TARİHTE BUGÜN:

 

DEV YÜREKLİ DEV ADAM / MEHMET TAŞYALAK

Yazan: Ömer Burhan Tüzel

Mehmet Ağa aramızdan ayrıldı. Haberini birkaç gün önce Facebook’tan okudum. Aladağlar’da bir devir kapandı. Ancak Mehmet Ağa Aladağlar’la birlikte sonsuzlaştı da. “Ebediyete intikal etti” Mehmet Ağa. Onu yakından tanıyanlar için zaten Aladağlar’la bütünleşmiş, dağlarıyla ebedileşmişti. Aladağlar’a giden tek bir dağcı kaldığı müddetçe Mehmet Ağa olacak. Aladağların tarihçesi, Aladağlar’da dağcılığın tarihçesi Mehmet Ağasız yazılamaz. Aladağların ismi nerede, nasıl geçiyorsa, Mehmet Ağa’nın ismi de bir şekilde anılacak.

Çukurbağ Köyü demek Mehmet Ağa demek. Çamardı otobüsü şoförü vitesi boşa atar ve araç asfalt yoldan aşağıya salınır. Yolun ilerisinde solda, Niğde-Çamardı karayolunu Çukurbağ köyüne bağlayan Ecemiş Çayı'nın üzerinden geçen köprü görünür. Köprünün hemen yanı başında kerpiç bir evin damında kocaman bir tabela: “We help the tourist climber...”. Daha otobüsten sırt çantalarımızı indirirken evin sahibi yanımızda belirir. Recep’le beni gördüğü anda yüzü kararır ve selam etmeden dönüp evine doğru hızlı adımlarla uzaklaşır. Hemen bilir, Mehmet Ağa’nın misafirleri gelmiştir. Ona iş yoktur. Mehmet Ağa yol kenarında tabelaya ihtiyaç duymaz. Dağcıların peşinden para için koşmaz. “Allah verir” der Mehmet Ağa. Dağcılar Mehmet Ağa’ya koşar.

Köprünün karşı kıyısında toprak yol başlar. Akşamüstü güneşinin yumuşak ışınları, yolun sağa doğru kıvrılıp yemyeşil meyve bahçelerinin arasında kaybolduğu noktanın ilerisinde, küçük bir tepecik üstünde kurulu Çukurbağ köyünün kerpiç evlerinin damlarını yalamaktadır. Onun da ötesinde ufukta Aladağlar’ın batı yüzü alev almıştır. O damlardan bir tanesi Mehmet Ağa’nın evine aittir. Toprak yoldan, meyve bahçelerinin arasından, arkamızda ağır sırt çantalarımız, elimizde naylon bir poşet, içerisinde Niğde’den satın aldığımız hediye bir kutu baklava, ağır adımlarla Mehmet Ağa’ya doğru yol alırız. Köyün ilk evlerine yaklaşırken köpeklerin havlamaları, uzaktan gelen insan sesleri, bir dananın acıklı “möölemesi”, yolun üzerindeki dana pisliklerinin üstüne konup kalkan sinekler, tezek kokusu bizi karşılar. Bu Mehmet Ağa’nın dünyasıdır. Yolun solunda, su almak için çeşmenin başında bekleyen kadınların, genç kızların şaşkın bakışları, küçük kız çocuklarının arsız gülüşleri arasından, “selamın aleyküm ana, selamın aleyküm bacım” diyerek geçeriz. Artık Mehmet Ağa’nın evine kısa bir yokuş kalmıştır. Burayı çıkıp sağa kıvrılınca Mehmet Ağa’nın evinin minicik penceresi görünür. Önden koşan çocuklar Mehmet Ağa’ya gelişimizi haber etmişlerdir. Alçak kapıdan kasketli başını eğerek, kepçe kulaklı dev gibi bir adam çıkar. Güneşe karşı gözlerini kısmış kimin geldiğine şöyle bir bakar. Ve senelerin dağ güneşinin kararttığı, dağ rüzgârlarının derin çizgilerle yarmış olduğu yüzünde ışıl ışıl bir gülümseme belirir. Mehmet Ağa’nın gözlerinin içi gülüyordur. Son adımlarımız hızlanır. Daha sırt çantamızı indirmeden Mehmet Ağa’nın o kürek bellemekten, eşeğe yük çatmaktan tahta gibi nasırlaşmış kocaman elleri elimizi kavrar. Diken gibi sertleşmiş üç günlük sakalı yanaklarımızı dağlar. “Hoş geldiniz, hadi bakim indirin o çantaları, indirin, sırtınız terlemiştir” derken, bir yandan da ağır dağ çantalarımızı arkamızdan sanki kuşlar gibi hafifmişçesine tek elle kaldırır kapının önüne yere koyar.

Mehmet Ağa’nın evinin kapısının önünde, altı ahır olan düz bir sahanlık vardır. Burada, kocaman bir ceviz ağcının gölgesi altında, yerde mor kırmızı, koyu mavi bir Yahyalı halısı serilmiştir. Yanında bir de tahta iskemle. Mehmet Ağa yazın bile üzerinde koyu yünlü gri pantolonu, üzerinde pamuklu kareli gömleği ve yine koyu gri renkli yeleği, ayağında kara lastikleri, başında kasketi yanı başımızda iskemlede oturur. Recep ve ben halının üzerinde sere serpe serilmişiz. Mehmet Ağa’nın oğlu Saadettin ise babasının yanında saygılı, ayaklarını altına toplamış halının bir ucunda çömelir. Kalaylı bir bakraç içerisinde parlayan bembeyaz tuzlu ayran, melamin tabağın içerisinde yeşil erikler, kirazlar, sabahın erken saatlerinde Ankara’da başlayan yolun yorgunluğunu silip götürür. Mehmet Ağa’yla akşamın geç saatlerine kadar devam edecek bir sohbet başlar.

Mehmet Ağa ile sohbetin sonu yoktur. Mehmet Ağa Aladağların canlı tarihçesidir. Her seferinde Çukurbağ köyüne gelişimizde Mehmet Ağa ile muhabbetimizde, son 50 yıl içerisinde dağların doğasındaki değişimlerden konuşuruz. Dağların civarındaki köylerden, buraların insanlarından, sürdürdükleri yaşamdan, giriştikleri ticari ilişkilerden, yaylalardaki hayattan konuşuruz. Köydeki kooperatifçilik girişimlerinden, halıcılıktan konuşuruz. Mehmet Ağa çocukluğunu anlatır, avcılığını anlatır. Latif Osman Çıkıgil’den, Bozkurt Ergör’den, Federasyon içerisindeki çekişmelerden konuşuruz. Federasyon kamplarından konuşuruz. Sağcılık solculuktan, Türkiye’nin siyasi düzeninden konuşuruz. Aladağlar’a gelen yabancı dağcılardan, çıkışlarından konuşuruz. Dağlarda ölümden konuşuruz. Her konuda Mehmet Ağa’nın özgün görüşleri, kendine has bakış açısı vardır. Bu yalın, berrak ve bilge bir bakış açısıdır; yılların keskin gözlemiyle yoğrulmuş, Avrupa’nın, Türkiye’nin şehirli dağcılarının söylemleriyle, davranış kalıplarıyla, anlattıklarıyla evrilmiş ve dağların içerisinde geçen yarım asırdan fazla bir ömrün süzgecinden süzülerek birikmiş zengin bir tortudur.

Sabahın serinliğinde Mehmet Ağa sırt çantalarımızı eşeğe “çatar”. Bu arada bir ETİ bisküvi paketi yere düşüp patlar ve bisküviler yere saçılır. Hemen eşek büyük bir keyifle yerdeki bisküvileri hatır hutur yemeye başlar. Biz şehir çocuklarının “aaa eşeğe bak bisküvi yiyor” bağrışı çağırışı arasında Mehmet Ağa’nın dudaklarında bir gülümseme belirir. “Ömer Bey, eşeğ eşeğdir emme zevkleri de eşeğcenedir” diyerek elindeki sopayı hayvanın kalçasında şaklatmasıyla yola koyuluruz. Emli Vadisine uzanan düzlük sanki sonsuzdur. Arka planda, sabahın puslu mavisinde, gökyüzüne asılı Alaca’nın külahı, Kaldı’nın zirvesi yolculuğumuza eşlik eder. Koyu kıl heybeleri özenle dengede yüklenmiş bir eşek, ayağına çakılı nalları taşlı yolda şakırdayarak “çata-çuta” yol alır. Yanında rahat uzun adımlarla eşeğin hızına ayak uyduran, iki eli arkasında kavuşmuş, vücudu ve kasketli başı hafif öne doğru eğilmiş, sanki sabah rüzgârına karşı yürüyen dev bir adam-Mehmet Ağa.

Neden Mehmet Ağa? Neden Mehmet Emmi değil? Mehmet Amca değil? Mehmet Efendi değil? Mehmet Dayı değil? O her zaman bizim “Mehmet Ağa"mız, zira Ağalığın en güzel hasletlerinin hepsi onun kişiliğinde toplanmış. Bizim saygın, sözünün eri, yardımsever, cömert ve mert, bilge, asil ruhlu Mehmet Ağamız. Bir gün dağlarda başımıza bir şeyler geldiğinde yanımızda ilk göreceğimiz, bizim canlı ya da cansız bedenimizi köye indirecek Mehmet Ağamız. Recep’in Sarı Mehmetler Yurdu'ndaki mezarını hazırlayan Mehmet Ağamız. Recep’i defnettikten sonra yanına varamaz olduğum Mehmet Ağam.

Mehmet Ağa, asıl adıyla Mehmet Taşyalak, kendi ifadesine göre 1341 yılında dünyaya gelmiş. Bu, miladi takvime göre 1922-1923 yılına tekabül ediyor. Çamardı İlçesi Çukurbağ Köyü’nün köylüsü. Geçimini ziraat ve hayvancılıktan kazanmış. Okuma yazmayı kendisi öğrenmiş. Evlenmiş, bir oğlu beş kızı olmuş. Gençlik yıllarında avcılığa merak sarmış, Aladağlar’ı keçi avı sayesinde karış karış öğrenmiş, bu nedenle ona “Avcı Mehmet” lakabını takmışlar. 1965 yılında Latif Osman Çıkıgil’in Federasyon Başkanlığı döneminde Aladağlar’da açılan yaz kampında dağcılıkla ve dağcılarla tanışmış. Bu tanışıklık ölene değin değişik dağcı nesilleriyle sürmüş. Aladağlar’dan kimler gelmiş, kimler geçmiş. Bir tek Mehmet Ağa bir lahit gibi sabit kalmış. Mehmet Ağa 26 Haziran 2014 tarihinde 88-89 yaşında hayata gözlerini yumdu. Fakat bir hayat hikâyesi bunlardan mı ibaret?

Mehmet Ağa, seni birkaç satırda, birkaç sayfada nasıl anlatayım? Yaşadığımız tüm o anları kâğıda dökmeden senin anına nasıl layık olayım? Bir yaşam nasıl kayda geçirilir bilmem ki? Mehmet Ağa, seni sayısız kaleydoskop fotoğraf kareleri, renkli enstantaneler şeklinde hatırlıyorum.

Bir kış akşamı, elektrik henüz Çukurbağ köyüne ulaşmamış. Mehmet Ağa’nın misafir odasına açılan tahta kapının mandalına başparmağınızla basarsınız, kilidin dili bir şıngırtıyla kalkar ve kapı hafif bir gıcırtıyla içeriye doğru açılır. Alçak kapıdan başınızı eğip içeri girersiniz. Yerde rengârenk Yahyalı halıları serili. Kapının tam karşısındaki duvarda, oturma yüzeyi halı ile örtülü; yüzü halı kaplı, içi hasır ile beslenmiş minder arkalıkların boydan boya uzandığı divan. Divanın önü yere kadar inen pilili mor çiçek desenli bir kumaşla örtülü. Beyaza boyalı kerpiç duvarlar. Sağ duvarda rengârenk bir perdeyle örtülü yüklük. Arkasında rulo edilmiş ve o akşam üzerinde uyuyacağımız tertemiz pamuklu yataklarımız. Sol duvarda, minicik bir pencere. Pencere keza rengârenk kumaş bir perdeyle örtülü. Küçük transistörlü radyo kapıdan girer girmez hemen solundaki duvarda deri kılıfı içerisinde bir çiviye asılı. Onun yanında bir duvar rafı. Üzerinde yarı kırık bir ayna ve misafirler için bir şişe kolonya. Pencerenin hemen sol yanı başında sacdan odun sobası. İçinde kütükler horuldayarak yanıyor. Yerde bir piknik tüpünün keskin sarı ışıkları küçük odayı loş ışığıyla aydınlatıyor. Odun sobasının sağında ve solunda içi pamuklu, renkli kumaş kaplı yer minderleri ve yine duvara yaslı halı kaplı, içi samanla beslenmiş arka yastıkları. Yerde büyük bakır sini. Üzerinde melamin altlıklı cam çay bardakları, küçük teneke çay kaşıkları, plastik şekerlik. Üzerinde çaydanlığın kaynadığı ikinci bir piknik tüpünün “fosurtusu”. Mehmet Ağa, evin “Ağa"sı. Ayaklarında elle örülü kalın yün çorapları, bacaklarını altına toplamış, odanın ortasında, halının üzerinde rahatça oturmuş çay suyunun kaynamasını bekliyor. Biz şehirli misafirleri, biraz da çocukları gibi karşısında, yer minderlerinin üstünde, ayaklarımızı saygısızca uzatmadan nasıl rahat bir pozisyonda oturacağımızı keşfetmeye çalışıyoruz. O akşamüstü Adana’dan bir grup avcı Keçi avına gelmiş. Avcılar olunca, sohbet de tabiatıyla avcılık üzerine. 12 Eylül darbesinin üzerinden fazla zaman geçmemiş henüz. Yivli tüfekler yasak. Mehmet Ağa yivli tüfeğini götürüp dağda bir yere gömmüş, saklamış. Avcıların elinde fişekli av tüfekleri var. Avcılardan bir tanesi son gittiği Keçi avından bahsediyor. Yivli tüfek olmadığından keçiyi vurabilmek için hayvana nasıl yaklaşmak zorunda kaldığını, nihayet onca uğraştan sonra keçiyi nasıl avladığını abartılı ifadelerle anlatıyor. Mehmet Ağa bıyık altından bir gülümsemeyle dinliyor ve Avcı hikâyesini bitirdikten sonra soruyor, keçiye ne mesafede yaklaştığını. Avcı hikâyesinin bu bölümünü tekrarlıyor. Mehmet Ağa, “beyim o keçiye o mesafe yaklaştıktan sonra tüfeğe ne ihtiyaç var ki?” diyor. Hikâyeyi anlatan avcı boş gözlerle bakıyor. Ve Mehmet Ağa, “ben o keçiye o kadar yaklaşabildikten sonra gözünge tükürür öldürürüm onu” demesiyle köy odası kahkahalara boğuluyor.

Bir başka sene, bir başka faaliyet, sanki bir başka ömür. Mehmet Ağa anlatıyor. 1960’lı yılların sonu. Sarı Mehmetler Yurdu’nda bir Federasyon kampı. Akşam saatlerinde, hava karardıktan sonra Federasyon Başkanı Latif Osman Çıkıgil Mehmet Ağa’yı çağırıyor. “Mehmet Ağa gel seninle çadırın içerisinde önemli bir işimiz var” diyor. Mehmet Ağa, Latif Bey’le birlikte çadırın içine giriyor. Latif Bey çadırın fermuarını kapatıyor ve “şimdi ikimiz uyku tulumunun altına gireceğiz” diyor. Mehmet Ağa iyice işkilleniyor. “Ömer Bey, ne bileyim, şehirlerde acayip şeyler olduğunu duyarız hep” diyerek bir gülümsemeyle anlatıyor. Sonra Latif Bey, içerisinde filmi sıkışan fotoğraf makinesini çıkarıp bunu uyku tulumunun altında karanlıkta açarak içinden sıkışan filmi çıkaracaklarını söyleyince, Mehmet Ağamız derin bir nefes çekiyor.

Mehmet Ağa’nın Aladağları avucunun içi gibi karış karış bilmesi meğer sadece avcılığına bağlı değil. Mehmet Ağa, bir gün sohbetlerimizden birisi sırasında, gençlik yıllarında köylüler arasında dolaşan bir efsane olduğundan söz ediyor. Bu efsaneye göre Aladağlar’da 6 şelalenin döküldüğü yerde 10 ton altın gömülü. Mehmet Ağamız gençliğinde dağ taş, seneler boyu, Aladağları karış karış dolaşıp bu şelaleleri arıyor. Bu hikâyeyi yıllar sonra bize anlatırken bıyık altından o gülüşüyle gözleri parıldıyor Mehmet Ağa’nın. “Ömer Bey, o zaman hiç düşünmedim ki, on ton altını kim, nasıl çıkaracak dağların tepesine” diyerek kendi saflığıyla, köy kurnazlığıyla ne güzel alay etmesini biliyor Mehmet Ağa.

Demirkazık’ın kuzey duvarının Avusturyalı dağcılar tarafından ilk çıkışını seyretmiş olan yine Mehmet Ağadır. Duvarın altından Avusturyalı dağcıların traverste birbirileriyle bağrışmalarını, sikke seslerini anlatır Mehmet Ağa. Büyülenmiş gibi dinleriz Mehmet Ağa’yı.

Mehmet Ağa takvime bakmaz Aladağlara kış geldi mi diye. “Gün batımı, yıldız doğumu, teke katımı” Aladağlara kışın geldiğinin habercisidir Mehmet Ağa için. Mehmet Ağa güneşli bir kış sabahı biz dağcıları, arkamızda, içerisinde üç-dört günlük erzak ve dağcılık malzemesi evinden uğurlar. Arkamızdan “öğleden sonra görüşürük” diyerekten seslenir. Kararlıyızdır Kızılkaya’yı kışın tırmanmaya. Nereden çıktı bu öğleden sonra dönmek? Ve öğleden sonra kuyruğumuz bacaklarımızın arasına kısılı, sırılsıklam, çamura bulanmış itler gibi başımız önümüze eğik, hayatımızın en şiddetli fırtınasını yedikten sonra Mehmet Ağa’nın evinin güvenli dört duvarı arasına sığınırız. Mehmet Ağa altın dişlerinden gülücükler saçarak bizi kapıda karşılar. Mehmet Ağa dağlarının fırtınasını bir kurt gibi havasından koklar. O kış nasıl olur da Mehmet Ağa hepimizi kapı dışarı etmez Allah bilir. Beş gün boyunca Mehmet Ağa’nın misafir odasına yerleşiriz. Gelsin çaylar gitsin yemekler. Dağ ipimiz Mehmet Ağa’nın misafir odasının çatısını taşıyan tomruklardan, odanın bir ucundan diğer ucuna boylu boyunca örümcek ağı gibi gerilir. Islak ve çamurlu giysilerimiz buraya asılır. Odunlar sobanın içinde çatırdar. Kafamızın üstünde tüterek sallanan dağ giysilerimiz buram buram kokar. Mehmet Ağa dağcılarına böylesine sevecen ve sabırla katlanır. Neden mi katlanır? Çünkü Mehmet Ağa dağ sevgisini bilir. Mehmet Ağa hayalinde, onu ziyaret eden her dağcıyla birlikte Aladağlar’ında gezinir, havasını taşını koklar, acı kar suyunu yudumlar, keçilerine selam eder. Selam ola sana dev yürekli dev adam. Nurlar içerisinde yat.

Editör Notu: Lojistik sıkıntılardan dolayı Ömer Tüzel arşivindeki fotoğraflarına erişemedi. Biz de Haldun Aydıngün, Emre Altoparlak ve David Smeaton'ın arşivlerinden derlediğimiz, hem Mehmet Ağa'yı hem de çevresini farklı farklı dönemlerde gösteren karelere yer verdik. Arşivlerini açtıkları için hepsine teşekkür ederiz.