TARİHTE BUGÜN:

 

Atölye Doğa Sporları Ve Malzemeleri Mağazası…

1980’de İstanbul, Ortaköy’de başlayan serüvenini 2006, Eylül ayında gene aynı yerde noktalayan Atölye özellikle biz tırmanış severler için apayrı bir yere sahipti. Aynı çatı altında bizleri pek çok kez bir araya getiren Atölye’yi yeni kuşaklara biraz olsun anlatmak, Atölye ile yolu kesişmiş olanlara da bir nebze o eski günleri anımsatmak amacıyla Atölye’nin mimarları sevgili Haluk ve Saniye Dönmez çifti ve onların biricik kızı Ceylan ile minik bir e-röportaj gerçekleştirdik.

Müsait Bir Yerde İnebilir miyim, şoför bey?

Özellikle iki binli yılların başından itibaren yolunuz İstanbul, Ortaköy’e düştüyse, tırmanıcı olun-olmayın pekâlâ dikkatinizi çekmiştir: Muallim Naci caddesinde onu diğerlerinden ayıran minik bir mağaza… Sinagogun ta karşısına denk gelirdi. Caddeye açılan camekânlı kapısının ardında mütemadiyen pofuduk mu pofuduk bir Çov Çov köpeği dikilirdi; kocaman kafalı, bodur boylu, sevimli mi sevimli bir şey. Simsiyah boncuk gözleri kestane rengi kabarık tüylerinin altında neredeyse kaybolurdu; o meraklı iki göz pür dikkat caddeden gelip geçeni seyreder dururdu.

Çov Çov köpeği nedir bilmeyenler onu hep ya ayı ya da aslan yavrusuyla karıştırırlardı. Zaten ismi de Aslan’dı ya!

Mağazanın vitrini öyle pek de büyük değildi; gövde gösterisinden yoksun, alelade bir vitrin işte… Dizi dizi doğa sporları malzemelerinin alışageldik neşeli renkleriyle ebemkuşağından kırpılmış bir kesit! Teşhirdeki bu ürünlerin ardında içeriye uzanan derin ve loş bir koridor göze takılırdı; caddeden gelip geçenler üzerinde bir muamma yaratır, onlar alınlarını cama dayayıp içeriye baktıkça da büsbütün meraklarını kabartırdı; aksi mümkün mü? Ortama gizem katan ince beyaz bir toz bulutunun içinde duvarlarda yürüyen, tavanda maymunlar gibi sallanan tuhaf giyimli birtakım insan!

“Dağcı bunlar! Dağcı!”

Bilenler bilir –hem de iyi bilirler-, bu mevzu bahis mağaza, yani “Atölye” başta İstanbullu tırmanıcılar olmak üzere doğa sporlarına gönül veren pek çok kişi için belleklerde olduğu kadar yüreklerde de özel bir yere sahipti. Bir mağazadan, bir işletmeden çok öteydi diye düşünüyorum. Evet; ülkedeki sayılı yapay tırmanış duvarlarından birini barındırıyordu Atölye; cesurca bir girişimle inşa ettikleri yapay duvar sayesinde pek çok tırmanıcıyı onun bunun bahçe duvarlarında, hisar burçlarında antrenman yapmaktan kurtardı, doğru. Bizlere o hep özendiğimiz yabancı memleketlerdeki gibi birbirimizle yarışma fırsatı sağladı; kıyasıya yarıştık, ödül aldık, kaybettik, parti yapıp eğlendik, bu da doğru. Örnekler çoğaltılabilir elbet. Fakat tüm bunlar bir yana, Haluk ağabeyin babacanlığı, Saniye ablanın otoriter yüzünün ardındaki anaçlığı, bu tatlı çiftçin biricik kızları Ceylan’ın mağazaya ev hâli katan varlığı ve ortamı tamamlayan tırmanıcı arkadaşların katkısıyla bence Atölye gerçek bir aile havasına ruh üflüyordu. Haluk ağabeyi ve Saniye ablayı bir satıcıdan öte hep bu ailenin ebeveynleri olarak görürdüm. İlk gençliğimin o son demlerinde Atölye’nin çıngıraklı kapısından ne zaman içeri adım atsam kendimi hep bir kaleye sığınmışçasına güvende hissettim, gerçekten! Sempati duyduklarım kadar hazzetmediğim tırmanıcı arkadaşlarımın arasındayken bile iliklerime kadar aidiyet hissettiğim böyle bir cemiyetin havasını solumak bana ilaç gibi gelirdi…

Ah be Atölye!.. Dört ay kadar evveldi, önünden taksiyle geçtik; ne mağazanın tabelasından, o camekânlı-çıngıraklı kapısından ne de pofuduk Aslan’dan eser vardı. Kapandığını duymuştum, ama gene de safça bir dürtüyle gözlerim Atölye’yi aradı.

Yıkmışlar.

Otopark yapmışlar yerine. Burulmaz mı insan? İçim burkuldu tabii…

Ağır aksak akan Ortaköy trafiğinde, Boğazın buram buram iyot kokusunu egzoz dumanlarının boğduğu Muallim Naci caddesinin o kilit trafiğinde, içine hapsolduğumuz taksinin camından kuzu kuzu seyrettim… Dilimin ucuna, muzipçe

“Müsait bir yerde inebilir miyim, şoför bey?” demek geldi ya… Gerçekten!

E! Diyemedim…

Burak Özdoğan, 11 Ağustos 2008, P.

* * *

Aslında Atölye ile röportaj yapmak fikri mağazanın kapandığını öğrendiğim ilk günden beri aklımda olan bir şeydi.  www.tirmanis.org bunu hayata geçirmek için güzel bir vesile oldu. Gerek Saniye abla gerek Haluk ağabey ricamıza gayet olumlu yaklaştılar, bizi kırmadılar. Kendileriyle röportajı gerçekleştirdiğimiz (2008) Ağustos ayında Dönmez çifti sevgili kızları Ceylan’ı bir yıllığına Şili’ye uğurladılar. Ceylan, bir kültürler arası değişim programıyla bir seneliğine Şili’nin başkenti Santiago’da bulunacak. Lise 3. sınıfı yani 11. sınıfı burada okuyacak. Atölye ailesinin önemli bir parçası olan Ceylan’ı da röportajımıza dâhil etmeyi çok arzuladım. Gidişinin daha birinci haftası içindeyken o da bizleri kırmayarak sorularımıza yanıt vermekten geri durmadı.
Aşağıda iki bölüm halinde okuyacağınız soru-cevap şeklinde ele alınan röportajın ilk kısmını Haluk (H) ve Saniye Dönmez (S) ’e ikinci kısmını da Ceylan Dönmez’e ayırdık.

Öncelikle sevgili Haluk ve Saniye Dönmez çiftine ve sevgili Ceylan Dönmez’e sorularımıza verdikleri samimi ve içten yanıtlar için ve onlarla birlikte tüm Atölye ailesine Türkiye dağcılığının gelişmesine olan katkılarından dolayı can-ı gönülden teşekkür ederiz.

Atölye'nin Mimarları, Saniye Dönmez ve Haluk Dönmez'den Atölye'yi Sorduk

Atölye’nin kuruluş öyküsünü kısaca anlatabilir misiniz? Böyle bir mağaza açmak fikri nasıl oluştu ve şekillendi?

H: Atölye, 1980’de bir tabaka sunta, altına koyduğum dört tane teneke kutu ile başladı.  Önceleri cam üzerine el dekoru çalıştım,  daha sonra sanatla ilgili ne iş gelirse yapmaya başladım.  Cam ile çalışmam devam ederken önce küçük mağazayı tiffany (vitrayın farklı bir tekniği)  aydınlatma ürünleri için açtık ve Ortaköy’deki üretim kısmını 4. Levent Sanayi Mahallesi’ne taşıdık.

Atölye tam olarak hangi tarihte açıldı hatırlıyor musunuz? Ve ta en başından beri Ortaköy’deki aynı yerde miydi?

H: Mağaza kısmı 1989 yılında açıldı. Önceleri aydınlatma üzerine idi.  1994 yılında ise kendi hobilerimiz olan bisiklet, motosiklet ve kampçılık malzemeleri ile ilgili küçük bir mağazaya dönüştürdük.

Peki, “Atölye” ismini nasıl koydunuz? Esin kaynağınız neydi?

H: “Atölye “ bizim üretimden gelmemizin bir sonucu idi

Atölye’nin ürün yelpazesi ilk başlarda hangi hedef kitleye yönelikti? Dağcılık malzemesi satmaya sanırım daha sonra başladınız, değil mi?

H: Evet, dağcılık malzemesi satmaya 1996’da başladık.  Öncesinde ağırlıklı olarak bisiklet ve malzemeleri, motosiklet malzemeleri ve kampçılık malzemeleri sattık.  Dağcılık malzemeleri satışına kapsamlı bir biçimde geçişimiz ise kaybettiğimiz sevgili dostumuz Uğur Uluocak ‘ın teşviki ile oldu.  K2 ye gidebilmek için sponsor bulma amacıyla Serhan Poçan ile beraber “Non-stop bisikletle İstanbul- İskenderun” projesi vardı.  Tesadüfen mağazanın kapısında tanıştığım Uğur’a bisikleti için bir ayna hediye ettim.  İskenderun dönüşünde teşekkür etmek için mağazaya tekrar geldi ve bu çok güzel bir dostluğun başlangıcı oldu.  Böylece Sasa (Saniye Dönmez) ve ben,  İTÜ dağcılık kulübünün en yaşlı üyeleri olarak,  iki yıl sürecek ders ve faaliyetlerine katılmaya başladık. Tanışmamızdan kısa bir süre sonra Uğur Fransa’ya gitti ve bizim için bazı firmalarla görüştü. Bu sayede döndüğünde İlk olarak Decathlon firmasından ithalat yapmamıza yardımcı oldu; yazışmalarını da yaparak.  Asıl önemlisi ilk sermayemizi de sağlayarak.  Sattığı motosikletinin parası olan 5000 USD’ ı ithalatımızı yapmamız için bize verdi.

Hatırlıyor musunuz bilmiyorum ama, dağcılık malzemesi olarak ilk sunduğunuz ürün ya da ürünler neydi?

H: Elbette hatırlıyoruz.  1997 yılında Uğur’un bu desteği ile Decathlon’dan kaya tırmanış ayakkabısı, çanta, trekking botları ve çadır;  Boreal’den  kaya tırmanış ayakkabısı;  Beal’den tırmanış ipleri, toz torbası, emniyet kemeri;  Grivel’den kazma, krampon; Wild Country  ve DMM’ den teknik tırmanış malzemeleri,  Petzl’dan da kask ve karabin gibi teknik malzemeler ithal ettik.

Ben ilk kaya tırmanış ayakkabımı sizden, 100 DM’a satın almıştım. 1998’di yanlışım yoksa…  O alışveriş sırasındaydı, hayatımda ilk kez bir Çov Çov (Chow Chow) cinsi köpek görmüştüm: Aslan! Gerçekten de Atölye’nin bir maskotu gibiydi sanırım hepimiz için. Aslan, Atölye ailesine nasıl ve ne zaman katıldı?

H: Evet, gerçekten maskotumuz ve ailemizin sevgi dolu, duygulu bir ferdiydi.  1995 yılında sahibi tarafından istenmediği için,  köpek eğitimcisi arkadaşımız Savaş tarafından bize getirildi.  “Bir hafta kalsın, bakamazsanız alırım. “dedi.

S: Ben başta, hayatımızın büyük kısmı mağazada geçtiği için, Aslan’a mağazada bakamayacağımızı, zaten çok küçük bir yer olduğunu, hem O’nun hem de bizim için çok zor olacağını söyledim.  Fakat Aslan öyle bir varlıktı ki,  bir hafta sonunda O’ndan hiç ayrılamayacağımızı anladık.  O da hayatımızı hiç zorlaştırmadı ve bize uyum sağladı.

Gelelim Atölye’nin tırmanış duvarına… Öyle sanıyorum ki, sizlerin girişimiyle hayat bulan mağazanızdaki yapay tırmanış duvarı biz İstanbullu tırmanıcılar başta olmak üzere pek çok tırmanıcı arkadaşımıza ilaç gibi geldi. Tırmanış sporunun içinde olanlar antrenman yapacak, bir araya gelip birlikte tırmanabilecek bir ortam kazandılar. Bu spordan haberdar olmayan ve mağazanın önünden geçerken içeride olup bitenleri gören insanlardan bazıları belki bu sayede tırmanış sporuyla temas edip bu spora başladılar. Kimin ya da kimlerin fikriydi bu proje?

H: Küçük mağazanın yanındaki bina ikiye bölünmüştü ve bir butik ile bir marangozhaneden oluşuyordu.  Marangozhaneyi kapatmak istediklerinde biz kiralamak istedik. Orayı küçük mağazanın devamı bir mağaza olarak düzenlemeyi istiyorduk. Öztürk’ün (Kayıkçı) önerisiyle arka tarafına da tırmanış ayakkabısını da denemek amaçlı küçük bir duvar yapmayı düşündük. Oraya tadilata başladığımızda butik olan kısmı da bize devretmek istediler.  Biz de bunun üzerine, butik olan kısmı malzeme satışına yönelik mağazaya, marangozhaneyi de tümüyle tırmanma duvarına çevirdik.  Mal sahibi ile anlaşarak, yıkıntı olan üst katı da kafe, derslik ve ofis olarak düzenledik.

Mekan anlamında ufak bir mağazayken dükkanı büyütmek ve açıkçası popülaritesi pek de fazla olmayan tırmanış duvarı ile birleştirmek fikri bana biraz cesaret isteyen bir iş gibi geliyor. Orada tırmanan bizler gayet memnunduk bu işten belki ama sizler için fazlaca riskli bir yatırım değil miydi gerçekten de?

H:  Evet, hele bizim için.  Güzel bir rüyaya ulaşmaya çalışmak çok keyifli.  Sanıyorum biz bunları yaşadık.

Duvarın inşa sürecinden biraz bahseder misiniz? Tutamaklar ve rölyefler nasıl temin edildi, konstrüksiyonu siz mi yaptınız, kurulumda kimlerin emeği öne çıktı vb.?

H:  Duvarı ve tutamakları Bulgaristan’dan getirttik, zaten Türkiye’de henüz üretime başlanmamıştı.  Konstrüksiyonu ve montajını ben yaptım.  Montajda, özellikle tutamakların montajında Öztürk çok yardımcı oldu.

Çok özel değilse, bu duvarın yapımı kabaca ne kadara mal oldu?

H: Duvarın maliyeti  40.000 DM civarında oldu,  m² si  350 DM idi.

Deneyimlerinize dayanarak, Atölye’nin yapay duvarı size ne gibi yükler getirdi; bir yapay duvar işletmenin sizce en zor yanları nelerdir?

H: Duvarı 2000 yılının Eylül ayında açtık ve Ekim ayında ilk eğitim grubumuz  eğitimlerine başladı.  2000 yılı Kasım ayında Türkiye’de yaşanan ilk dalga ekonomik kriz, arkasından da Şubat 2001 de ikinci dalga ile sarsıldık.  Bankalara olan tüm borçlara rağmen 2006 yılı Eylül ayına kadar yürütmek için çaba gösterdik.  Mali anlamda oldukça zor bir dönem yaşadık.

S: Yapay duvar işletmenin en zor yanı değil ticari bakamadığımız için yaşadığımız zorluklar  vardı bizim için.

Tüm bunlar bir yana, böyle bir tırmanış duvarının varlığı, bu olanaklardan yoksun olan biz İstanbullu tırmanıcıları ortak bir yerde buluşturdu, bu bir gerçek. Bizler belki de bu sayede birbirimizle daha fazlaca etkileşime girebildik. Hem tırmanırdık, hem de konuşur tartışırdık. Üst kattaki sakin kafenizde demlenir, kimi zaman çayımızı içer açılır kimi zaman biralarımızı, şaraplarımızı yudumlar keyiflenir, hüzünlenirdik…  
Herhalde mağazanın yanında tırmanış duvarının da vesilesiyle sizler de pek çok yeni insan  tanıma fırsatı buldunuz, değil mi? Bu anlamda, yapay tırmanış duvarının sizler için en büyük kazancı, sizler için en güzel tarafı neydi?

S: Gerçekten bizim için en büyük artısı tanıdığımız ve dost olduğumuz insanlardı. Özellikle çocuklar bizim için ayrı bir heyecan ve keyif idi.  Galiba böyle bir olanağı, hizmeti sunuyor olmak…  Asıl güzel olan bu…

Atölye sayesinde pek çok insan tanıdınız, dost edindiniz… Bildiğim kadarıyla bunlardan biri de rahmetli Uğur Uluocak idi. Sevgili Uğur ile ilgili birkaç şey söylemek ister misiniz?

H:  Yukarıda aslında bizim için önemini uzun uzun anlatmış oldum sanırım.  Senin gibi eğitime özen gösteren ender insanlardan biriydi Uğur da.

S: Uğur gerçekten özel biriydi.  Bazı dostları ne zaman tanıdığınız çok önemli olmaz, sanki hep hayatınızda vardır.  Bizim için Uğur böyle dostlarımızdan biriydi.

Atölye kısa kaya anlamında da geleneksel bir havaya giren “boulder” yarışmalarıyla ülkemizin pek çok kesiminden tırmanıcı arkadaşımızı bir araya toplamayı başardı. Hem tırmanıcılar olarak hem de organizasyonda emeği geçenler olarak pek çok fayda sağladık, oldukça heyecanlı dakikalar yaşayıp yarışmaların sonunda da gene hep birlikte Atölye’nin çatısı altında eğlendik.

İlk boulder yarışması hangi yılda düzenlendi? Fikir babası kimdi? Sponsor bulmakta güçlük yaşadınız mı?

H: İlk olarak 2001 yılının Ekim ayında düzenlendi ve 6 ayda bir yapıldı başlangıçta. İlk üç yarışmadan sonra 4. yarışmamıza Efes Dark sponsor oldu.  İlk olarak çocukları motive etmek için ayda bir küçük yarışmalar yapalım diye düşündük.  Sonra tırmanışçı arkadaşların da ısrarı ile olay büyüdü ve Türkiye çapında bir boulder yarışmasına vardı.  Dünyada bu tür yarışmaların nasıl yapıldığı ve UIAA kurallarını inceleyerek yarışma kuralları belirlendi. Rota yapımında Öztürk ve İTÜ dağcılık kulübünden arkadaşlarımız ile duvarın temizlenmesi, tutamakların sökülmesi ve yarışma sırasında destek ekibi olarak,  tırmanmaya gelen pek çok kişi yardımcı oldu. Genelde herkes işin ucundan tuttu.

İlk yarışmada sponsor yoktu. Daha sonraki yarışmalarda sektörde yer alan firmaların bir kısmı ödül sponsorumuz oldu.

Gerek yarışmalar gerek yapay tırmanış duvarı etrafında toplanan bizlerin antrenmanları, sohbetleri sizlere biz dağcı camiasını biraz olsun gözlemleme fırsatı vermiştir, değil mi? Buradan hareketle sizlere şunu sormak istiyorum: Kişisel görüşünüze, gözleminize dayanarak bizim dağcılık sosyetesinin artıları ve eksileri  sizce nelerdir?

H: Zor bir sporla uğraştıkları için her zaman pozitif bakmaya çalıştık.  Bazılarının yüksek egolarını görmezlikten gelmeyi yeğledik. Sanırım onlara vermek istediğimiz -yarışmalarla da bunu sağlamayı istedik- birbirleriyle daha çok zaman geçirmelerini ve etkileşmelerini sağlamaktı.  Böylece dayanışmalarının artacağını düşünüyorduk.  Eskilerin yenileri küçümsediği, gereksiz yaratılan hiyerarşinin ortadan kalkmasına olanak yaratmak istedik.

Atölye’nin işletme kimliğine geri dönersek, benim gördüğüm kadarıyla –yanılıyor olabilirim elbette- Atölye saldırgan bir satış politikası olan, daha fazla satış yapabilmenin ince hesaplarına derin kafa yoran bir stratejiden ziyade sanki daha çok duygular üzerine kurulu bir yolu izliyordu. Tam ifade edebiliyor muyum emin değilim ama sanki Atölye günümüzün profesyonel işletmelerinden farklı olarak, gönül-hatır-naz gibi unsurların göz ardı edilmediği bir tutum izliyordu… Yanılıyor muyum?

H:  Çok güzel ifade ettin aslında. Buna eklenebilecek çok fazla bir söz yok.  Bizi saldırgan ticarete zorlayan bütün etmenlere karşı direndik.  Ama güçlü sermayelere ve ticari anlayışlara karşı cephe kaybediliyor.

S: Bir tür “Kahraman bakkal süpermarkete karşı” hikayesi…

Haluk ağabey ve Saniye abla Atölye’nin işleyişinde farklı rollere sahip gibi gözüktüler hep bana. Sanki Saniye abla dizginleri tutuyordu, Haluk Ağabey ise işin yaratı gerektiren tarafıyla haşır neşir olmayı seven, parasal konulara kafa yormaktan hazzetmeyen bir yapıdaydı. Böyle bir rol ayrımı var mıydı? Yani işin doğası gereği şekillenen bir iş bölümü…

H: Çok güzel analiz etmişsin aslında.  Atölye dışında da olan bir durum bu.:))

S: Galiba kendiliğinden gelişen bir durum bu, aldığımız eğitimin de sonuçları biraz. Haluk Güzel Sanatlar, ben İktisat okudum. Gerçi bu konuda pek başarılı olduğum söylenemez , yanlış bir seçimdi. Haluk ile üretim ve sanat kısmına yakınlaştım ancak her işletmenin bir bürokrasi ile uğraşanı vardır, o da ben oldum.

Atölye ailesinin elbette Ceylan’ını, sevgili kızınızı da anmak lazım gelir. Ceylan her daim bu ortamın içinde, tırmanışla uzaktan-yakından temas halindeydi. Atölye’nin Ceylan’ın gelişiminde etkileri olmuş mudur sizce? Ne yönde olmuştur?

S: Elbette Ceylan’ın gelişiminde çok olumlu etkileri oldu.  Son derece sosyal ve kendine güvenli biri oldu.  Yetişkinlerle daha çok zaman geçirmesi düşünce yapısının da hızlı olgunlaşmasını sağladı, perspektifi genişledi.  Tek olumsuzluğu ise yaşıtlarıyla iletişimini zorlaştırması oldu.

Atölye’nin kapanma süreci… Atölye neden kapandı? –Çok özel değilse-

H: Tabii ki öncelikle maddi sorunlar. 2001 krizi sonrasında, yatırım sürecinde bankalardan kullandığımız kredilere çok yüksek faiz ödememiz ( %55 ile aldığımız krediye %500 gibi).  Sonrasında, o dönem ürün sağladığımız tedarikçimizin bize ürün sattıktan bir süre sonra kendi mağazasında büyük indirimlere gitmesi bizim ciddi ölçüde zorlanmamıza neden oldu. Giderek artan maddi yükün altından kalkmanın zorlaşmaya başlaması da süreci hızlandırdı.

Bu kararı almak zor oldu mu? Yoksa artık zamanı gelmiş miydi?

S: Aslında çok zor oldu, ancak dediğin gibi zamanı gelmiş hatta geçmişti belki de. Bu mağazayı yeniden yaratmıştık, çok emek ve para harcamıştık. İdealist bir bakıştı bizimkisi. Yoksa Türkiye’de insan ekonomiye güvenip, eğer güçlü bir sermayesi yoksa ve getirisinden yüzde yüz emin değilse, böyle bir yatırıma girmez. Daha önce de sorunun içinde belirttiğin gibi daha çok duygular üzerine kurulu bir yolu izledik, ama bir sene gecikme ile 2006 Eylül ayında kapama kararı aldık.

H: Uğur’u kaybetmiş olmak da bu kararda etkili oldu.

Belki biraz buruk bir konu ama…. Atölye’deki son gününüzü, kapıyı son kez kapatıp bir hepimize ait olan çok özel ve çok güzel dönemi noktaladığınız o an, kafanızdan neler geçti diye sorsam…

H:  Harabe bir yerden, güzel bir kafe ve eğitim alanı oluşturduk emeğimizle, bunun ne kadar acı verdiğini tahmin edebilirsin . Orası alınıp satılabilen bir mal gibi değildi bizim için.

S: Kelimenin tam anlamıyla yaşam alanımızdı. Nefes alıp verdiğimiz yer.

Eğer filmi geri sarıp başa dönsek, Atölye’nin yaşam sürecinde şunu şöyle yapmazdım bu şekilde yapardım diyebileceğiniz çok somut şeyler var mıdır?

H: Gerçek yaşamın kurallarını çok da önemsemedik ve böyle mutlu olmayı seçtik. Sanırım başa sarsak da pek bir şey değişmezdi, hayata bakışımız bu çünkü.

S: Evet bence de bir şey değişmezdi.  Hayatı birlikte güzel bir paylaşım ve gelişim olarak görüyoruz.  Bünyemiz farklı bir duruma uyum sağlamazdı diye düşünüyorum. Yani farklı davranabilseydik...

Atölye mağaza olarak kapandı. Fakat anladığım kadarıyla ticari hayatını sürdürüyor.

S: Atölye Doğa Sporları "üretim atölyesi" olarak çalışmalarını sürdürüyor tabii ki. Tırmanma duvarı üretimi ve farklı tasarım ve uygulama calışmalarımız var. Sonuçta diğer taraf her zaman üretim atölyesi idi. Ve tabii ki üretim kısmı Haluk'un uzmanlığı. Yeni web sitemiz eksiklerine rağmen açıldı(www.atolye.com.tr). Ben de Atölye'nin idari kısmı ile uğraşmanın yanı sıra yarı zamanlı (part-time) olarak Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde lisans öğrencileri danışmanlığı yapıyorum.

Hayatı hâlâ sevgiyle, dayanışmayla ve dostlukla yaşamaya devam ediyoruz.

Bu röportaj kapsamında son olarak söylemek istedikleriniz, bizlere vermek istediğiniz mesajlarınız var mı?

S: Bizim için keyif verici bir süreçti. Tırmanış sporunda önemli bir adımın atılmasına katkıda bulunmak çok etkileyici. Bugün geldiği noktada önemli bir km taşı olmak gurur verici…

H: Çocukları ve gençleri tırmanış sporuyla tanıştıracak, eğitim verecek yerlerin açılması ve yaygınlaşmasını temenni ediyorum.

S: Sevgili Burak bu röportaj için çok teşekkür ediyoruz.

Ceylan Dönmez’e Atöyle’yi sorduk…

Sevgili Ceylan; Geriye dönüp baktığında Atölye senin için ne ifade ediyor?

 Atölye büyüdüğüm, aynı zamanda ailemin çok emek vererek inşa ettiği yapıydı benim için. Her gün yeni şeyler öğrenmemi sağlayan, farklı bakış açılarını görebildiğim, değişik değişik birçok insanla tanıştığım, en önemlisi de ailemle hayatın içindeki iyi ve kötü tüm zamanları paylaşmayı öğrendiğim yer. Hayatta karşıma çıkabilecek birçok şeyi öğrenebildiğim bir okul gibiydi çoğu zaman.

Atölye sizin için sanki ikinci bir yuva gibiydi değil mi?

Evet, aynen öyle. Hayatımızın belli bir döneminde, bir iş yerinden çok bir yuva oldu Atölye bizim için.

Onca tırmanıcı ile aynı ortamı paylaşmak, onlarla tırmanmak, onların yaşamlarıyla kıyısından köşesinden de olsa temasta olmak nasıl bir duyguydu?

Değişik, birbiriyle alakalı, alakasız birçok insanın hayatında Atölye adı altında bir yere sahip olmak, o kişilerle bir şeyler paylaşmak, birlikte tırmanmak gerçekten benim için çok güzel bir deneyimdi. Genelde çevremde benden yaşça büyük tırmanışçılar olduğundan, hem tırmanış konusunda hem de farklı konularda birçok şey öğrenmemi sağladılar. Bu yaşıtlarımın çoğu zaman sahip olamadığı bir ayrıcalıktı benim için. O yüzden kendimi bu açıdan hep şanslı saymışımdır.

Senin bakış acından ele aldığımızda, biz tırmanışçıları nasıl değerlendiriyorsun? Yaşın gereği bizleri çok daha farklı bir perspektifle değerlendirebileceğini düşünüyorum.

Tırmanışçılar genelde hayattan keyif almaya çalışan insanlar bence. Bunu da tırmanarak, o camianın içinde başka insanlarla paylaşım içerisinde kendilerini geliştirerek yapıyorlar sanırım. Atölye’ye gelen tüm tırmanışçılarda gördüğüm ortak şey, hepsinin kapıdan girerken omuzlarındaki yükleri kapının öteki tarafında bıraktıklarıydı. Tırmanışçılar, tırmanırken birçok sıkıntıdan ve stresten kendilerini uzaklaştırabiliyorlar. Bu sayede belki de birazda tanıdığım tırmanışçıların çoğu pozitif düşünen, paylaşımcı, eğlenceli ve güler yüzlü insanlardı hep.

Sence, Atölye’nin senin gelişimin üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

Daha önce de söylediğim gibi ben Atölyede büyüdüm. Küçük mağaza döneminden başlamak üzere Atölye ortamının içinde oldum hep. Bebekliğimden başlayarak süregelen bir zaman zarfı bu. Bu süreç içinde hayatta karşılaşabileceğim birçok şeyi erkenden öğretti Atölye bana. Farklı farklı insanlarla tanıştım, her zaman etrafımda yeni şeyler öğrenebileceğim insanlar oldu ve paylaşmayı gerçek anlamıyla bu ortamda öğrendim, ailemden, mağazaya gelen büyüklerimden. İyi zamanların yanı sıra kötü zamanları da gördüm, ailemle birlikte yaşadım Atölye’de. Kısacası gelişimimin büyük bir kısmı Atölye’de geçirdiğim zaman içerisinde oluştu. Atölye bir bakıma bugün olduğum kişi olmamı sağlayan ortamlardan biriydi sanırım.

Ceylan, tırmanış sprouna hâlâ devam ediyor musun? Yoksa ATÖLYE mağazası ile birlikte bu da noktalandı mı?

Atölye kapandıktan sonra tırmanışla ilgilenmek için pek fırsatım olmadı ve tamamen koptum tırmanıştan. O dönemden bu yana da herhangi bir sporla ilgilenmedim. Ne okulumdan fırsat , ne de benim ulaşabileceğim herhangi bir imkan bulabildim. Ama tırmanışı, doğa sporlarını hâlâ çok seviyorum o yüzden ilerde daha çok ilgilenmeye çalışacağım.

Senin Atölye ile ilgili söylemek istediğin, eklemek istediğin, ailene olsun biz tırmanıcılara olsun vermek istediğin bir mesaj var mı, Ceylan?
Atölye tam anlamıyla bir buluşma noktasıydı. İnsanların işlerinden, okullarından çıkıp bundukları dünyadan uzaklaştıkları bir çıkış noktası. İnanıyorum ki  herkesin hayatında önemli bir yeri vardı Atölye’nin. İsterdim ki tekrar eskisi gibi var olsun. Tekrar bir buluşma noktası haline gelsin. Benim dışımda birçok kişinin de istediği bir şeydir bu eminim.

Çok teşekkür ederim Burak abicim, bu Atölye röportajında benim düşüncelerime de yer verdiğin için.