TARİHTE BUGÜN:

 

“Gidilecekler” listesinden bir ülke daha çıktı ve “tekrar dönülecekler” listesine eklendi.

Yeni Zelanda’ya gitmeye yaz aylarında karar vermiştik. Güney yarı kürenin yazını yakalamak için üç dört ay vardı ve hazırlıklar için yeter sanmıştık, ama orada yapılacak o kadar çok şey vardı ki.

Maurits’in uzman gezgin olması, günlerce internet başında araştırma yapması sürprize yer bırakmıyordu ama yıllar önce ancak hayalini kurabildiğim ülkeye gittiğimde hayal kırıklığına uğramaktan korkmuştum. 33 saatlik uçak üzerine 7 saat otobüs yolculuğu, binlerce Euro yol parası ve çok değerli yıllık iznimi harcadıktan sonra Avrupa ülkelerinin bir benzeriyle karşılaşır mıydım acaba?

YZ (Yeni Zelanda), Güney ve Kuzey olmak üzere ikisi büyük, onlarca da irili ufaklı küçük adalardan oluşuyor. Türkiye’nin üçte biri büyüklüğünde olmasına rağmen dört milyon nüfusu var. Toplu taşıma yaygın olmadığından, 28 gün kamp yaparak ülkenin tamamını dolaşmak biraz zor olacaktı ve bu sebeple sadece kuzey adasını gezmeye karar verdik. Araba kiralamak işimizi biraz kolaylaştırdı ve zaman kazandırdı. Volkanik dağlarda trekking yapacak, kanoyla birkaç günlük nehir turuna çıkacak, kaya tırmanış bölgelerine gidecek, ormanlarda dolaşacak, Pasifikte denize girecek, gayzerleri ve kaplıcaları ziyaret edecek ve sürpriz! bu arada da (iki arada bir derede) evlenecektik.

İki gün süren bir yolculuktan sonra öğleden sonra Auckland’a[1] indiğimizde 11 saatlik farktan Maurits’te ben de jet lag[2] olmuştuk, ama ben Maurits gibi uçak koltuklarımızdaki 900 kanallı ekranının cazibesine kapılmayıp birazcık uyumuştum. Kiraladığımız arabayla ilk olarak Kuzey adasının en popüler tırmanış alanı olan Güney Wharepapa bölgesine 2,5 saatlik bir yolculuk daha yapacaktık. Maurits direksiyona geçtikten yarım saat sonra “ben uyuyorum” dedi ve benim için korkulu anlar başladı. Trafik, İngiliz sistemine uygun soldan gidiyordu. Benim bu konuda herhangi bir tecrübem yoktu ve daha önce hiç otomatik vitesli araba kullanmamıştım. Birkaç kez karşı şeride geçtikten ve sinyal yerine silecekleri çalıştırdıktan sonra ikimizde de uyku filan kalmadı, gözlerimiz fal taşı gibi, stres ve kan ter içinde, ama sağ salim ilk kamp yerimize ulaştık.

Güney Wharepapa, Kuzey adasının en büyük tırmanış bölgesi. Dağınık 10 kadar spor tırmanış sektöründe toplam 800 civarında rota var. Kumtaşı kayalar otlakların arasından birden bire füze gibi fırlamış ve tepelerinde de rotalardan daha yüksek ağaçlar büyümüş. İnsan nereden çıktı şimdi bu kayalar diye düşünüyor. Tutamaklar genellikle deliklerden oluşuyor. Zor rotalar küçük delik, kolay rotalar büyük delik şeklinde ve uzunlukları 8-15 metre civarında.

YZ’nın Kuzey adasında da bir sürü küçük tırmanış bölgesi var. Anladığımız kadarıyla az sayıdaki yerel tırmanıcı ve gelen yabancılar dışında çok fazla tırmanan yok. Rota açan belli bir grup var. Bir bölgede rota açıp çıkıyorlar ama daha sonra gelip tırmanan çok olmuyor. Birçok küçük bölgede boltlardan ve tutamaklardan örümcek ağlarını temizleyerek tırmandık. Ülke çok nemli olduğundan kayalar çok kolay yosun tutuyor. Yine de tırmanış sporu Türkiye’den daha popüler. Bunun bir sebebi, okulların son haftası zorunlu olan seçmeli aktivite derslerinden birinin tırmanış olması ise, diğer sebebi de Edmond Hillary’nin Yeni Zelandalı olması olabilir. Yolculuğumuz okul döneminin son haftasına rastladığından, kaya tırmanırken, kürek çekerken ya da dağda yürürken etrafımızda öğretmenleriyle birçok 12-15 yaş gurubu öğrenciler vardı.

Güney Wharepapa'daki kamp yerimiz bir ilkokulun bahçesi oldu. Ülkeye Auckland üzerinden gelen backpacker'ların (kampçı-yürüyüşçüler) ilk kamp yeri genellikle burası oluyor. Etrafta hiç ev olmayan yemyeşil tepelerin ve otlakların arasında, 2 futbol sahası genişliğinde çimenlik bir alana kurulmuş, ağaçların arasında 25 öğrencili bir okul burası. Teneffüslerde bazen çıplak ayaklı öğrenciler bazen de sevimli teyzelere benzeyen öğretmenler yanımıza gelip sohbet ediyorlardı. Kişi başı 4 dolar’a çimenlerin üzerinde kamp yapılabiliyor. Okul aile birliği bahçenin bir kısmını kampçılar için düzenlemiş. Basit bir mutfak, su, tuvalet, soğuk duş, soğuk havuz ve piknik masası dahil. Sabahları kuşların konserleri ise bedava. YZ‘da sadece buraya özgü çok faklı öten kuşlar var ve bunlara okul bahçesinde bile rastlamak mümkün. İnsanları doğal düşman olarak görmediklerinden pek ürkmüyorlar.

Kamp yerine çok yakın olan Brice’s Cafe den tırmanış bölgeleriyle ilgili bilgi alınabilir. Aynı zamanda malzeme dükkânı olan ve küçük bir bouldering odası da bulunan bu kafede biz sadece kahve içtik. Genellikle malzemeler birkaç kat pahalı. Buradan bölgenin tırmanış rehberinin fotokopilerini sayfa sayfa alabileceğiniz gibi internetten de ulaşmak mümkün.

Doğal güzelliğiyle ünlü bu ülkede her yer gözümüze potansiyel kamp yeri olarak görünse de hemen her yer özel mülk ya da milli park olduğu için bedava kamp yeri bulmak çok zor. Tatil sonuna doğru biz konuda biraz tecrübelendik. Tırmanış bölgeleri bile hayvan çiftliklerinin olduğu özel araziler içinde ve sahiplerinden izin alarak giriyorsunuz. Genellikle güler yüzle buyur ediyorlar ve bu arada yerel halkı da tanıma fırsatı doğuyor.

Birkaç gün Wharepapa etrafındaki sektörlerde tırmandıktan sonra aynı kamp yerini kullanarak biraz daha uzaktaki tırmanış bölgelerine gitmeye başladık. Buraya 1 saat uzaklıkta bulunan Waipapa Baraj gölünün kenarındaki tırmanış bölgesi ilk bakışta kapalı gibi görünse de hafta sonu epeyce tırmanıcıyla karşılaştık. Barajın üzerinden geçerek ulaşılan sektörlere gitmeden önce, baraj girişinde tırmanmanın yasak ve tehlikeli olduğu yazıyordu. Tesadüfen gördüğümüz bir görevliye sorduğumuzda gülümseyerek “Eee evet tabelada öyle yazıyor “ dedi ve biz işareti hemen aldık tabi ki. Daha sonra yolculuğumuz boyunca etrafta sık sık gördüğümüz arabalar, çantalar, kamp yerleri ile ilgili uyarıların, Yeni Zelandalıların fazla ihtiyatlı bir millet olmasından kaynaklandığını, aslında suç oranının oldukça düşük olduğunu öğrendik ve bu ihtiyat oranını kararlarımızı verirken hesaba kattık elbette.

Waipapa Baraj bölgesindeki kayalar ve rotalar küçük ceplerin yanı sıra üst üste kübik kayalardan oluşuyor. Rotalar, negatif olmamasına rağmen küçük tutamaklar, açık tutuşlar ve sıfır basamak nedeniyle çok teknikti. Rota dereceleri, alışkın olmadığımız tarzları ve birazda tırmanırken temizlik gerektirdiği için bizim rotalara göre daha sert geldi. Yinede bizimkiler 10, 11 derece çıkmaya uğraşsınlar biz çoktan 18 - 19 hatta 25 çıktık bile. Derecelendirme sistemi biraz garip tahmin ettiğiniz gibi. 18 derece 7- , 30 derece ise 9+. İnsanoğlu her şeye kolay adapte oluyor. Birkaç gün içinde 20’ye göre kolay rotaları 19’a göre zor rotaları tespit ediverdik. Oysaki derecelerdeki artışlar doğrusal olmadığından farklı sistemleri yorumlamak için uzun süre o derecelerde tırmanmak gerekiyor aslında.

Bir sonraki tırmanış gününde, kamp yerimizde tanışıp hemen kaynaştığımız, bisikletleriyle ülkeyi gezen Kanadalı Paul ve Heidi ile (daha sonra Antalya tırmanış rehberi karşılığında nikâh şahitlerimiz olacaklardı) başka bir tırmanış bölgesi olan Whanganui Koyuna gittik. YZ‘nın en büyük gölü olan Taupo kıyısında, ormanın içinde ve yine göl manzaralı bu tırmanış bölgesine yarım saati off road olmak üzere iki saat araba yolculuğu ile ulaştık. Özel mülk olan ve 5-6 yerli ailenin karavan ve prefabrik evlerde yaşadığı bu koyda, tırmanış için 5 dolar ödeniyor ve istenirse kamp yapılabiliyor. Minicik ceplerin ve köşelerin yanı sıra dümdüz metrelerce uzayan çatlaklar çok hoşumuza gitti. Rotaların çoğunun geleneksel ya da karma olması yüzünden birçoğuna çıkamadık. Birkaç tane çatlaklı karma rotaya, gözümüzü karartıp geleneksel malzeme olmadan girdik. Bu tür rotalara çok fazla tırmanılmadığı için genellikle yosunlu, deliklerin içi kumlu ya da boltları bozuk oluyor. Anlaşılan yerel tırmanıcılar birkaç kez çıktıktan sonra, deniz aşırı gelen yabancılar da yanlarında geleneksel malzeme taşımak istemediklerinden bir daha çıkan ya da boltlarını kontrol eden olmuyordu.

Burada bize ilginç gelen birkaç şeyden biri de istasyon yerleri ve bolt kulağı yerine kullanılan zincirlerdi. İki halkadan oluşan zincirlerin birinci halkasına bolt çakılmış, aşağı sarkan ikinci halkada karabina geçirmek için kullanılıyor. Bu görüntü, rotayı düşmeden çıkmak için yeterli motivasyonu sağlıyordu. Bölgedeki rotaların çoğunda istasyon, masa gibi duran kaya kütlesinin tepesine kurulmuştu. İpimizi toplarken ya da iniş yaparken zavallı ipe oldukça işkence çektirdik. Yerel tırmanıcılar bu 7-8 boltlu rotalarda liderden sonra artçı çıkıyorlar ve başka yerlerden iniyorlarmış.

Tırmanış bölgeleri arasında seyahat ederken güzergâhımızı, dağların, milli parkların, kaplıcaların arasından geçecek şekilde belirledik. Böylece gezimiz sadece tırmanış gezisi değil aynı zamanda güzel bir tatilde oldu. Bizi son anda strese boğan evlilik işlemlerini tamamladıktan sonra, sade törenimizi de göl kenarındaki bir tırmanış bölgesinde yapmayı başardık.

Taopu gölü kıyısında küçük bir plaj olan Kawa Kawa Koyu'nun bizim için anlamı tırmanış bölgesinden biraz daha fazla. Birkaç gün kalmak için gelip, yağmur dolayısıyla sadece bir gün kalabildiğimiz bu yerde, sabah evlenip, öğleden sonra tırmanıp, bütün gece ve ertesi gün yağan yağmurdan sonra dönmek zorunda aldık. Buraya kara ulaşımı olmadığından ya tekne kiralayarak, ya da en yakın kasabadan, orman içinde yapılan 2 saatlik bir yürüyüşle ulaşılabiliyor. En geniş yeri iki metre olan bu güzelim plajda kamp yapmanın keyfini yağmur yüzünden çıkaramadık. Kamp yapmak ücretsiz olduğu için günlerdir burada kalan ve kuytu bir kaya dibine yerleşmiş iki İsviçreli dışında ve bizlerden başka pek kimse yoktu bu sakin koyda. Yarım gün içinde tırmandığımız birkaç rotadan sonra çadırdan çıkamadık ve yanımıza getirdiğimiz bir haftalık yiyecek ve suyla ormanda çamurun içinde yürüyemeyeceğimiz için telefonla tekne çağırdık ve en yakın kasabaya döndük.

Daha önceki yurtdışı seyahatlerimiz genellikle tırmanış amaçlı olduklarından dinlenme günlerimiz vardı. Buraya sadece tırmanmak için gelmediğimizden dinlenme günü ayırmaya gerek görmedik. Bunun yerine tırmanış günleri arasında dinlenmek için(?) dağda 7-8 saatlik trekkingler, 3 gün süren kano turu, milli parklarda trekking ve bütün gün süren şehir turları v.s. yapmaya başladık. Ben kısa süre sonra, hemen her yerde yapabileceğimiz, bütün gün uçsuz bucaksız çimenlerde yatarak, gökyüzünü seyretme aktivitesinde ısrar ettiysem de, Maurits’in kısıtlı gün fobisi yüzünden kabul ettiremedim.

Yarı tropikal bir iklime ve bitki örtüsüne sahip olan YZ’da doğa çok iyi korunmuş, her şey çok doğal ama vahşi değil. Kuşlarda bunu hemen fark ediyorsunuz. İnsanlardan kaçmıyorlar. Vahşi hayvan olmadığı için mutlu mesut inanılmaz sesler çıkararak etrafta uçuşuyorlar. Kivilerde[3] bu yüzden kanatlarını kaybetmemiş mi zaten. En tehlikeli olanlar ise sand fly (kum sinekleri) denilen minicik sinekler. Günlerce ormanda ve nehirde dolaştık, onların berbat ısırıklarından daha tehlikeli bir şeye rastlamadık. Yine de 1 ay boyunca sprey kullanmadan sağ salim dönmeyi başardık. Her şeyin çok kolay çoğalabildiği bu bereketli coğrafyada, dışarıdan gelen zararsız bir bitki ya da sıradan bir hayvan tehlikeli boyutlarda ekosisteme zarar verebiliyor. Bu yüzden yabancı hayvan ve bitki konusunda çok hassaslar.

Çok etkilendiğimiz ve “acaba burada yaşamak nasıl oldurdu” gibi düşüncelerle kafamızın karıştığı başka bir küçük tırmanış bölgesi de Mangaotaki idi. Hem doğaya ve kayalara hayran kaldık, hem de Yeni Zelandalıların misafirperverliğine. Burada, onlarca hektar hayvan çiftlikleri ve otlakları olan Denize ailesinin piknik için ayırdıkları bir alanda, davetleri üzerine, kamp yaptık. Kireç taşını hatırlatan ama kumtaşından oluşan, metrelerce uzayan kaya bantlarında çok az rota açılmıştı. Potansiyeli çok fazla olan bu doğa harikası yer hakkında, bir ara geleceğe yönelik planlar yapıp, büyük bir tırmanış bölgesi yapmak için Mr. Denize’yi bile ikna etmeye çalıştık. Neyse ki çabuk toparlanıp 3 gün kaldığımız bu yerden güzel anılarla ayrılık. Aklımızda yer edenlerden bir tanesi; yakındaki kasabada çamaşırlarımızı yıkamak için bir yer aradığımızda, çiftçiler için malzeme satan dükkân sahibinin tereddütsüz bizi alıp, kimse olmadığı halde kapısı penceresi ardına kadar açık evinine götürmesi ve bizi yalnız bırakıp, keyfinize bakın diyerek dükkânına geri dönmesiydi. İnsanların yakın ilgisi ve içtenliği, YZ’yı anlatırken vurgulanması gerekenlerden sadece bir tanesi.

Elbette nazar boncuğu misali şikâyetçi olduğumuz küçük şeylerde vardı. Ülke, Tazman denizi ile Pasifik okyanusunun arasında ince bir şerit gibi konumlandığından hava durumunu kestirmek oldukça zor oluyordu. Bu kara parçasına gelen ilk yerliler(Maoriler) buraya uzun beyaz bulut anlamına gelen Aotearoa adını vermişler. İlk günlerden itibaren havanın aniden bulutlanıp yağmur yağması, sonra güneşin çıkıp yakması, sonra tekrar bulutlanıp yağmur yağmasına alışmıştık. Ama nasıl olup da kapalı havada bile simsiyah yandığımıza (bronzlaşmaktan bahsetmiyorum), güneş ışınlarına 5 dakika bile direk maruz kaldığımızda canımızın acıdığına şaşırmıştık. Nedenini çok geçmeden anladık. Avustralya ve YZ taraflarında ozon tabakası çok ince ve bunun sebeplerinden biride çok fazla sayıdaki inek çiftlikleri, yani ineklerin çıkardığı metan gazı. YZ da 4 milyon nüfusa karşı 50 milyon inek ve koyun besleniyor.

Tamamen volkanik bir kara parçası olan YZ’da dağlar da volkanik aktiviteler sonucu oluşmuş Kuzey adasında oldukça turistik ve popüler hale gelmiş olan ve yolumuz üzerindeki Tongariro dağı ile Ngauruhoe Dağı arasında bulunan Tongariro geçişini(Tongariro crossing) yapmaya karar verdik. Dağların yüksekliği 2000 m. civarında. Mount Manganui olarak adlandırılan bölge milli park içinde. Kampinglerin, dağ evlerinin, kayak merkezlerinin bulunduğu bu bölgede Yüzüklerin Efendisi filminin de bir kısmı çekilmiş. Volkanik geçmişi çok eski olmayan bu yerde lavların oluşturduğu yüzey şekilleri ve bitki örtüsü gerçekten çok ilginç. Dağların tepesindeki krater gölleri ve çukurları, tüten sülfür dumanları, topraktaki minerallerin oluşturduğu renkler, başka bir dünya izlenimi yaratıyor. İnsanların genellikle turlar aracılığıyla yaptığı bu yürüyüşe, yüzlerce kişi beraber başladık desem abartmış sayılmam. Yine okul dönemi sonuna rastladığı için ödev olarak gelen öğrenciler, 5-6 yaşlarında çocuklarıyla gelen aileler, 70-80 yaşlarında nineler, dedeler, Yeni Zelandalı dağcılar, yabancı turistler hep bir arada başlanan bu yürüyüş etaplara bölünmüş ve herkes kendine uygun olanı belirleyerek devam ediyor. En kötü koşullarda göz önüne alınarak, patikalar tabelalarla çok iyi belirlenmiş ve bilgilendirilmiş. YZ’da turizm ve doğa sporları aktiviteleri konusunda çok profesyonel bir bilgilendirme sistemi var. İstediğiniz hemen her bilgiyi en ince detayına kadar turizm ofislerinden veya internetten ulaşabiliyorsunuz.

Biz bu yürüyüşün başlangıç noktasına kiraladığımız arabayla gittiğimiz için belirlediğimiz bir zirveden geri döndük. Malesef hava kapalı ve sisliydi. Bu yüzden ortasından geçtiğimiz ve zirve yapmak istediğimiz 2 dağa da çıkamadık.

YZ’da mutlaka yapılması gerekenler listesinde bulunan, Whanganui nehri üzerindeki kano turu, benim bu gezinin en çok etkilendiğim bölümü oldu. Tamamı 5 gün olan bu turda, biz sadece ormanın en yoğun olduğu ve kara yolu ulaşımının olmadığı, 90 km’lik 3 gün süren bölümünü yaptık. Milli parka ait nehir kıyısındaki Hutlarda[4] geceyi geçirdik. Kiraladığımız Kanada tipi kanodaki 5 tane plastik fıçıya bütün kamp malzememizi, suyumuzu ve yiyeceğimizi tıkıştırıp yola çıktık. Telefonun çekmediği, bırakın kara ulaşımını çoğu kez nehirden karaya çıkıp yürümenin bile imkânsız olduğu ve partnerlerden birinin kürek çekmeyi bilmediği (ben), bu vahşi gezide başımıza bir şey gelirse ne olacaktı? Ya devrilirsek? Ama şu Yeni Zelandalıların ihtiyat yüzdesini düşünerek kendimi rahatlattım. Tehlikeli olsa yanımıza rehber verir, bizi öyle suya salıvermezlerdi. İlk gün 37,5 kilometre, kanonun burnunu doğrultmak için Maurits’le yaptığımız itiş kakışla çabuk geçti. İkinci gün, önceleri sinir olduğum, ormanın içinden aniden belirerek, beni vahşi nehir gezisi havasından çıkarıp, herşey kontrol altında duygusu yaratan ve hutlara kaç km. kaldığını gösteren tabelaları arar oldum. Aslında nehrin muhteşem görüntüsü saatledir kürek çektiğimizi çoğu zaman unutturuyordu. Bazen sessizlikten kulaklarımız aşırı hassaslaşıyor, bazen kuş seslerini dinlemek için duruyor, bazen de küreklerin ucundan süzülen suyun sesini dinlemek için uzun süre konuşmadan kürek çekiyorduk. Öğle yemeklerimizi yemek için taşlıklardan oluşan küçük kumsallarda yarım saat kadar mola veriyorduk.

Üçüncü güne geldiğimizde, devrilme ihtimalimiz olan ve diğerlerine göre biraz daha büyük olan rapitle[5] karşılaşmak için sabırsızlanır oldum. Kanoyu kiralarken konuştuğumuz görevli bayan, rapitin nerede olduğunu, devrilirsek hiç sorun olmayacağını ve biraz sağdan girersek kolay atlatacağımızı söylemişti. Devrilirsek nasıl sorun olmayacağını pek anlamamıştım. İçinde pasaport dâhil her şeyimizin olduğu fıçılar, ters döndüğümüzde su geçirir ya da ipler çözülüp akıntıya kapılırsa epeyce sorun olurdu. Gördüğümüz ilk bize göre diğerlerinden büyük rapide yaklaşırken kısa bir süre bu rapit, o rapit mi diye tartışıp (fazla vakit yoktu) sağdan girdik ve devrildik. Ben epeyce rahatlamıştım, ters dönmüştük ama en önemlisi küreklerimizi kaybetmemiştik. Fıçılarda çözülmemişti. Akıntı bizi kendiliğinden 15-20 metre kadar ilerdeki bir taşlığa attı. Sadece Efes dark’ın promosyon şapkasını ve birkaç gün önce tırmanırken bulduğumuz güneş gözlüğünü kaybetmiştik. Kanodaki suyu boşalttıktan sonra tekrar yola koyulduk ve asıl büyük rapiti başarıyla geçerek Pipiriki’de yolculuğumuzu bitirdik. Bu gezide hava biraz bulutlu ve yağmurluydu. Önceleri biraz sızlansak da üç gün sonunda kömürleşmediğimiz için şanslı olduğumuzu anladık.

Bu doğa sporları aktiviteleriyle ünlü ülkede mümkün olduğunca popüler, turistik şeylerden uzak durmaya çalıştık. Turizme çok önem verdikleri için bu sektör oldukça gelişmiş ve başarılılar. Bu ülkeye seyahat etmek isterseniz internet aracılıyla birçok resmi ve özel siteden bilgi alarak, kaya tırmanışı, dağ tırmanışı, yürüyüşler v.s. için kendi seyahat planınızı yapabilirsiniz. Bütün isimlerin buranın asıl sahipleri olan Maori dilinde olduğu ayrıntılı haritalar, tercihinize göre kalınacak yerler, görülmesi gereken yerler, ulaşım ve zamanlama ile ilgili bilgilere kolayca ulaşabilirsiniz. Sadece yola çıktığınızda bile, ayrıntılı tabela ve işaretlerle görülecek yerleri kaçırmanız imkânsız. Burada önemli olan kendi ulaşım aracınıza sahip olmak. Nüfus yoğunluğu çok düşük olduğu için toplu taşım kullanımı çok kısıtlı. Bizim gibi ülkeyi gezmek üzere gelenler ya araba kiralıyorlar, ya da bisikletleriyle geliyorlar. Biz 28 gün için 750 YZ dolarına araba kiraladık. (1 NZ$ yaklaşık 1 YTL). Sanırım bu olabilecek en ucuz fiyattı ve benzinde buraya göre yarı yarıya ucuzdu.

Tadı damağımızda kalan bu seyahat için 1 aylık bir süre aslında çok kısa. Seyahatimiz boyunca tanıştığımız gezginler genellikle aylarca kalmak üzere geliyorlar. Güney adasına hiç uğrayamadık. Daha fazla kaya tırmanışı ve yüksek dağ faaliyeti için Güney adasını tercih etmek gerekiyor. Kiraladığımız arabayı tekrar Auckland’a bırakmamız gerektiği için ve Güney adasına arabamızla birlikte feribotla geçmek pahalı olduğu için, Kuzey adasının güneyinden okyanus kıyısındaki plajlara uğrayarak geri döndük. Bu ülkenin ayrılırken bizde bıraktığı izlenim ise, olağanüstü doğanın bu kadar kontrol altında ve uysal olması tereddüt doğursa da, buranın görüntüsünün cennet tanımına çok uyuyor olmasıydı.

(26 Kasım-23 Aralık/2007)

İletişim: fkarakulak[at]hotmail.com


[1] Auckland metropolitan alanı Yeni Zelanda’nın kuzey adasında yer alır ve 1,3 milyonluk nüfusu ile ülkenin en şehirleşmiş yerleşimidir.

[2] Uzun uçak yolculuklarından sonra, zaman farkından doğan uyku düzensizliği, yorgunluk.

[3] Kivi, kivigiller (Apterygidae) familyası içindeki tek cins olan Apteryx'de sınıflanan kuş türlerinin ortak adıdır. Yalnızca Yeni Zelanda'da yaşayan ve Yeni Zelanda'nın simgelerinden olan kiviler uçamayan kuşlardır ve çoğu kivi türünün de soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

[4] Hut: Kulübe şeklinde, kampçıların bir arada kaldığı, mutfak v.s. gibi ihtiyaçların karşılandığı yer.

[5] Rapit: Nehir sporları terminolojisinde nehirdeki akış hızının çeşitli sebeplerle arttığı ve su yüzeyinde dalgalanmaların görüldüğü bölgelere verilen isimdir.