de oralara tırmanmaya gitmek çok ciddi maddi ve manevi kaynakları seferber edilmesini gerektiriyor. Cihan telefonda konuşurken aklıma sulu zırtlak türkülerimizden

“Bas bas paraları Leyla’ya,
Bir daha mı gelecez Dünya’ya?”

dizesi geliyordu. Leyla konusunda türküye katılmamakla birlikte ikinci mısra ile tamamen aynı fikirdeydim.
Gitmeliydik… Gidecektik.

Via Ferrata İtalyanca “demirden yol” anlamına geliyor. Birinci Dünya savaşında Dolomitlerde İtalyan ve Avusturya orduları, çok kanlı bir çatışmaya girişmişler. Sonunda dümdüz dağ duvarlarından orduları sürekli hareket ettirmeleri gerekmiş ve Via Ferrataları sırf askeri amaçlı olarak hazırlamışlar. Çıktığımız rota o dönem ordunun hazırladıklarından biriydi. Gerçi bakımları yapılıyordu ama tellerin ve sikkelerin görüntüsü o kadar eskiydi ki her şeyi orijinal, 1914’ten kalmış sanabiliyordunuz. Fransa’da çok fazla rota çıkmamıştık ama bize verdikleri izlenim çelik tellerin, basamak ve tutamakların arabayı bıraktığımız otoparktan başlayarak kesintisiz zirveye kadar gittikleri şeklindeydi. Yani yüksekliği görünce bayılma huyunuz yoksa, formunuz da iyiyse her yere çıkabilirdiniz. Başka bir deyişle bizim bildiğimiz dağcılık gibi değildi, teknik kaya tırmanışı gibi de değildi. Çünkü bazen metrelerce hiçbir kaya parçasını tutmadan, basmadan, sadece metallerin üzerinden gitmiştik. Ama yorucuydu, çok zevkliydi, boşluğun gözünün içine bakmak çok keyifliydi ve de kendi başına hoş bir spordu. Cihan ile konuşmamızdan hemen sonra dağcılık kitapları yayınlayan Cicerone’dan bulabildiğim İngilizce dilinde yazılmış yegane rehber kitabı getirttim ve de hevesle okumaya başladım.

Bazen bir kitabı okursunuz, bütün kelimeleri anlarsınız ama kitabın ne dediğini kaçırırsınız. Çünkü ne dediğini anlayabilmek için yaşamla ilgili deneyimleriniz yetersiz kalır. Çok felsefi bir şey diyormuşum gibi oldu ama başıma gelen aynen böyle bir şeydi. Kitapta yanınıza kazma, krampon alın. Bazı rotalarda emniyet ipi kullanın gibi öneriler vardı. İpi aldım, kazma ile krampon’a “Hadi canım” dedim. Biz oraya buz tırmanmaya değil, sıfır riskte (biz öyle sanıyorduk), zorlu fiziksel aktiviteler yapmaya gidiyorduk.

Yola çıkmamıza günler kala Cihan Çetinel’e İtalyan konsolosluğundan küçük bir engel çıktı. Başvurduğu vizeyi verdiler ama bizimle dağa çıkmasına yetecek kadar uzun tutmadılar. Aynı günlerde bize göre genç sayılan dostlarımızdan Sarven Sıradağ “Ben de gelebilir miyim?” dedi.
Avrupa’da dağcılık yapacaksanız bir ana kamp yaratmak zorundasınız. Bu kamp ya bir otel olabilir. Bir haftalığına odayı tutar, bütün eşyalarınızı oraya yığarsınız ve de çıkışlara giderken sadece uygun olanları yanınızda götürürsünüz, ya da bizim gibi araba kiralarsınız. Sonra da kampinglerde kalıp kendi yemeğinizi yaparak hayatta kalırsınız. Her ikisini de yapmazsanız koca bir geziyi batırırsınız (Bir tane batırdığım için nasıl bir duygu olduğunu iyi biliyorum). Uçaktan inip kiralama şirketinin en ucuz aracını tutup Dolomitlerin en önemli merkezi sayılan Cortina’ya geldik. Kasabanın birkaç km kuzeyindeki Olimpia Kamp alanına çadırı kurduk. Daha öğlen olmamıştı. Tekrar kasaba merkezine dönüp öncelikle ikimize de Via Ferratalar için özel tasarlanmış bir emniyet düzeneği almamız gerekiyordu. Geçen sene kırk yıllık dağcı aklımla düşünüp “Aman canım, ne olacak? Bi o tele takıyorsun, bi bu tele takıyorsun” deyip kendim perlonlar ve karabinlerle bir şeyler yapmıştım, Via Ferrata’nın görevlisi “İntihar mı etmek istiyorsunuz?” deyip bizi rotaya sokmamıştı. Aslında işin mantığı tamamen farklıydı. Bizler dağda son derece esneyen dağ iplerine güveniyoruz. Her türlü düşüşte bu ipler şokun büyük bir bölümünü alıyorlar. Via Ferrata’da ise dağ iplerinin yerlerini sabit çelik teller var ve sistemin kendi esnemesi yok. Eğer siz de hiç esnemeyen perlonlarla kendinizi bu tellere bağlarsanız. İlk düşüşte ya beliniz kırılıyor, ya da emniyet kemeri, perlon ya da karabinden biri parçalanıp sizi boşluğa gönderiyor. Aldığımız ilginç düzeneğe bakarken elden geldiğince esneklik sağlanmış olduğunu görüyordum ama gene de hiç düşmesek daha iyi olacaktı.

Cortina D’Empezzo son derece şık bir dağ kasabası ama esas yaşadığı dönem kışın, kayak zamanı. Temmuz başında bile dükkanların bazıları açık, bazıları kapalıydı. Son derece şık mağazalar, güzel kafeler insanın buraya neden geldiği unutturacak cinstendi. Her türlü teknik ve mutfak alışverişimizi yaptıktan sonra kampımıza döndüğümüzde uzun yaz gününde kısa bir şeyler attıracak hala vaktimiz olduğunu fark ettik. Rehber kitabımıza yumulup yakınlarda bir rota bakarken Giovanni Barbara ve Lucio Dalaiti’yi fark ettik. Verdikleri zorluk derecesi “1-A” idi. Bu iki boyutlu zorluk derecesinde 1’den 5’e kadar sayılar Via Ferrata’nın zorluğunu A,B ve C harfleri de dağcılık bağlamında zorluğu gösteriyordu. Bölgeye en kolay rotadan gidecektik. Arabaya atlayıp on dakikada önerilen otoparka ulaştık, ardından da 45 dakika yürüyüp yeni aldığımız haritayı da iyice inceleyip rotanın girişini bulduk. Çok derin, neredeyse dibi görünmez, daracık vadilerde dereler akıyordu. Malzemeyi kuşanıp ilk çelik tele girdik. Sağı uçurum, güzel bir patika bizi bir dönemeçte gürleyerek akan bir şelaleye getirdi. Acaba yol nereden gidiyor derken, şelalenin arkasından geçen telleri fark ettim. Kitapta “biraz ıslanırsınız” diye yazıyordu. “Bedava duş” deseler daha doğru olacakmış. Şelaleyi büyük bir keyifle geçtik, ardından inen, tırmanan bir miktar daha çelik tellerden gittikten sonra başladığımız noktaya gelmiştik.

Akşam çadırda kitabı karıştırırken Sarven çok zevk aldığını ama biraz basit kaçtığını söyledi. Ona “2-B” bir rota bulmaya söz verip araştırmama hız verdim. Sonra nasıl olduysa kendi başıma “3-B”lik Michielli Strobel rotasında karar kıldım ve de “2” yerine “3”lük bir seçim yaptığımı Sarven’e söylemedim. Rota kampımızın tam karşısında, dümdüz yükseliyordu. “Aman canım nasıl olsa her yerlere teli döşemişler” diye düşündüğümden üzerinde durmadım. Yazının başında Sarven’in düşüp çelik telleri eliyle tuttuğu noktada onu beklememin en önemli nedeni tellerin orada kesiliyor olmasıydı. Hem onun cesaretinin kırılmamasını hem de boşluk hissi ile kötü olmamasını istiyordum. Bir şekilde teller olmadan daha kolay bir https://www.viagrasansordonnancefr.com/ patikada tırmanışa devam ettik. Buradaki boşluk hissine ve de zorluğa Aladağlar’dan alışıktım ama biz buraya “dağcılık” yapmaya değil Via ferrata çıkmaya gelmiştik. Çok dik bir yer geldi, telleri gene gördük, sonra gene kayboldular. Her etaptan sonra aşağıda kalan futbol sahasına bakıyordum, açısı biraz daha bozulmuş oluyordu. Sonunda uzun bir çelik merdivene geldik dayandık. Bayağı, bildiğiniz merdiven, epeyce uzun, 90 derecelik bir kayaya dayamışlar, basa basa çıkıyorsunuz… Bir de tıngırdamasa! Aslında Sarven de ben de hayatımızın en dik dağ duvarını çıkıyoruz, heyecanımız had safhada.

Sonunda çelik teller bittiğinde artık yeniden göreceğimiz her hangi bir yükseklik kalmamıştı. Düzgün bir patikadan Punta Fiames zirvesine ilk “Türk Çıkışı”nı yapmış olduk. Aslında tamamen şaka yapıyorum, ama ikimizin de aldığı keyif olabildiğince ciddi idi. Akşam kampa döndüğümüzde suları dağlardan gelen derede yıkanıp karşımızda dikilen yüzeye inanmaz gözlerle baktık durduk “Biz bunu mu çıktık?”(rota çizimi için bknz. http://www.aydingun.com/H/Doga%20Sporlari/Dolomit2008/rota.jpg)

Alplerde tırmanış yapacaksanız gün ağarmadan yola çıkmak gerekir, çünkü öğleden sonraları hava patlar. Ben bu kuralın Atlantik Okyanusunun her türlü marazi etkisine açık Alplerin batısı için geçerli sanırdım. Çarşamba gününe bir gün önceki zorlu tırmanışın rehaveti ile başladık. Rio Gere denen noktadan Son Forca dağ evine çıkan lifte bindiğimizde saat 11:00’e gelmişti. Oradan sonra bir lift daha alıp 3000 metredeki Lorenzi dağ evine çıkmamız gerekiyordu. Akşam iniş için son lift 16:30’da olduğu için her şeyleri koşar gibi yapmalıydık. 3000 metredeki dağ evine vardığımızda bizi üç bin metrelik bir dağ ortamı karşıladı. Öyle Fransa’da görüp sevdiğimiz munis oyun parkı tadındaki via ferratadan burada iz yoktu. Hava da simsiyah kararmıştı. Büyük bir ihmal örneği göstererek hava raporunu almadığımız aklıma geldi. Tırmanıcı giysili bir bayana sordum. O sabah meteorolojiyi almış. Birlikte simsiyah bulutlara bakarak, bana güven içinde havanın bugün yağmayacağını söyledi. “Umarım” deyip rotaya girdik. Uzaklardan ilk top atışları başladı. Sarven ile iki yüz metre kadar gitmiştik ki. Yağmur başladı. “Dönüyoruz” dedim. Dağ evinin yemek salonuna kendimizi attığımızda kıyamet kopuyordu. Bütün rotayı gören bir masaya kurulup biraz sonra rotanın üzerine düşen bir şimşek ve sayısız dolu tanesini biralarımızı içerken izledik. Tam teşekküllü bir elektrik fırtınasının içine girmiştik ve de böyle bir durumda olmak isteyeceğiniz en son yer dağı boydan boya geçen bir çelik tele bağlı olarak uçurumun kenarıydı. Geri dönmeye karar verdiğimizde liftlerin yıldırım tehlikesi yüzünden çalışmadığını fark ettik. Biraz daha bekleyip ilk etapı yürüyerek indik. Yolda Cihan Çetinel’i arayıp beş günlük hava raporuna bakmasını istedim. Biraz sonra kahkahalarla gülerek bu bölge için sürekli yağmur verdiğini müjdeledi.

Bütün gece yağdı. Sabah ilk ışıkla kalkıp bir başka rotaya ulaşmaya çalıştık. Ancak yağmurun etkisi ile daha tellere ulaşmadan kayalık patika o kadar kayıyordu ki, bir başka sefere havale edip Cortina bölgesinin yüksek dağ patikalarında günü bitirmeye karar verdik. Güzel bir gün oldu.

Cuma günü, tırmanışa ayıracağımız son gündü. 20 km kadar doğumuzdaki Misurina kasabasına gidip Auronzo Dağ Evine arabayı park edip Luca/Innerkofler rotasına girmek için yürümeye başladık. Luca ve Innerkofler dönemlerinin en iyi dağcıları bu dağda savaşan iki orduda karşı karşıya gelmişler. Rota her ikisine birden ithaf edilmiş. Bir süre yürüdükten sonra Dolomitlerin en bilindik dağlarının görüntüsü karşımıza dikildi Tre Cime di Lavaredo. Her açısından resimler çekerek altından geçtik ve 3 Cime Locatelli dağ evine vardık. Bunlara dağ evi demek biraz yanlış gibi duruyor her biri neredeyse lüks dağ otelleri gibi. Her yaştan her cinsten yürüyüşçü vardı. Biz ferratista’lar biraz azınlıkta kalıyorduk. Ama burada kendiliğinden oluşan kast sistemine göre de sefil yürüyüşçülerden yukarıda, çok az rastlanan gerçek duvar tırmanışçılarından ise aşağıdaydık. Buraya araba ile gelmek mümkün olmadığı için en aşağı kast üyeleri (dokunulmazlar = untouchables), yani göbeklerini de yanlarına alıp bira içmeye teşrif edenlerden eser yoktu. Biraz sonra Sarven ile güzel bir kavram kargaşası içinde tırmanışımıza başlamıştık. Şöyle açıklayayım; kimse sorsanız dağ tırmanışı deyince, yükseklikten, kayalardan, karlardan söz eder. Hiç kimsenin aklına tünel gelmez. Biz ise çelik tele bağlanmış, savaşta kazılmış dik bir tüneli tırmanıyorduk. Sonunda geniş bir platformda kendimizi bulduk. ABD Colorado’dan geldiklerini söyleyen çok sayıda bayan dağcının inmesini bekledikten sonra rotaya girdik. Bugün bize bir şeyler olmuştu, Sarven ile neredeyse koşuyorduk. Kayalık bir yerde tel bitti, neşemizden hiç kaybetmeden bir sonraki tele kadar tırmanmaya devam ettik. Sonunda dağların üzerindeki patikalardan, tellerden geçerek başladığımız yere kadar döndük. Tam havaya girmiştik ki gezi bitmişti. Esas şimdi ciddi bir yerleri çıkacak kıvama gelmiştik. Lüks dağ evinde duruma iki yerel bira ile çare aradık. Çaresi açıktı; gene gelmek zorundaydık.

SONUÇ

Dolomit dağlarını da Via Ferrata tırmanışlarını da yıllar önce duymuştum. Her ikisini de küçümsediğimi itiraf etmeliyim. Dolomitlerin ne kadar yaygın bir silsile olduğunu ve ne kadar iyi işlendiğini ancak görünce anladım. Via ferrata diye küçümsediğimiz tırmanış şekli ise sporculuk ve zorluk olarak bizim Aladağlar’da dağcılık diye yaptığımız pek çok işten daha zorlu idi. Bir başka özelliği de aslında hiçbir işe yaramayacak bir takım dağ yüzeylerini yüzlerce insanın göreceli bir emniyet ortamı içinde tırmandıkları nefis rotalara dönüştürmüşlerdi. Toplumsal sağlık ve gerçek kitle sporları adına oralardan öğreneceğimiz çok şeyler olduğuna inanıyorum.