TARİHTE BUGÜN:

 

İkisi de elli yaşın üstündeler. İşerini güçlerini bırakıyorlar, yaşadıkları şehirden bin beş yüz kilometre uzağa, Çek Cumhuriyeti'nin başkentine uçuyorlar. Ne maksatla? 15. Geleneksel Prag maratonunu koşacaklar. 'Yol yorgunuyuz, ertesi gün 42 kilometre koşacağız' demiyorlar ve Prag, Strasnice'de yer alan Gutovka parkındaki yapay tırmanış duvarının dibinde alıyorlar soluğu. Haldun Aydıngün, dış mekana inşa edilmiş bu ilginç tırmanış duvarında tattıklarını ve edindiği izlenimleri tirmanis.org okurlarıyla paylaşıyor.



Son iki yazdır kemerime takıp, Dolomitlerin Via Ferrata’larında kullandığım özel emniyet sisteminin iki karabini gene çelik telde kayıyordu. Açıkçası bu sesi özlemiştim. Bir tanesi telin bağlantılarından birine takılınca biraz dengem bozulur gibi oldu ama çelik tele rahatça tutunup karabini açıp bir sonraki hamleye geçirdim. Dostum Burak Özdoğan da ilk kez kullandığı benzer malzemelerin mantığına alışmak için azıcık zorlansa da spor tırmanıştan gelen çok iyi deneyimi ile arkamdan sorunsuz geliyordu.

Bu malzemeleri 2010 senesinde kullanmayı hiç düşünmemiştim. Açıkçası bu koşullarda kullanabileceğimi de hiç hayal edemezdim. Çünkü hiç beklenmedik bir yerde, yapay bir Via Ferrata rotasındaydık. VF’nin kendisi zaten yeterince yapayken daha yapayı nasıl olabilir diye düşünenlere hemen söyleyeyim; oluyormuş.

7 Mayıs öğle saatlerinde Prag havaalanına sevgili partnerim Cihan Çetinel ile inmiş, soluğu da artık bu kente yerleşmiş olan Burak Özdoğan’ın evinde almıştık. Geliş amacımızın % 95’i 9 Mayıs Pazar günü yapılacak olan maratona katılmak, kalan % 5’i de Prag’ın en ilginç tırmanış duvarlarından birisi olan Gutovka’yı görmekti (www.gutovka.cz). Ctsi günü güneşli bir havada aslında büyük bir aktivite parkı olan Gutovka’ya geldik. Tırmanış duvarı parkın hemen hemen tam ortasında kalıyordu. İçinde ayrıca çocuklara dönük eğitim ve oyun sahaları, kay kay alanı, farklı spor sahaları ve güzel de bir restoran da bulunuyordu. Açıkçası bizim tip insanların çoluğu çocuğu ile gelip çok güzel vakit geçirebilecekleri ideal bir yere benziyordu.

Almanya’da yaptığım duvar tırmanışlarıyla karşılaştırdığımda Gutovka’daki duvarın çok daha gelişmiş olduğunu görüyorduk. En önemli özelliği gerçek kayaya çok benzeyen ve sürtünme kat sayısı çok yüksek bir betondan, çok hareketli bir geometri ile oluşturulmuş olmasıydı. Ayağımı nereye bassam tutuyordu. Büyük bir teneke levhayı eze, büke yapılmış izlenimi veriyordu. Betonun kalınlığı fazla olmadığı için de bir yüzünde 75 derecelik eğim elde ettiğinizde, tam arkasında 105 derecelik, güzel bir negatif sahibi oluyordunuz. Duvarın bir yanı görece kolay rotalara, arkası da daha baba rotalara ayrılmıştı. Ama önce Burak’ın uzun zaman önce anlatıp hayrete düşmeme neden olan özelliğini kullanmaya karar verdik ve birlikte üzerindeki Via Ferrata’ya girdik. Hangi yaratıcı akla hizmetse duvar sırasının en üstünden VF geçirmişlerdi. Ertesi gün koşacağım 42 km’yi hiç aklımdan çıkarmadan, biraz tırsarak, duvarın bir ucundan VF’ya girdim. İlk üç metresi biraz sert geldi. Hemen Dolomitler’de yaptığımı yapıp çelik tele asıldım. Arkamdan bir yerlerden “Hop! Hoca, olmadı ama!” nidası gelmeyecekti. Büyük ihtimalle orada bulunup da kendi tırmanışlarına ve diğer eğlencelerine odaklanmış diğer insanların hiç umurunda değildim. Hızla yükselip duvarın en üst noktasına varıverdim. Yaptığım işten son derece keyif alıyordum. Yeteneğimin, gücümün tamamen içinde, risk düzeyi çok düşük, keyif düzeyi ise çok yüksek, nefis bir aktivitenin içindeydim. Duvar bloğunun üzerinde ilerlerken hemen altımdan bir çocuk sesi geldi. Küçük bir çocuk, 8 – 9 yaşlarında olmalıydı, benim yatay rotamla kesişecek bir şekilde tırmanıyordu. Hızlanıp onun istasyonunu geçtim. İlerde yaprak şeklinde yükselen bir bölüm herhalde tüm rotanın en zor noktası olmalıydı. Orayı da pehlivan metotları ile aştıktan sonra yavaşça alçalarak bloğun diğer tarafında yere indim.

Çok zevkliydi.

Burak da yanıma gelince, Cihan’ı da alıp kayaların içinde en hoşumuza gidecek yeri aramaya başladık. Hemen yanı başında göbekli sayılabilecek 40 yaş adamlarının ve muhtemelen de çocuklarının birlikte tırmandıkları bir yerde “IV” işaretini gördüm. Burada kolay rotalarda sadece boltlar var, ekspresleri insanlar kendileri getiriyorlar. Burak emniyetimi aldı, rotayı çıkıverdim. Arkamdan Cihan tırmandı. Sonra aynı ip üzerinden seçme tutamaklarla “V” denemek istedim ve sadece gülkurusu renkli tutamak ve basamakları kullanarak ama arada sırada yapay kayanın kendisine basarak, biraz da zorlanarak, çıktım. Dolayısıyla biraz daha fazla keyif aldım.

Yeteneklerim içinde kalan bir kayada tırmanırken, ipi hareket ettirmek, hareketlerimi koordine etmek, ekspresleri takmak, kayada yükseldiğim hissini tatmak, bir sonraki hamleyi düşünmek, bütün bunlar insanı müthiş dinlendiriyor. Hayatımızın hemen her anında binlerce farklı “data” ile bombardıman ediliyoruz. Aklımız hep bin parçaya bölünmüş olarak yaşıyoruz. Örneğin bir arkadaşımızla sohbet ederken arkada müzik çalıyor, “Hımm! Beatles’in Yesterday adlı parçası – çok severim”, oturduğunuz kafenin önünden güzel bir kız geçiyor “Bu sene etekler de amma kısalmış!”, arkadaşınızın anlattığı konuyu ana bilgisayar gibi zaman aralıkları ile dinleyip, kafanızda bir yandan birleştirirken bir yandan da vereceğiniz cevabı hazırlıyorsunuz, susadığınızı fark ediyorsunuz “Şimdi Efes istesem çok mu olur? – yahu, meret de çok kilo yapıyor”. Bir an gündüz müşterinizin istediği teklifi vermediğinizi hatırlıyorsunuz…. Eğer tam böyle değilse bile buna benzer şeyleri sürekli yaşıyoruz.

Oysa kayanın ortasında tırmanırken bütün dünya susuyor, kafamın içi bile sessizleşiyor. Hayatın hiçbir anında olmadığı kadar “teke” indirgenmiş oluyorum. Kaslarımın, parmaklarımın, ayaklarımın farkına varıyorum. Kısacık bir süre için başka bir insan, belki de günlük yaşamda hiç alışmadığım gerçek kendim oluyorum. Tarif edemeyeceğim kadar ileri düzeyde bir keyif ve deneyim. İşte bunun için tırmanmayı çok seviyorum.

İpimizi toplayıp kayanın başka bir yerine gittik ve tırmanmakta olan iki kişinin yanına konuşlandık. Nedense illa da o rotayı çıkmak istiyordum. 20’lerinin son yıllarında, bir kızla, bir erkek tırmanıyorlardı. Her ikisinin de fiziği son derece düzgündü. Adam biraz bağıra çağıra son klibini yaptıktan sonra apar topar aşağı iniverdi. Normalde kendi taktıkları ekspresleri toplamaları gerekiyordu. Emniyeti alan kız tam adamı fırçalarken “Yenge, merak etme, biz hepsini toplarız” nidası ile araya girdik. Hemen ardından da kendimi en aşağıda duran ekspreslerine ipi takarken buldum. Tırmandığım bacaya benzer bir oluşumdu. Ve de bu kadar sürtünmesi yüksek bir yüzeyde bacaları çok rahat tırmanıyordum. Bir anda kendimi yukarıda buluverdim. Ekspresleri toplayıp aşağıya indiğimde genç adam “bizimkiler yedi taneydi” deyip duruyordu. Alıp kaçacağımı mı sanmışlardı acaba. Verince çok mutlu oldular. Tam tırmanmanın tadını almaya başlamıştım ki içimde, kalbime uzak bir yerlerden, “Hişt! Olm, yarın koşun var, bu kadarı yeter, yorma kendini” diye bir talimat geldi. “Yahu! Burada şimdi güneş batırılmaz mıydı? Kollarım davul olana kadar, ipte patlaya patlaya, sürünene kadar kalınmaz mıydı? Benden sonra aynı rotayı Cihan da bir solukta çıkıverdi. Sonra Burak’a baktı. Genç adam amcalarının yağladığı hattı değil, arka tarafta, gölgede kalan bir şeyleri kotarmak istiyordu (Haliyle). İpimizi toplayıp Ay'ın Karanlık Yüzüne (öhö! Pardon! duvarın arkasına geçtik)

Cihan emniyet aldı, Burak üç tane harika rotayı, dinamik hamlelerle, tırmanıverdi. Seyretmesi çok güzeldi.

Hiçbir yerimizi ağrıtacak kadar tırmanmamış ama gene de yaptığımızdan büyük zevk almış olarak duvarın hemen yanındaki kafeteryaya yerleştik. Çek Cumhuriyeti biraları ile ünlüdür. Üç tanesini elimize alıp duvarda tırmanan küçük çocukları, iddialı bir rotaya giren güzel bir kızı, atletik yapılarıyla insanı etkileyen gençleri keyifle seyrederek biralarımız yudumladık. Sırf matrak olsun diye “Acaba burada bir hafta tırmanış yapmak için sponsor bulabilir miyiz?” diye düşündüm.

Yurt dışında yaptığım tüm kaya tırmanışlarında büyük zevk aldım. Bunu 1985’te İngiltere’de tırmandığım ilk kayalarımdan bu yana söylüyorum. Çünkü her birinde tam benim limitlerimde tırmanabileceğim bir sürü rota vardı ve emniyetimi tutan dostlarım dışında kimse benle ilgilenmiyordu. Sadece kendim için ve kendimle baş başa kalarak tırmanabiliyordum.

Birilerinin “yeterince özveri göstersen buradaki kayalarda da çok zevk alarak tırmanabilirsin” diyebileceğini duyar gibiyim. Gerçekten de yeterince yaşam kaynağı ayrıldığında insanın neler yapabildiğini son bir buçuk senede sıfırdan 4 maraton koşacak hale gelerek kendi kendime ispatladım. Ama Avrupa duvarlarının kültürünün en büyük özelliği kaya tırmanışlarını bir er meydanı olarak görmemeleri ve toplumsal yaşamda sağlıklı ve zevkli bir uğraş gibi algılamaları. Herkese ama herkese uygun rotayı bir arada bulundurmaları.

Acaba çok yaşlanmadan bunlardan bir ikisi bizim buralara da gelecek mi?

Haldun Aydıngün

Gutovka Tırmanış Duvarından Fotoğraflar