TARİHTE BUGÜN:

 

İsviçre, Lepontine Alplerinde (Kuzey Batı Alpler) Küçük Bir Tırmanış

Alpler dağcılığa ucundan kıyısından bulaşmış herkesin ilgisini çeker, belli bir süre sonra birçoğumuzun hayallerini süslemeye başlar. Neden diye düşününce, kolay, zor, teknik, klasik herkes için ayrı çekicilikte birçok dağ ve rota vardır ve yanı başımızdadır. Ama Alpler için, ülkemizden gidip tırmanışlar yapmış kişilerin yazdıklarını okuyunca, çok pahalı olduğu ve birçok ilgi çekici dağın çok kalabalık ve rotasında insan sıraları olduğunu duyunca planlarımı başka bölgelere kaydırmıştım. Alplere göre daha uzak yerler olmasına ve daha uzun zaman gerektirmesine rağmen sanırım daha düşük bir bütçe ile ve o zaman üyesi olduğum Zirve Dağcılık kulübünün sağladığı imkânlarla Elbruz (5.642m) ve Lenin (7.134m) tırmanışlarını yapmıştım.

Sonra hayatımda dağcılık adına yeni bir dönem başladı ve ben daha çok dağlara gidebilmek isteği ve heyecanı ile bu işi profesyonel olarak yapmak için bir adım attım. Artık sadece işten izin alabildiğim sürelerde değil işim için dağlarda olacak, hayatımı da dağlarda kazanacaktım. 2008 Martından beri de Türkiye’nin dağlarına gelen yabancı gruplar için rehberlik yapmak üzere bir doğa sporları seyahat acentesi ile çalışıyorum.

Bu süreçte tur kayağı öğrendim. Aladağlar, Ağrı, Süphan, Erciyes veya Hasan gibi bildik zirvelerin yanında Alpler kadar ünlü olmasa da çok güzel olan ve ülkemizde çoğumuzun hiç gitmediği Erzurum’da Palandöken, Erzincan’da Munzurlar ve Keşiş Dağları, Van gölünün etrafındaki muhteşem güzel dağlar gibi sıradağları da tanıma şansım oldu. Bu dağlara Alplerin eteklerinde büyüyüp çocukluklarından beri dağlara giden, tahta kayakları ile büyüyen insanlarla görme şansım oldu.

Zamanla Alplere gitmek için içimde bazı istekler belirse de bu hiçbir zaman ciddi bir plana dönüşecek boyutta değildi. Ta ki geçen yaz Aladağlarda trekking(doğa yürüyüşü) turu yaptığım gruptan bir çift bana “ İsmet, bizim evimiz Alplerin eteğinde, gelmek istersen seni yakın bir dağa götürmekten mutluluk duyarız” diyene kadar. Bu cümleyi aslında sadece kibar bir davet olarak görmüş ve teşekkür etmiştim

Grubum Demavend Travel firmasının Aladağlarda bir trekking grubu idi ve İsviçre’nin İtalyanca konuşulan bölgesinden gelen bir gruptu. Yani beni davet ettikleri bölge İsviçre’nin güneyinde İtalya-İsviçre sınırında Ticino bölgesi idi.

Turlarım bitip de 2-3 ay boş vakit ve dinlenme zamanı gelince bir arkadaşımla Avrupa da bir şehir turu şeklinde kısa tatil planı yapmıştık. Aslında plan Türkiye de yoğun bir şekilde trekking ve dağ turlarında çalışmışken kısa bir şehir turu yapıp biraz medeniyet görmek, yani dağdan şehre inmekti. Ama Milan, Venedik ve Roma şehirlerinden oluşan bir haftalık tatil için Milano'ya gitmişken ve uçak parasını ödemişken Alplerde küçük bir çıkış teklifini de göz ardı edemiyordum.

Dayanamayıp zaten haberleşmeye devam ettiğimiz, bana bu kibar daveti yapan müşterime de bir mail atarak tatil için Milano'ya geleceğimi eğer onlara da uyarsa küçük bir tırmanış için onları da ziyaret edebileceğimi yazdım. Sevgili Teresa kibar davetini yineleyince bende sevinerek Milano dan 1-2 saat uzaklıktaki İsviçre’nin Ticino bölgesine geçmeye karar verdim.

Böylece başlarda sadece şehir turu şeklinde planladığım tatil küçük de olsa bir tırmanış ile süslenecekti ve bende bu tatil için artık boşa para ve zaman harcıyormuşum gibi hissetmeyecektim. Çünkü dağlar benim için bir tutku olalıdan beri tatil deyince sadece dağ ve dağlık ülkeler geliyordu aklıma ve Alplere gidemesem de boş durmamış olacaktım. Rehber olarak çalıştığım dağ-trekking turları yapan firmanın verdiği imkânlar ile Everest Ana Kampı yürüyüşü ve Island Peak (6.189m-Nepal) tırmanışı ve tur kayağı ile Demavend dağı için ( 5.671-Iran) Alplere göre daha uzak bölgelere gitme şansım da olmuştu. Ama Alpler için bu ilk fırsattı ve gideceğimiz dağ çok ciddi bir tırmanış içermese de da Alplere gidip yakından bakabilmek, daha ileri planlar için bilgi edinmek amacıyla çok iyi bir fırsat olacaktı. Ayrıca kalacak yere para ödemeyecektim ve en güzeli tanıdık insanlarla bir faaliyet yapacaktım. İtalyanların bize benzeyen sıcakkanlılıkları ile diğer müşterilerimden ayrı yerleri vardı ve onları tekrar görmek de keyifli olacaktı.

Hangi dağa gideceğimizi, nasıl yapacağımızı tamamen beni davet eden bayan olan Teresa ve eşine bıraktım. Alplerin ikinci yüksek dağı olan ve pembe dağ anlamına gelen Monte Rosa'nın (4.648m) Milano ya çok yakın olduğunu biliyordum ancak bu beni davet eden ailenin yakın olduğu bir yer değildi ve nezaketen beni davet edenlerin yapacak faaliyete karar vermesi doğru olur diye düşündüm. Ben sadece Teresa’ya hangi malzemelerimi getirmem gerekiyor ve tur kayaklarımı getireyim mi diye sordum. Aldığım cevap: “ İsmet biz tur kayağı yapmıyoruz, “cross country” (kayak ile daha çok geniş, düz alanlarda yapılan yürüyüş biçimi) kayağı yapıyoruz ama seninle hedikle bölgedeki bir dağa günübirlik çıkış yapabiliriz” şeklinde oldu. Ama hala hangi dağa gideceğimizi kesin bilmiyordum sadece gideceğim tarihler için hava tahminlerine bakmıştık ve şansıma güzel görünüyordu. Çünkü buradan kalkıp uzak bir yerde günübirlik bir çıkış planlıyorsan ve o gün hava güzel olmazsa hiç bir şey yapamadan dönmek de çok ihtimal dâhilinde idi.

Sonunda sevgili Teresa ile bir sürü yazışma sonrasında ve bu arada birlikte gideceğim arkadaşın tüm planı iptal etmek zorunda kalması ile tek başıma 24 Ocak da İstanbul'dan Milano’ya uçtum. İstanbul –Milan uçuşları için 3 havalimanı şansı var ve ben Milano merkeze daha yakın Linate havalimanına (8 km uzaklıktaki ) uçtum. Böylece İstanbul’dan Milano’ya uçmak ve oradan tren ile geçeceğim Venedik ve Roma'dan sonra, Roma'dan İstanbul’a dönme planım hiçbir şekilde bozulmuyordu. Sadece Milano'dan beni davet eden çiftin oturduğu yer olan Lugano’ya yani İsviçre’de Ticino Kantonuna, yaklaşık 80 km.lik bir yolculuk yapıp geri dönecek ve kaldığım yerden şehir turuma devam edecektim. Ticino bölgesi de Alper’in görece daha düşük yükseklikteki dağlarının bulunduğu ama göller, nehirler ve derin vadileri barındıran, dağcılık, geleneksel ve sportif kaya tırmanışı, kayak, kanyon geçişi(canyoning) gibi aktivitelerin yapıldığı ve sıra dağların eteklerinde dağ evlerinin tatil için çok popüler olduğu bir bölgeydi. Ben de bu bölgeyi görme şansım olduğu için çok mutlu oldum.

25 Ocakta benim tren ile Milano’dan Lugano’ya geçmek ısrarıma rağmen sevgili Sergio gelip beni araba ile Milan'dan aldı ve az İngilizce bilen Sergio’nun bana çevreyi, çalıştığı yeri, önemli yol ve bağlantıları anlatması ile 1,5 saatte Lugano’ya vardık. Yolda İtalya İsviçre sınırında görüntü olarak bir sınır kapısı var ve polisler geçen araçları önce gözleri ile kontrol ediyorlar ve isterlerse, şüphelenirlerse durdurup kimlik ya da araç kontrolü yapıyorlar. Sergio’nun İtalyan tipi ve İsviçre Ticino kanton plakalı bu sınır kapısını sürekli geçen aracı sayesinde belki araç durdurulmadan geçtik İsviçre tarafına.

Doğrusunu isterseniz İsviçre’nin idari ve coğrafi yapısı ile bende daha önce bu kadar ilgilenmemiş sadece 2008 de bir müşterimden İsviçre de 3 resmi dilin olduğu ve okullarda bu 3 dilinde öğretildiği ve neden Türkiye de Kürtçe eğitim konusunun bu kadar sorun edildiğini konuşmuştuk. Yine de yazın bu grupla Aladağlarda tur yaparken zaman zaman kafam karışmış neden bu grup İtalyanca konuşuyor ama İsviçre pasaportlara sahipler diye düşünmeden edememiştim. Şimdi bu bölgeye yakından bakıyor ve birinci ağızdan bilgiler alıyordum.

İsviçre 27 kantondan oluşuyordu. Kanton ne demek derseniz; İsviçre kantonları[1], İsviçre Konfederasyonu'nu [2] oluşturan tam olarak coğrafi ya da idari sınır bölgelerine verilen ad. Eyalet olarak da çevrilebilir. (Ref. Wikipedia) İsviçre’de büyük çoğunluğu Almanca konuşan kantonlar oluşturmakta ama resmi dili Fransızca olan kantonlarda var. Benim gittiğim bölge Ticino’da ise daha önce sözü geçtiği gibi neredeyse bütün kantonda resmi dil İtalyanca ve Graubünden kantonuyla birlikte oluşturdukları bölgeye “İtalyan İsviçresi” (Svizzera Italiana) deniyor ve adını Alplerin merkezinden çıkan Ticino Irmağı'ndan alıyor.

Lugano ya varınca Lugano gölü etrafındaki yerleşik şehir merkezinde kısa bir şehir turu yaptık. Lugano İsviçre’nin göller bölgesinde ve güzel göl manzarasını çok yüksek olmayan ama oldukça dik dağların süslediği popüler turistik bir şehir. Ben sakin dönemde gittim ama bir sürü insanın göle bakan dik dağ yamaçlarında bulunan villalar ve lüks markaların mağazaları ve İsviçre bankaları için geldiğini ve genelde çok kalabalık olduğunu öğrendim. Benim dikkatimi ise hemen gölün kıyısından yükselen dik tepelerdi. Birinin zirvesine kadar bir tren gidiyordu ve bu tren bana unutamadığım Heckmair’in “Alplerin son üç problemi” adlı kitabındaki Eiger’de oldukça yükseğe dağın içine ulaşan treni hatırlattı.

Akşam Lugano’dan yine Ticino bölgesindeki Lacarno kasabasına geçtik ve ben akşam yine eski grubumdan başka bir çift olan Suzi’lerde kalacağımı öğrendim. Sabah tırmanış için gideceğimiz dağa burası daha yakın olduğu için planı böyle yapmışlardı.

Suzi ve Stefano aslında Almanca konuşan İsviçrelilerden ama İtalyan İsviçresi denilen Ticino bölgesinde yaşadıkları için onlarda İtalyanca konuşuyorlar. Çiftlerden bayanlar ise Allahtan İngilizce biliyor ve biz tüm sohbeti beylere tercüme ederek sağlıyoruz. Ama Sergio Aladağlarda, Sarımehmedin yurdundaki kamp yerinde İtalyanca-Türkçe dersimizi unutmamış ve dağda yazdığı notların olduğu kâğıdı çıkarıp bana; güçlü İtalyan aksanıyla “Nasilsiniz” ya da “güzel bir Türk kızı” gibi cümleleri Türkçe söyleyerek beni güldürmeyi başarmıştı.

Akşam İsviçre’nin coğrafi ve idari yapısına dair bilgilerlerle beraber sonunda artık gideceğimiz minik dağın adını ve haritada yerini de öğrendim. Gideceğimiz dağ İsviçre Alplerinde, genel olarak Alp Dağlarının kuzey batısında görece daha alçak dağları barındıran Lepontine Alp’leri denilen bölgede, Punto di Larescia[3] adında ve 2.195m yüksekliğinde bir dağ idi. Lepontine Alpleri İsviçre Alplerinin Ticino, Valais,Uri ve Graubünden kantonları ve İtalya’nın Lambordia bölgesi arasında yer alıyordu. En yüksek zirvesi Adula 3.402 m idi ve biz Punto di Lariescia ya çıkarken arkaya döndüğümüzde sürekli manzaramızı süslüyordu.

Tesadüfen gittiğim tarih (24-27 Ocak) İtalya’da, daha çok Venedik’te maskeli şenlikleri ile ünlü karnaval tarihine denk gelmişti ve dışarıda her yerde barlar, publar özel partiler ve yüksek müzikle eğleniyordu ama biz sabah daha gideceğimiz için dışarının gürültüsüne kulak vermiyorduk. Hani birisi yeni bir yere gitmişse “yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüğün yerleri anlat” denir ya, ben bu sözün dışına çıkıp akşam yediğimiz yemekten bahsetmek istiyorum. Çünkü yemek adabı ve yenilen şeyler gittiğin yerin kültürünün bir parçasıdır. İşte bu Fondue Chinoise öyle anlatılası bir şeydi bence.

Akşam yemekte bir sürü soğuk et, meze tabakları, çeşitli turşular ve soslar eşliğinde masanın ortasına küçük bir gaz ocağında içindeki suyu yavaş yavaş kaynamakta olan bir tencere geldi masaya. Ayrıca bir tepside çok ince yuvarlaklar şeklinde kesilmiş çiğ sığır eti masadaydı. Herkes bu etleri katlayarak farklı renklerle ayrılan kendi özel çatalına takıyor ve kaynayan tencerenin içine bırakıyor. Bu arada sohbete devam ederken o etler çok ince kesildiği için bir kaç dakika içinde kaynayan su da pişiveriyor. Masadaki bilumum soslar ve soğuk mezeler eşliğinde bu etleri tabağına alıp, çatal ile yeni bir eti kaynayan suya koymak gerekiyor. Bizdeki ocak başı muhabbeti gibi yani. Sevgili Teresa'nın verdiği bilgiye göre Fondue Chiniose denilen eti bu şekilde yemek ve ertesi günkü özel peynir pişirme yöntemi olan Cheese Raclette festival dönemlerinde, arkadaş toplantıları veya misafir geldiğinde yenilen İsviçrelilerin geleneksel yemek biçimlerindenmiş ve kelimeler aslen Fransızca ve İtalyancaya de aynen geçmiş kelimelermiş. Öğrenmesi güzel bir bilgi ve yemesi de güzel bir yemek idi. Akşam geleneksel yemeğe şarap eşlik etti ve Stefano’nun kendi üzüm bağlarındaki üzümlerden ürettiği %50 alkol oranında Grappe denilen üzüm likörü ile devam eden güzel sohbet ile gece uzun sürdü.

Gelelim tırmanışımıza; sabah 8 gibi, çok da erken olmayan bir saatte kalktık ve kahvaltının ardından yaklaşık 1 saat uzaklıkta önce Ticino kantonunun başkenti olan Bellinzona şehrine geçtik. Oradan yükselmeye başlayarak Camperio da arabayı yolun kenarında bir cebe park ettik ve arabayı park ettiğimiz yerde hemen hedikleri takıp yolun arkasındaki yamaca giren karlı yola girerek yükselmeye başladık. Saat yaklaşık 10 idi ve başladığımız nokta yaklaşık olarak deniz seviyesinden 1.000 m yükseklerde idi.

Türkiye’de dağcılığa başladığım ilk yıllar kışın kamp yükümüzü kendimiz taşıyarak belimize kadar kara batarak Aladağlarda değişik zirvelere, Erciyes’e, hatta 2006 Martında Ağrı dağına tırmanmış ama 2008 Şubat,-Mart döneminde tur kayağını öğrendikten sonra kışın dağlara kayaksız gitmem demiştim. “Şapkasız çıkmam ağabey” gibi sadece bir replik değildi bu. Kayakla dağların zirvesine çok daha hızlı gidebildiğini ve bu nedenle birçok 3000 liğe hatta Süphan'a yaptığımız çıkışları da sayarsak 4.000 lik bir zirveye kampsız, günü birlik çıkmamın bile mümkün olduğunu gördükten sonra gerçekten böyle demiştim. En güzel yanı ise yüksek dağlara yürüyerek ve kara bata çıka yapılan tırmanışlarda yorgunluktan bitmiş, motivasyonun tükendiği ve dizlerin acısının çıkış keyfini unutturduğu iniş kısmının kayakla inişlerde tam tersine en eğlenceli bölüm oluşu ve heyecan doruğa çıktı anlar oluşu nedeni ile gerçekten bir daha kar varsa dağlara kayaksız gitmedim.

İşin garibi tur kayağı yapıyordum ama hediği daha önce görme şansım bile olmamıştı ve Anadolu’da Kars da Erzurum’da ve Sivas’ta köylülerinde kullandığı eski tip deriden yapılan hedik tiplerini ve internette de yenilerinin resimlerini görmüştüm. Son dönem kullanılan plastik hedikleri ve ayağa nasıl bağlandığını ise ilk kez Teresa gösterince gördüm. Kramponun bağlandığı gibi kolayca bağlanması, kayağa göre hafif ve daha geniş olduğu için adım atarken daha geniş adım atmak dışında başka bir zorluğu olmayan hedikler hiç sorun çıkarmadı.

Küçük ekibimiz ben, Teresa-Sergio ve Suzi-Stefano çiftinden yani 5 kişiden oluşuyordu ve bu ekipte bayanlar hafta içi bir araya gelip kros country kayağı da yaptıkları için kondisyonları beylere göre daha iyi idi ve rotaya da Suzi rehberlik ediyordu. Tırmanış sırasında önce yamaçta zig zaglar çizen bir yoldan yükseldik ve sonra yolu bırakarak yamaçlara dik vurduk. Ama bu bölgedeki dağlar çok yüksek olmadığı için ve çok güzel sıradağ manzaraları sunduğu için bir sürü dağ evi ile dolu idi ve adeta köyler, yerleşimler arasında yükseliyorduk.

Ev sahibi ekip arkadaşlarımın verdiği bilgiye göre bu evler orijinalinde tıpkı bizim Kaçkarlar da ki yaylalar gibi eski dönemlerde hayvancılıkla geçinen İsviçre köylülerinin yaz aylarında hayvanları daha yeşil ve otun bol olduğu yerlere getirmek için dağ yamaçlarında yapılmış yayla evleriydi. Ama sonradan yine bizim ülkemizde de olduğu gibi modern yöntemlerle hayvancılığın yapılmaya başlanması ve yaylacılığın bitmesi ile bu evler yeni moda olan “dağ evi” olarak satılıp yazları birçok değişik bölgeden gelen insanlar tarafından dağ tatili yapmak için kullanmakta. Tabii hedikle ve kayakla tırmananların kışında geldiğini görebilirsiniz. Bu mütevazı yayla evlerinde dikkatimi çeken şeylerden birisi temelde, sonradan modernleştirilmedilerse evlerin tamamen bulunduğu bölgelerdeki en temel malzeme olan taşlardan yapılmış hatta çatıları bile düz yatay taş parçalarının birbiri üstüne koyularak adeta taştan kiremitler gibi yapılmış olması idi. Sonradan ise evlere bakım yapıldığını, hatta solar enerji panelleri takıldığını görebiliyordum. Dikkat çeken diğer şey ise bu evlerin bir yerinden, küçük ya da büyük bir İsviçre bayrağının sallanıyor olması idi. Bir ülke sınırları içinde değişik etnik kökenlerin olması ile ilgili olsa gerek, bu evlerin bulunduğu bölge her ne kadar “İtalyan İsviçresi” diye anılsa da “burası İsviçre toprakları” vurgusunu bayrak aracılığı ile yapar gibiydiler. Bunu biz Türkler çok yapıyoruz bir de İngilizler aşırı bayrak fanatiğidir (pub lara bile asıyorlar) diye düşünürdüm ama bir de bu güzel dağ köşesinde bu bayrak fanatikliğini görmek şaşırttı beni.

Her neyse gittiğim coğrafyaları, kültürleri anlamaya çalışma kısmına ara vererek tırmanışımıza devam edelim. Yaklaşık 3 saat sonra tabii arada çay ve fotoğraf molaları vererek bir yayla yerleşiminde durduk. Teresa bana “İsmet, biz bu günü bundan sonra Hut, yani dağ evine gidip bir şeyler içerek keyif yaparız diye düşünmüştük ama eğer istersen 1 saat daha çıkışla zirve yapabiliriz, ne dersin” dedi. Beyler gelmiyor ve onlar dağ evine gidecekler dedi. Bende siz nasıl isterseniz ben ona uyarım kararı siz verin dedim, ama tam ısınmışken hedikleri de sevmişken devam etmek istiyordum ama nezaketen de karar veren ben olmak istemiyordum. Onlarda benim ne istediğimi anladılar ve tamam gidiyoruz dediler. Stefano yoldan dağ evine geçti ve biz de yamaçlardan orman içine girdik ve bir sure ormandan devam ettik. Zirveye çok yakın bir yerde kaymaya başlamış 2 tur kayakçı ile karşılaştık. Zaten bir süredir yoldan çıktıkça tur kayakçıların izinden devam ediyorduk ve ben ah imkân olsaydı da kayaklarımı getirebilmiş olsaydım diyordum içinden.

Ve yaklaşık 4 saat sonra saat 14.00 gibi 2.195 metre olan zirveye vardık ve manzaranın keyfini çıkardık. Yaklaşık 1200 m yükselmiştik ve tam ortalama hızla 4 saat sürmüştü. Zirvede Avrupa zirvelerinde alışılagelmiş olduğu gibi kocaman tahta bir haç ve üstünde İtalyanca “kartal yuvası” yazan sanki dev bir zirve defter kutusuymuş gibi duran metal bir oda vardı. Sanırım gecelemek için de kullanılan bir yerdi. Zirve sonrası başka bir yoldan dağ evine indik ve yoldan Suzi'nin Stefano’yu arayarak sipariş ettiği makarnalarımızın yanına bira söyleyerek keyifle yedik. Dağ evi 1.800 metrede idi ve adı Campano Gorda idi. Minicikti ama yine de 10 kişinin konaklayabileceği ve isteyene yemek servisi yapılan bir dağ evi idi. Yemekte masaya verilen Amerikan servislerde süper güzel düşünülmüş sanki bana materyal sunmak için özellikle seçilmişti. Fotoğrafların arasında görebileceğiniz gibi kâğıttan Amerikan servisin üzerinde Ticino bölgesindeki dağlarda çeşitli yüksekliklerde bulunan 30 Hut yani dağ evinin fotoğrafı ile yanında adı, ulaşım bilgileri, kaç metrede bulunduğu ve kaç kişilik olduğu gibi bilgiler bulunuyordu. Tabağım altına koymaya kıyamadım dersem yalan olmaz. Düşünebiliyor musunuz yaklaşık 2.812 km2 lik Ticino bölgesinde ki dağlarda sadece 30 dağ evi vardı ve bunların hepsi aktif olarak kullanılıyordu. Aileler, çocuklar, yaşlılar yaz, kış dağlara gidiyor ve bu dağ evleri dolup taşıyordu. Bizde ise bırakın bir dağa dağ evi yaptırmak, kalabalık kullanılan kamp yerlerine bir tuvalet yaptırmak bile sorundur ve yapılsa bile bir dönemde harabeye çevrilir (Aladağlar örneği).

İşte bu nedenle Alplerde olmak, kısa bir çıkış içinde olsa havasını solumak ve bunları tecrübe etmek güzeldi. Dönüşte ise çok anlatılacak bir şey yok, sadece ayrılmak zor oldu hem bu güzel dağlardan hem bu güzel dostlardan.

İsmet İnan ismetinan[at]gmail[nokta]com

Künye:

Bölge: İsviçre, Ticono Kantonu, Lepontine Alpleri (Kuzey Batı Alpler)

Dağ: Punto di Larescia / Cimo Gadre , 2.195 m

Faaliyet: Günübirlik hedikle çıkış ve iniş.

Süre: Dağa yaklaşım, evden 1 saat. Zirveye yürüyüş: 4 saat. İniş: 2 saat

Tarih: 25 Ocak 2013

[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0svi%C3%A7re_kantonlar%C4%B1

[2] http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0svi%C3%A7re_Konfederasyonu

[3] http://www.hikr.org/tour/post46062.html