TARİHTE BUGÜN:

 

Tırmanış camiası son bir haftadır vadide yaşanan akıl almaz olayla çalkalanıyordu: Vadinin önde gelen spor tırmanışçılarından Dr. Cenk Kıl’ın açtığı spor rotaların boltları, peş peşe ortadan kaybolmaya başlamış, sırra kadem basmıştı! Oldukça köklü olan bu spor tırmanış bahçesinde ilk kez cereyan ediyordu böyle bir olay. Başta Dr. Cenk olmak üzere tüm spor tırmanışçılar öfke içindeydiler; bu işin sorumlusunu bir an evvel bulmak ve onu adamakıllı benzetmek istiyorlardı. Fakat ne bir görgü tanığı vardı ortada ne de en ufak bir ip ucu.

Bir – üç derken Dr. Cenk Kıl’a ait tam beş adet spor rota bir hafta içinde sabote edildi. Bolt sempatizanı olan spor tırmanışçılar –doğal olarak- gelenekçi tırmanışçılardan şüphelendiler: “Böyle bir ahlaksızlığı yapsa yapsa gelenek ve göreneklerine bağlı bolt düşmanı radikal tırmanışçılar yapar,” diyorlardı.

Kutsal emanetlerine el uzatılan ‘sporcular’, bolt düşmanlığıyla adı  ayyuka  çıkmış belli başlı tırmanışçıları suçlamaya, ellerine geçen her fırsatta onlara sataşmaya başladılar. Tatsızlıklar çok geçmeden büyüdü. Sataşmalar şiddetli çatışmalara, çatışmalar yumruk yumruğa vuruşmalara kadar vardı. Üzerlerine büyük numara takoz ve eksantrik gibi ağır silahlarla saldıran gelenekçi tırmanışçılara karşı, kısacık ekspresleri ve magnezyum tozlu çıplak elleriyle kahramanca mücadele veren sporcular genelde bu kavgalardan ağız burun dağılmış, perişan bir halde çıkıyorlardı.

Tabii ki bu olaylardan en çok rahatsızlık duyanların başında Dr. Cenk Kıl geliyordu.  Aklı selimliği ve aydın kimliğiyle tanınan Dr. Cenk, her ne kadar rotalarına yapılan saldırılardan gelenekçi tırmanışçıları sorumlu tutsa da, serinkanlılığını koruyarak bir süre sessiz kalmayı yeğledi. Fakat işler iyiden iyiye çığırından çıkmaya başlamıştı; her hafta sonu kafası gözü patlatılan, poposuna sikke çakılan mağdur tırmanışçıların abartılı öyküleri, ülkedeki tüm tırmanışçılar arasında bir şok dalgası gibi süratle yayılıyordu. Olaylar daha fazla kontrolden çıkmadan birilerinin bu işe dur demesi farz olmuştu. Dr. Cenk, vakit kaybetmeden vadideki tüm tırmanışçılara haber uçurdu ve onları zenginliği ile dillere destan malikanesinde bir akşam yemeğine davet etti; hem güzel bir ziyafet çekilecek hem de malum konu enine boyuna tartışılacaktı. Arazide olduğu kadar masa başında da cesurca çarpışmaktan asla geri durmayan ve buldukları beleş ziyafet fırsatını da kaçırmak istemeyen tırmanışçılar, doktorun davetini tereddüt etmeden kabul ettiler. Kararlaştırıldığı gibi Eylül ayının ilk Cuma akşamı saat 20:30‘a doğru, tırmanışçılar tam kadro Dr. Cenk’in şehir dışındaki malikanesine üşüşmeye başladılar. 

Alabildiğine geniş bir alana kurulmuş ahşap kaplı bina, etrafındaki sık ağaçlar ile çevreden tamamen tecrit edilmişti, sessizliği ile hemen dikkati çekiyordu. 19. Yüzyılda inşa edilen malikanenin dev ferforje kapısından, bahçe duvarlarının üstüne monte edilmiş yüksek demir korkuluklara kadar güvenliğe hayli önem verildiği kimsenin gözünden kaçmadı. Geniş bahçenin bir çok yerine irili ufaklı heykelcikler serpiştirilmişti. Binanın hemen önündeyse üzerinde özenle işlenmiş kabartmalar bulunan fıskiyeli bir süs havuzu vardı. Bu olağanüstü zenginlik karşısında büyülenmiş tırmanışçılar, kar beyazı mermer basamakları tırmanarak malikanenin görkemli giriş kapısına ulaştılar. Konukları Dr.Cenk Kıl’ın fraklı, beyaz eldivenli emektar uşakları karşıladı, asık suratla onları içeri buyur ettiler. Genelde yüksek mevkili misafirler ağırlamaya alışık olan uşaklar, renk renk  polarlar ve ceketler giymiş, fazlasıyla gayri resmi olan bu garip kılıklı kalabalığa teşrifatçılık yapmaktan pek haz etmediler doğrusu.

“Vay anasını... Doktor paranın .mına koymuş!” diyerek mırıldandı, genç spor tırmanışçılardan Cemo; yapının içi de tıpkı dışı gibi göz alıcıydı. Her taraf çeşitli müzayedelerden elde edilmiş antikalarla, değeri on binlerce doları bulan nadide parçalarla bezenmişti.

Fazlalıklar vestiyere bırakıldıktan sonra, tırmanışçılar uşaklar eşliğinde yemek salonuna alındılar. Upuzun dikdörtgen bir masa salon boyunca uzanıyordu. 

Bolt sempatizanları masanın sağ tarafına, bolt düşmanları ise sol tarafına oturdu. Saat 20:35’de tüm sandalyeler dolmuş, sofrada Dr. Cenk dışında hiç bir eksik kalmamıştı; beklemeye başladılar.

Saat 20:45’de Dr. Cenk  Kıl yemek salonuna özrünü belirterek girdi:

- Kusura bakmayın beyler, laboratuardaki işim biraz uzadı. Umarım çok bekletmedim. 

Masanın sol yanında oturan, ellisine merdiven dayamış gelenekçi tırmanışçılardan Muammer bey, Dr. Cenk’e takılmadan edemedi:

- Ne o doktor? Yoksa yeni bir tırmanış iksiri mi buldunuz?

Dr. Cenk sadece tebessüm etmekle yetindi. Emin adımlarla yürüyerek masanın baş ucundaki yerini aldı.

Dr. Cenk Kıl, oldukça saygın ve ünlü bir doktordu; özellikle farmakoloji alanındaki çalışmalarıyla tıp çevrelerinde el üstünde tutuluyordu. Sahip olduğu göz alıcı zenginlik, yıllar önce kaybettiği aile büyüklerinden miras kalmıştı. İlime adamıştı kendisini; vaktinin neredeyse tamamını laboratuarında geçirir, gece gündüz demeden haftalarca çalıştığı olurdu. Bir keresinde öylesine yorgun düştü ki, üç gün boyunca aralıksız uyudu. Doktoru uyandıramayan hizmetçiler, onu öldü sanarak etrafı ayağa kaldırdılar. İşin komiği ambulans yerine, eve imam çağırdılar. Gözlerini açtığında karşısında ak sakallı dede gören Dr. Cenk, az daha küçük dilini yutacaktı.  Gel gelelim, ilmine hayli düşkün olan bu adam bir süredir çalışmalarını aksatıyordu. Kısa zaman önce tanıştığı ve gittikçe daha da sevdalandığı kaya tırmanışı sporuna kafayı fena halde takmıştı. Üstüne üstlük geç yaşta başlamasına karşın yetenekliydi de: Şaşırtıcı bir şekilde vadideki tüm üst düzey spor tırmanış rotalarını kısa zamanda tırmandı; tekrarı yapılamamış bir çok rotanın ilk tekrarını da yaparak bütün dikkatleri üzerinde topladı. Rotalara doymayan bu sıra dışı tırmanışçı, bir süre sonra kendi rotalarını açmaya başladı. 5.15a zorluğundaki “Avagadro Sayısı” adını verdiği spor rotayı açtığında artık ülkedeki tüm tırmanışçılar tarafından tanınıyordu. Otuz altı yaşındaki Dr. Cenk, sadece on altı ay gibi kısacık bir zamanda spor tırmanışın öncüsü konumuna geldi. Tüm spor tırmanışçılar onu bağırlarına bastılar, o artık spor tırmanışçıların yeni idolüydü.

Bir insan, böylesine çabuk bir takım payeler elde etmeye görsün; hakkında hemencecik türlü dedikodular dolanmaya başlar. Rivayete göre Dr. Cenk ‘in akıl almaz bir hızla yakaladığı bu üstün performans, laboratuarında geliştirdiği özel bir doping ilacından kaynaklanıyordu. Kimilerine göre bu tam bir saçmalıktı, kimilerine göreyse olayın tek mantıklı açıklaması. Bu söylentiyi onu çekemeyen bolt düşmanı gelenekçi  tırmanışçılar uydurmuştu büyük ihtimalle; zaten Dr. Cenk de rotalarına yapılan saldırıların sorumlusu olarak onlardan şüpheleniyordu. Sofradaki harikulade yemekler ve enfes şarap öylesine göz alıcıydı ki, spor ve gelenekçi tırmanışçıların birbirlerine besledikleri kini, bir kaç dakika içinde yaşayacakları mide şöleni sonrasına ertelemeye yetti. Pek çoğu kafayı tırmanışla bozmuş, kaya ile yatıp kalkan sefil tiplerdi. Sefaletin, iyi tırmanmak için yapılması zorunlu olan bir seçim olduğuna inanmaktaydılar. İş hayatını hep hor görmüşler, öğrenimlerine sırt çevirmişlerdi. Kutsal bir arayış içindeydiler: Eli açık –ve gözü kapalı- bir sponsor arıyorlardı. Hayattaki en büyük ortak sıkıntılarıysa tırmanış sporunun yeterince desteklenmemesi ve içlerindeki gizli kalmış tırmanış şampiyonunu su yüzüne çıkaramamalarıydı. Ah ya! Kendilerine yeterli imkan bir verilseydi; kimse tutamazdı işte o zaman onları!

Ağız şapırdatmaları ile tek bir kelime edilmeden yenilen akşam yemeğini, dikkatlice yapılan sessiz geğirmeler izledi. Tabakları boşalan, mideleri epeyce dolan tırmanışçılar yavaş yavaş birbirlerinin yüzlerini kollamaya başladılar. Ortamdaki gerilim eğilimini hisseden Dr. Cenk, “tam sırası,” diye düşündü.

Şarabından bir yudum aldı, ayağa kalktı:

- Öncelikle davetimi kırmayıp buralara kadar yorulduğunuz için sizlere çok teşekkür ederim. 

Doktor derin bir nefes aldı, bir iki saniye duraksadı, sonra da nutkuna başladı:

- Burada toplanmış olmamızın sebebini hepimiz gayet net biliyoruz. Dolayısıyla laf kalabalığı yapmadan malum konuya girmekte fayda görüyorum. Geçtiğimiz bir hafta içinde kendini bilmezin biri, benim rotalarımı hedef alan akıl almaz bir saldırıda bulundu; beş adet spor rotamın bütün boltları, boltlandıktan bir kaç gün sonra kırıldı, vahşice param parça edildi. Ülkemizde daha önce buna benzer kimi olaylar yaşandığını biliyoruz ancak spor tırmanışın öncüsü olan vadimizde böyle bir olay ilk kez başımıza gelmiş bulunuyor. Bu, bu gün benim rotalarıma yapıldı, yarın vadideki diğer spor rotalara da yapılabilir. Bakın; eğer olay büyürse dostlarım, tırmanış bahçemizde huzur diye bir şey kalmaz.

Tırmanışçılar çıt çıkarmadan, Dr. Cenk’in sözünü bitirmesini bekliyorlardı. Kimisi ona kulak kesilmişti, kimisi de Dr. Cenk lafını bitirdiğinde ona nasıl bir karşılık vereceğinin hesabını yapıyordu. Doktor, enfes şaraptan bir yudum daha alarak boğazını temizledi, sözüne devam etti:

- Yıllardır yaşanan, bitmez tükenmez, ve hep havada kalan bolt tartışmalarından birini daha başlatmak niyetinde değilim; ortada çok daha somut bir gerçek var: Birileri spor rotalarımıza saldırıyor, onları sabote ediyor. Bu ahlaksızlığa karşı hızlı ve kesin bir çözüm getirmemiz gerek. 

Dr. Cenk, masanın etrafına dizilmiş tüm tırmanışçılara şöyle bir göz gezdirdikten sonra ciddi bir ifadeye bürünerek kendisinden hiç beklenmedik bir çıkış yaptı:

- Eğer, bu saldırıları yapan kişi ya da kişiler şu an aramızdalar ise, lütfen mertçe ortaya çıksın, bunu itiraf etsinler! Etsinler ki problemleri neymiş öğrenelim; ve bu probleme  hep birlikte çözüm bulalım bir an evvel. Zira bu iş böyle devam edemez!

Yemek salonunda çıt çıkmıyordu. Sessizliğe gömülen tırmanışçılar safça bu itirafın yapılmasını bekliyorlardı sanki. Kimileri şüphe ettiği şahsın gözlerini, dudaklarını kolluyordu çaktırmadan, kimileri de suçlu olmadığı halde suçlu olmadığını daha bir kanıtlamak istercesine saf ve masum bir ifade takınıvermişti yüzlerine. Derken, genç spor tırmanışçılardan Sertan,  hışımla sandalyesinden ayağa fırladı ve yıllardır bolt konusundaki negatif fikirleriyle tanınan yaşlı kurt Muammer beye dönerek:

- Bunun sorumlusu sen ve senin şakşakçı takımın! İtiraf et! diyerek haykırdı.

Yaşlı kurt, Sertan’ın gençliğine vurdu bu deli dolu suçlamayı. Erdemsi bir tebessümle, onu ciddiye almadan sessizliğini sürdürdü. Fakat yaşlı kurdun ateşli  takipçilerinden Ahmet, idolünün böylesine bir suçlamaya sessiz kalmasına dayanamamıştı, üstelik onun gözünde puan toplamak için de bulunmaz  bir fırsattı bu; hemen değerlendirdi:

- Kapa çeneni bolt-perest zibidi! Diyet yapa yapa beynin sulanmış senin! Sus da otur oturduğun yerde!

- Susmazsam n'olcak! Yalan mı! Yıllardır VII dereceden fazla tırmanamıyorsunuz. Kayalardaki beceriksizliğinizi bolt düşmanlığı adı altında örtmeye çalışıyor, doğa peygamberliği yaparak da bu açığı kapatmaya çalışıyorsunuz, diye ateşli bir yanıt geldi Sertan’dan. 

Ahmet’ten daha deneyimli bir bolt düşmanı olan Batuhan, bu suçlamaya anında karşılık verdi:

- Hadi oradan boltperest! Siz kendi ikiyüzlülüğünüze bakın hele! Hem tırmanmak bizim için bir ibadet diyorsunuz hem de ibadetgahınızı delik deşik ediyorsunuz. Bu nasıl bir ibadet biçimidir ha! Nasıl bir dindir bu!?

Sertan, Batuhan’ın çıkışı karşısında eveleyip gevelemeye başladı, kulak memeleri kıpkırmızı kesilmişti. Göz ucuyla Dr. Cenk’in yüzünü kolladı; destek bekliyordu besbelli. Bolt düşmanlarıysa bıyık altından gülümsüyorlardı bu duruma. Batuhan ise iyice aşka gelmişti:

- Seccadesine pisleyen kaç Müslüman gördün sen, hı?  Sizler... Sizler kelimenin tam anlamıyla doğayı hiçe sayan, onunla mastürbasyon yapan egoistlersiniz. Bizlerse gerçek...

- Gerçek ne Tanrı aşkına!? diyerek öfkeyle patladı tartışmayı sessizlik içinde dinleyen Selim: “Siz sütten çıkmış ak kaşık mısınız sanki? Yüzlerce sikkenin sizler tarafından nasıl da kayalara gömüldüğünü herkes biliyor! Evleriniz bir tırmanışçı evinden çok, nalbur dükkanını andırıyor!“

- Bak genç dostum, sikke çakmak bir nevi el sanatıdır, incelik ister, kaya anayı okumayı gerektirir. Tıpkı harikulade bir atı, onun canını yakmadan nallamak gibidir: Önce sevgiyle nallarsın onu, sonra da dört nala özgürlüğe koşarsınız birlikte. Senin anlayacağın iyi bir tırmanışçı olmanın yolu biraz da sanattan  geçer, diyerek Selim’i yanıtladı Batuhan.

- İyi bir tırmanışçı mı dedin!? Allah aşkına yapma... Sizlerin en iyisi bile kaç derece tırmanıyor söyler misinin bana? diye sordu bunun üzerine Selim, ses tonu hayli küçümser ve alaycıydı.

- Rakamların büyüsünden kurtulun artık! Gözünüzü açın. Derecelerden daha önemli şeyler de vardır hayatta, dedi yaşlı kurt Muammer.

- Bir baltaya sap olamayınca bolt düşmanlığı yaparak, ucuz doğa peygamberliğine soyunup tırmanış aleminde varolmaya çalışmak gibi şeyler mi mesela?

Muammer bey Selim’in bu sorusunu duymazdan geldi, soruya soruyla karşılık verdi:

- Sorarım size: Kaçınız hayatında gerçek bir dağ gördü? Kaçınız hayatında uzun bir duvarda partneriyle birlikte yaşam mücadelesi verdi? Kıçınıza parlak renkli tayt çekip, İspanyol paça pantolonlar giyerek, imaj peşinde koşarak adam mı olacağınızı zannediyorsunuz ha? Dağcılığımızı, etik değerlerimizi zehirliyorsunuz sizler.

- Lafını bil hacı! diyerek sertçe çıkıştı yetenekli spor tırmanışçılardan Şansal: “Bir kalemde sildiğin bu adamlar deli gibi antrenmanlar yapan, hayata karşı perhizde olan, disiplin içinde yaşayan düzeyli sporculardır. Kimi zaman tek bir hamle için aylarca çalıştığımız olur. Estetik, teknik, koreografi... Bu sözcükler senin için hiç mi bir şey ifade etmiyor!?  Bence sen gözlerini açmalısın biraz da.”

- Doğanın kalıbını çıkarıp, yapay kayalar inşa edenlere ben sadece gülerim. Ne gariptir ki, eşe dosta damarlarınızdaki adrenalin sızıntılarından bahseder ben dağcıyım dersiniz, ancak güvenlik arayışınızdan da bir türlü vazgeçemezsiniz. Boltların dayanılmaz güvenliği gözlerinizi kör etmiş bir kere!

- Muammer bey sakin olun lütfen, diyerek seslendi Dr. Cenk. Ancak Muammer beyi durdurmak mümkün değildi, hayatın derin anlamını çözmüş bir edayla peş peşe sıralıyordu bu cümleleri:

- Nietzsche der ki: ‘İki şey ister gerçek erkek: Tehlike ve Oyun.’ Sizler tehlike isteyemeyecek kadar ödlek olan oyuncularsınız. 

- Bu kadarı da fazla ama! Sen neden yüce dağlarına dönüp, III derecelik yerlerde medyatik destanlar yazmıyorsun, diyerek alaya aldı Muammer beyi, Sertan. 

Ardından spor tırmanışçılar arasında bir gülüşme oldu.

Sinirler iyice gerilmişti. Bir söz söyleyebilmek hevesiyle yanıp tutuşan ve Muammer beyden bir puan daha kapmak isteyen gelenekçi Ahmet, yumruğunu sıkarak masaya vurdu:

- Dağlarda olmak, senin gibi materyalist bir boltperest olmaktan bin kat daha iyidir!!! 

Bardağı taşıran son damlaydı bu. Ne olduğunu anlayamadan parlak mı parlak, irice bir golden elması Ahmet’in alnına tam isabet etti. Ardından yarısı soyulmuş bir Çikita muzu da boltperesetlerden birinin, Sertan’ın yanında oturan Burak’ın kulağında patladı. Dakikalar içinde havada renk renk meyveler uçuşmaya, türlü türlü küfürler salonun duvarlarında yankılanmaya başlamıştı. Olup bitenleri buruklukla izleyen Dr. Cenk, gür sesi ile tırmanışçıları sakinleştirmeyi denedi:

- Beyler! Beyler! Sakin olun! Kendinize gelin lütfen! Böyle olmaz!

Ancak sonuç alamamıştı. Hengame devam ederken, Dr. Cenk masanın altında gizlediği şarjlı matkabı çıkarttı, havaya kaldırarak tetiğine bastı. Motorun çıkardığı iç gıcıklayıcı sese bir anda herkes dikkat kesildi. Spor tırmanışçıların gözlerinde fevkalade bir huzur, bolt düşmanlarınınkindeyse patlamaya hazır bir volkanı andıran alevli bakışlar belirdi. Doktor bunu fırsat bilerek elini tetikten çekti ve konuşmaya başladı:

- Bu şekilde hiç bir yere varamayacağımız su götürmez bir gerçek. Bakın, öncelikle aramızdaki nefreti törpülememiz gerekiyor. Ancak ondan sonra adamakıllı konuşabileceğimiz kanaatindeyim. Eğer kabul ederseniz size bir önerim olacak: Bu gece burada kalın. Yarın sabaha kadar hepiniz benim konuğum olun. Hem böylece ilerisi için de güzel bir adım atmış oluruz. Malikanemde dilediğiniz gibi vakit geçirebilirsiniz.  Hep birlikte sabaha kadar bolt dışında her türlü konuda sohbet edelim, içelim, eğlenelim. Ne dersiniz?

Dr. Cenk, gerçekten de tırmanışçıların birbirleriyle kaynaşıp dost olabileceğine, aralarındaki nefretin törpüleneceğine inanmış gözüküyordu. Konuklar oldukça hayalperest ve saf biri olduğuna karar verdiler doktorun. Teklifine gelince; bedava sirke baldan tatlıdır misali eğlenceye düşkün tırmanışçılar arasında hemen kabul gördü. Böylece vadideki tüm tırmanışçılar o akşam Dr. Cenk’in malikanesinde misafir oldular. Hiç kimse, bu saf ve masum görünüşlü teklifin ardında yatan sinsi planı tahmin edemezdi...

Ertesi gün sabahın erken saatlerinde tüm spor tırmanışçılar, Dr. Cenk’in uşakları tarafından usulca uyandırıldılar, kendilerinden yemek salonuna teşrif etmeleri rica olundu. Homurdanarak yataktan kalkan Sertan, göz ucuyla saate baktı; daha sabahın altısıydı. 

Yarı baygın spor tırmanışçılar yemek salonuna girdiklerinde özenle donatılmış kahvaltı sofrasıyla karşılaştılar. Dr. Cenk, masanın baş ucundaki yerini almış, neşe içinde ekmeğine bal sürüyordu. Oldukça enerjikti. 

- Herkese günaydııın! Bakıyorum da hala uyanamamışsınız... E hadi ama, öyle ayakta durmayın şaşkın şaşkın, oturun şöyle, diyerek tırmanışçılara kahvaltı sofrasını işaret etti; lunaparka gitmek için sabırsızlanan bir çocuk gibi heyecanlıydı. Tırmanışçılar ağır hareketlerle sofraya oturdu. Etrafta gelenekçi tırmanışçılardan hiçbirinin olmadığını fark eden spor tırmanışçılar sabahın köründe neden sadece kendilerinin uyandırıldığını merak etmeye başladılar.

- Sizleri böylesine erken uyandırıp tatlı uykunuzu böldüğüm için üzgünüm. Fakat birazdan söyleyeceklerim, inanın bana, buna gerçekten de değer. 

Tırmanışçılar, merakla Dr. Cenk Kıl’a diktiler çapaklı gözlerini. 

- Dün, öğle saatlerinde vadide yepyeni bir rota boltladım. Hiç birinizin yerini bilmediği, aklınıza dahi gelmeyecek bir yerde bu rota; uzun zamandır gözüme kestiriyordum burayı. Öyle tahmin ediyorum ki ülkedeki en sert spor rota olacak... İşte şimdi sıkı durun: En az 5.15b zorluğunda olduğunu sanıyorum.

Spor tırmanışçılar hiç bir şey diyemeden oldukları yerde taş kesildiler, gözleri yuvalarından fırladı fırlayacaktı. 

- Bu haberi daha önce sizlerle paylaşmamamın sebebi tahmin edersiniz ki rotalarımı hedef alan saldırılardı. Aynı şeyin yeni rotamın da başına gelmesini istemediğimden çalışmalarımı gizlilik içinde yürüttüm. Hatta daha da ileri giderek dün akşam malikaneye dönmeden önce rotanın dibine iki gece bekçisi diktim. 

Biliyorsunuz ki sabotajcımız geceleri çalışıyor, boltları zifiri karanlıkta kimse görmeden kırmayı tercih ediyor. Bekçilerim, bu sabah ben oraya dönene dek rotamı koruyacak, nöbet bekleyecekler.

Selim ansızın müthiş bir kahkaha patlattı. Tırmanışçılar, Selim’in bu zamansız kahkahalarına bir türlü anlam veremediler. Nefes nefese kalan Selim:

- Ah Doktor! İnanılır gibi değil, siz gerçek bir dahisiniz! Bütün bu tedbirler ile de yetinmediniz ve kafanızdaki tüm sanıkları dün akşamki davet numarasıyla malikanenize kapattınız değil mi? diye sordu. Dr. Cenk, bıyık altından gülerek onaylarcasına başını salladı:

- Evet, aynen öyle, dedi. Ardından da kaşlarını çatarak ciddi bir ses tonuyla: “Birazdan yola koyulacak ve bu yeni rotanın ilk çıkışını yapacağım. Bu gün tırmanış tarihimiz açısından oldukça önemli bir gün olacak çocuklar ve bunu hiçbir şeyin bozmasına izin vermem,” diye ekledi.

- Pekiii... Ya sabotajcı malikanenize kapattığınız gelenekçi tırmanışçılardan biri değil de bir başkasıysa, ya dün gece sizin rotanızı ziyaret ettiyse doktor; o zaman ne olacak? diye merak içinde sordu Cemo.  

- İyi ya; o zaman da bu ahlaksız kimin nesiymiş öğreniriz. Eğer dün gece bir sabotaj girişimi olduysa, bekçilerim o kişinin hakkından muhakkak gelmişlerdir. 

Şimdi daha fazla vakit kaybetmeyelim ve gelenekçiler hala uykudayken yola çıkalım, eminim hepiniz bu müthiş olaya şahit olmak istiyorsunuzdur. Kuvvetli bir kahvaltının ardından tırmanışçılar sessizce malikaneden ayrılıp vadiye doğru yola koyuldular. Horul horul uyuyan gelenekçi tırmanışçılarınsa, pireler uçuşuyordu arka taraflarında. 

Dr. Cenk Kıl’ın başında olduğu tırmanışçı kafilesi, tıpkı yüce bir adamın peşinden giden inançlı tarikat üyelerini andırıyordu. Emin adımlarla vadiye giren tırmanışçılar, rotanın dibine vardıklarında beklenmedik bir sürpriz ile karşılaştılar: Rotada bir tek bolt bile yoktu; hepsi sökülmüştü!

Doktorun pek bir güvendiği gece bekçileriyse fena halde tartaklanmıştılar, yerde inleyerek yatıyorlardı. Manzara karşısında Dr. Cenk küplere bindi; öfke içinde bekçilerin yakasına yapışarak onlardan bir açıklama istedi. Zavallı adamların hatırladıkları tek şey, irice, goril suratlı bir mahlukatın anlaşılmaz naralar atarak rotadaki tüm boltları ağzı ile kopardığı ve örümcek gibi kayaların üzerinde dolaştığıydı. Mahlukata bir kaç el ateş etmişlerdi ama sonra neler olup bittiğini bir türlü hatırlayamıyorlardı; çok korkmuşlardı. Aldığı tüm tedbirlere ve gelenekçi tırmanışçılara oynadığı şeytanca alicengiz oyununa rağmen yeni rotasının sabote edilmesini önleyememişti Dr. Cenk.

“Hey! Bunu görmelisiniz!” diye haykırdı Sertan; koşarak doktorun yanına geldi: “Şuna bir bakın.” Elindeki garip nesneyi doktora uzattı; bir bolttu bu:  Üzerinde vahşi bir hayvan tarafından yapıldığına şüphe edilemeyecek kadar gerçek diş izleri vardı. Etrafı inceleyen tırmanışçılar aynı şekilde parçalanmış dört bolt daha buldular. Bir “şey” rotadaki boltları ısırmış, onları güçlü çenesiyle lastik gibi çekip koparmıştı. Sonra da güzelce çiğneyip, oraya buraya tükürmüştü metal lokmalarını.

İşler gittikçe daha da tuhaf bir hal alıyordu. Dr. Cenk metafizik olaylara ya da böyle saçma sapan zırvalıklara inanacak biri değildi. O bir ilim adamıydı; bu olayın mutlaka mantıklı bir açıklaması olduğunu düşünüyordu. Biliyordu ki, evvelki gece malikaneyi hiç bir tırmanışçı terk etmemişti. Üstelik bu rotanın yerini sadece kendisi biliyordu ve kimselere de söylememişti.  O halde bu işin sorumlusu, kendisini gizlice takip eden ve malikanedeki ziyafete katılmayan, başka biri olmalıydı. Canavar hikayesi de tamamıyla bu sabotajcının bir düzmecesiydi.

Tuhaf olay bir kaç saat içinde tüm tırmanışçılar arasında duyuldu. Öğle saatlerinde uyanan gelenekçi tırmanışçılar evvela oyuna geldikleri için köpürdüler, fakat canavar hikayesini ve doktorun başına gelen sıra dışı olayı duyunca zevkten dört köşe oldular, katıla katıla güldüler. “Canavar ya da değil; kim yaptıysa ellerine sağlık,” diyorlardı. Esrarengiz bir kahramanları vardı artık onların...

Dr. Cenk ve arkadaşları aldıkları bu mağlûbiyet karşısında pes etmediler; tarih yazmayı kafaya koymuşlardı bir kere. El birliği ile rota o gün tekrar boltlandı. Tüm spor tırmanışçılar canla başla çalıştılar. Rotanın son boltu da çakıldığında güneş artık batmak üzereydi. İntikam hırsıyla yanıp tutuşan tırmanışçılar ellerinde tüfekleri, iri iri sopalarıyla rotanın dibindeki çalılıklarda pusuya yattılar. Sessizlik içinde sabotajcının gelmesini bekleyecekler, onu iş üstündeyken haklayacaklardı.

Saatler ilerliyordu, fakat ne gelen vardı ne giden. Vakit geçtikçe esrarengiz sabotajcıyı enselemek için daha da sabırsızlanıyordu tırmanışçılar. Gözlerini rotadan bir an olsun ayırmıyorlar, çıt çıkarmadan bekliyorlardı. Sabaha karşı 2:00 sularında tırmanışçıların sol tarafında hışırtılar duyuldu; sanki çalılıkların arasından sürünerek, sinsice ilerliyordu birisi. Her ne kadar tırmanışçılar canavar hurafesine inanmasa da gergindiler: “Ya gerçekten canavar diye bir şey varsa?!” diye kendi kendine kaygıyla fısıldadı Cemo. Hışırtılar hala duyulmaya devam ediyordu. Dr. Cenk, “Siz burada kalın çocuklar, gözünüzü rotadan ayırmayın sakın. Ben şu çalılığı kontrol edip geleceğim,” diyerek tırmanışçıların yanından ayrıldı.

Dolunay vardı; beyaz ay ışığı vadinin iki yanında yükselen sarp kayalıklarından yansıyor, etkileyici ışık ve gölge oyunları sahneliyordu.  

- Şu sinekler her tarafımı ısırdı Hacı! diye mırıldanarak elini kaşıdı Şansal.

- Bırak moruk şimdi sineği mineği, gözünü dört aç. Bizim sabotajcı her an...

- Duydun mu lan?

- Evet... Hassiktir! Bu ses de nedir yaa? 

Derinden gelen bir böğürme sesiyle pusudaki tüm tırmanışçılar dehşete kapıldılar. Tüm vadi ürkütücü bir ses ile yankılanıyordu. Kulakları tırmalayan  bu olağandışı böğürtü, bir file veya bir kaplana ait olabilirdi ama zooloji bilgisi kıt tırmanış manyakları, hiç bir boka benzetemediler bu korkunç sesi. 

Kaskatı kesildiler, birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı. Birden bire Dr. Cenk’in acıklı çığlıkları duyuldu; ağlamaklı yakarışları, böğürtülerle karışıyordu.

 - Şu tarafa bakın! Rotanın dibinde!!! diye bağırdı Sertan. Üç insan boyunda, gorile benzer dev bir yaratık rotanın dibinde dikilmiş yukarıya bakıyordu; tüm vücudu tepeden tırnağa simsiyah kıllarla kaplıydı. Sertan süratle tüfeğine sarılarak haykırdı:

 - Ateş edin! Vurun şu lanet şeyi! 

Yaratık kaşla göz arasında rotaya tırmanmaya başladı. Bir kaç metre yükseldikten sonra ay ışığında parıldayan bembeyaz, iri ve sipsivri dişleri görüldü yaratığın. Kolaylıkla rotanın ilk boltunu ağzı ile kavrayıp kopardı. Bir kaç kere çiğnedikten sonra rotanın ilk boltunu, elindeki tüfeği kendisine doğrultan Sertan’a tükürdü. Islık çalarak havada uçan bolt, Sertan’ın böğrünü bir mermi gibi delip geçti. Rotanın üçüncü boltuysa yaratığı ıskalayan Selim’in alnına saplandı. Etraf bir anda savaş alanına dönmüştü. Yaratık, anlaşılmaz naralar atarak kayadaki boltları teker teker koparıyor bir taraftan da havada uçuşan mermilerden kolaylıkla kaçabiliyordu. Onu asla vuramadılar. İstasyon boltlarını da parçalayan yaratık son bir sıçrayış ile kayanın üzerinde gözden kayboldu.

Tırmanışçılar dehşet içindeydiler. Kimisi diz çökmüş, bir daha asla bolt kullanmayacağına dair Tanrı’ya tövbeler ediyor, kimisi de “Lanetlendik! Lanetlendik!” feryatlarıyla aklını oynatmışçasına oradan oraya koşuşturuyordu. Selim çoktan ölmüştü. Sertan ise kanlar içinde can çekişiyordu. 

Serinkanlılığını kaybetmeyen üç beş tırmanışçı, çalıların arasında Dr. Cenk’in baygın bedenini buldular. Fena hırpalanmıştı, olanları bir türlü hatırlayamıyordu. 

Yaşanan bu felaket gecesinin ardından bir çok spor tırmanışçı, lanetlendiğine inandı. Kimisinin dili tutulmuştu, kimisinin de beli... Üfürükçü hocalara paralar saçtılar, cinci hocalarla yattılar sırf bu talihsiz lanetten kurtulmak için. Kimileriyse boltladıkları rotaların tüm boltlarını söktü, onları toprağa gömdü. Spor rotaları takozla tırmanmayı denerken ölen nice spor tırmanışçılar oldu. Ezelden beri bolt düşmanı olan radikal gelenekçi tırmanışçılarsa: “Bunun böyle olacağı belliydi. Boltperestler Tanrının, kaya  ananın gazabına uğradılar sonunda,” diyorlardı. 

Vadi iki sene boyunca sadece geleneksel çıkışlara sahne oldu, spor tırmanış derin bir uykuya dalmıştı. Kaya ananın kutsal bekçisi tarafından korunduklarına inanan gelenekçi tırmanışçılar vadinin sefasını sürdüler. Ama hala VII+ ‘dan öteye gidememişlerdi. Her ne kadar kendi rotalarıyla gurur da duysalar, spor tırmanışçıların eski boltlu rotalarına bakarken içlerinde itiraf edemedikleri bir hayranlık uyanıyordu.

Dr. Cenk, başlarına gelen felaketlerin hain bir düzmece olduğuna inanmaktan asla vazgeçmedi, yaşananların abartıldığını düşünüyordu. Spor tırmanışçılara defalarca durumu açıklamayı denedi, onları tekrar tırmanmaları için ikna etmeye çalıştı. Fakat lanetlendiklerine o kadar çok inanmışlardı ki, Dr. Cenk ne zaman ağzına ‘bolt’ kelimesini alsa, ‘spor tırmanış’ ile ilgili konuşmaya başlasa, yanından uzaklaşıyorlar, ona bir daha asla bolt çakmaması için yalvarıyorlardı. Dostlarının sözünü dinleyen doktor, kısa kaya yaparak kendisini avutmaya çalışıyordu. Çalışmasına çalışıyordu da, içindeki spor tırmanış arzusu onu öylesine dürtüklüyordu ki gittikçe bastırılması dayanılmaz bir hal almaya başladı. Tamamlayamadığı yarım kalan rotası da bir türlü aklından  çıkmıyordu, akşamları rotanın dibine gidip  tüm hamleleri gözünün önünde canlandırıyordu. Sonunda dayanamadı... Kararlıydı: Rotasını bir kez daha boltlayacak, bu işe bir nokta koyacaktı. Epey dil döktükten sonra ikna etmeyi başardığı Şansal, Cemo ve Sertan da kendisine yardım etmeye karar verdiler. Ne de olsa Dr. Cenk Kıl, onların idolüydü, olmak istedikleri yüce insandı. 

Uzun zamandır duyulmayan matkabın sesi, huşu içindeki bülbülleri bir anda dallarından havalandırdı. İç gıcıklayıcı ses, vadi duvarları arasında büyüyerek yankılanıyordu. Gelenekçi tırmanışçıların şaşkın ve kaygı dolu bakışları altında doktor ve arkadaşları rotayı boltlamaya başladılar. Dr. Cenk’in aklını oynattığını düşünüyorlardı; Tanrıya meydan okuduğu için kimileri onu kafirlikle suçladı. Kaya ananın kutsal koruyucusuna havale ettiler doktoru; cezasını bulacaktı. 

Gel gelelim konu tırmanış olduğunda şeytanca fikirler üretmekte rakip tanımayan Dr. Cenk, amansız düşmanına karşı sinsi bir oyun planladı bu sefer: Boltlardan birine oldukça güçlü bir patlayıcı yerleştirdi. Esrarengiz sabotajcı bu bolta dokunduğu an, alet elinde patlayacak, sabotajcıyı parçalara ayıracaktı. 

O gece, iki sene öncekinden çok daha gergin bir bekleyiş başladı. Cesur tırmanışçılar irice bir kaya bloğunun arkasına saklanmış, rotayı kolluyorlardı. Dr. 

Cenk, kendinden hayli emindi. Şansal ve Sertan sessizce aralarında şakalaşıp rahatlamaya çalışıyorlardı. Cemo ise tek kelime etmiyor, hiç durmadan konyak  içiyordu; saatine baktı: “Kahrolası vakit neden bir türlü geçmiyor sanki!” dedi içinden. Saat 2:00’a yaklaşıyordu... 

- Sence gelecek mi doktor? diye sordu Cemo.

- Yerinde olsam gelmezdim, dedi Sertan: “Bu sefer hiç şansı yok!” 

- Gerçekten de böyle bir canavar olabilir mi? Hayır inanmıyorum ama insan gene de merak etmiyor değil, dedi Cemo. Sesi hayli titrekti.

- Hiç bir canavar etrafta onca adam varken gidip de bolt çiğnemez be moruk, diye yanıtladı Şansal. 

- Saçma sapan konuşmayı bırakın! Canavar manavar yok! Bunların hepsi lanet bir bolt düşmanının oyunu! Sokun artık şunu kafanıza! diyerek  kızgın bir sesle çıkıştı Dr. Cenk.

- Haklısınız doktor... Ne bilim korkuyorum işte... Neyse; içecek sıcak bir şeyler ister misiniz? diyerek sırt çantasına uzandı Cemo. Çantanın dibindeki kahve dolu termosa ulaşmaya çalışıyordu ki, mide kaldıran iğrenç bir ses işitti. Ürpererek duraksadı... Ensesinden boynuna doğru sıcak bir sıvının aktığını fark etti; paniğe kapıldı. Birden bire tüm bedeni daha önce hiç tecrübe etmediği dayanılmaz bir acıyla sızladı. İri bir el, Cemo’nun başını saçlarından sımsıkı kavramıştı. Nefes  alamıyordu Cemo. Bu iri ve kuvvetli elin boyunduruğu altına giren bahtsız bedeni, istemi dışında hareket ederek yerden metrelerce yükseldi: El, onu saçlarından tutarak havaya kaldırdı, yavaş yavaş çevirdi. Cemo, korkunç yaratık ile kısa bir süre için göz göze geldi. Sivri dişleri kıpkırmızıydı, iğrenç yüzünü kaplayan kıllardan kan damlıyordu. Zavallı Cemo, yaratığın ilgisini pek çekmemiş olacak ki yaratık onu elinden bıraktı. Havada çaresizce süzülen Cemo, yere çarpmadan önce yaratığın ayak ucunda yatan kendi başsız bedenini  gördü. 

Vadi atılan çığlıklar ve silah sesleriyle inlemeye başladı. Dev yaratık, ardı arkası kesilmeyen mermi yağmuru altında umarsızca rotanın dibine ulaşmış, ilk bolta dişlerini geçirmişti bile. Sakız gibi çiğnenen bolt, yaratığın tükürüklü sosuna bulandıktan sonra Şansal’a doğru fırladı, fakat Şansal’a isabet etmeden önce tırmanışçıların ardında siper aldığı iri kaya bloğuna çarptı. Yaratık iki üç ve dördüncü boltları da peş peşe parçaladı. Sıra 5. bolta gelmişti ki akıllara zarar bir gümbürtü koptu; ortalık bir anda aydınlandı. Boltun patlamasıyla alevlerle kaplanan yaratık, bir toz bulutu içinde on iki metre yukarıdan süzülerek rotanın dibine çakıldı.

Vadide derin bir sessizlik hakimdi. Sertan ve Şansal yaratığın yanında temkinli bir şekilde dikilmiş, onun ölmek üzere olan kanlar içindeki iri cüssesine hayretler içinde bakıyordu. Yaratık hırıltılı hırıltılı solumaktaydı. Şansal okkalı bir zafer çığlığı atarak aceleyle tüfeğini doldurdu; namluyu yaratığın şakağına dayadı. “Hadi Şansal! Bitir şunun işini!” diyerek onu yüreklendirdi Sertan.

Şansal, tetiği tam çekmek üzereydi ki inanılmaz bir olay gerçekleşti: Yaratığın uzun,  yanık ve kana bulanmış kılları hızla kısalmaya, ürkütücü iri kafatası gittikçe ufalmaya başladı. Sipsivri dişleri de korkunçluğunu kaybetmekteydi. Yaratık değişiyor, gittikçe bir insana benziyordu; tanıdıkları bir insana...

- Doktor... Doktor bu! Aman Allahım... Doktor size neler oldu böyle, diyerek diz çöktü Sertan;  gözleri dolmuştu. Dr. Cenk’in yanıklar içindeki bedeni, kan revan içinde yerde yatıyordu. Şansal gördükleri karşısında aptala dönmüştü, öylece kala kaldı. Sertan, hala doktorun şakağına dayanmakta olan namluyu fark edince: “Çek şunu! Görmüyor musun! Doktor bu!” diyerek Şansal’a hiddetle  bağırdı. Doktor, göz kapaklarını araladı. Boğuk bir sesle güçlükle konuşmayı denedi: 

- N-e-e-e... Nee... Oldu...

Dr. Cenk, bir kaç dakika içinde can verdi. 

* * * *

- Krema?

- A evet; lütfen, dedi Sertan. 

- Ya siz beyefendi?

- Teşekkür ederim; ben almayayım.

“Rahmetli de kremayı pek sevmezdi,” diye düşünerek hüzünlendi evin yaşlı uşağı. Tamı tamına kırk iki yıldır Kıl ailesine hizmet ediyordu; doktorun beklenmedik ani ölümü, kendisini derin bir üzüntüye boğmuştu: “Zavallı doktor; o da ailesi gibi bir anda ayrıldı fani dünyadan,” diyerek acıma duygusunu kırbaçlıyordu.

Emektar uşak, yıllardır bıkıp usanmadan yaptığı zarif kahve servislerinden birini daha tamamlayarak ağır aksak adımlarla odadan çıktı, sessizce kapıyı kapattı. Sertan ve Muammer bey, Dr. Cenk’in çalışma odasında baş başa kaldılar.

- Evet; size demin de söylediğim gibi yaşadığımız tüm bu tuhaf olayların ardındaki sırları çözmüş bulunuyorum, diyerek kahvesinden bir yudum aldı Sertan. 

Muammer bey, kendisinden yirmi beş yaş küçük olan Sertan’ın sesindeki didaktik tondan pek hoşlanmamıştı: “Dünkü veledin attığı tafraya bak,” diye söylendi içinden. Dr. Cenk Kıl’ın ihtişamlı çalışma masasına kurulmuş olan Sertan, masanın çekmecesini açtı, iki parça eşya çıkararak bunları boş masanın üzerine koydu: “İşte! Bunlar her şeyi açıklıyor,” diyerek eşyaları işaret etti. Siyah deri kaplı kalın bir defter ve içinde mor renkli bir sıvı olan cam şişe, masanın üzerinde duruyordu. Muammer bey, eşyalara dokunmadan oturduğu koltuktan göz ucuyla baktı onlara, düşünceli düşünceli sakalını ovuşturdu. Hiçbir şey söylemeden Sertan’ın açıklamalarını bekliyordu. Sertan, defterin kapağını açtı, sayfalarını yavaş yavaş çevirmeye başladı:

- Doktor, tırmanışa başladığı ilk günden, ölümünden önceki son güne kadar yaşadığı her şeyi bu tırmanış günlüğüne kaydetmiş. Okurken kimi zaman gülmekten alamadım kendimi kimi zaman da göz yaşlarımı tutamadım... 

Muammer bey, merakla Sertan’ın ne yumurtlayacağını bekliyordu. O anda orada bulunmasının yegane sebebi, Sertan’ın müthiş iddiasıydı:

Gelenekçi tırmanışçıların efsanevi kahramanının, kaya ananın kutsal koruyucusunun kim olduğunu açıklayacaktı Sertan. Gelenekçilerin en yaşlı ve kıdemlisi olan Muammer bey, gelenekçileri temsilen malikaneye teşrif etmişti.

- Lütfen bir an evvel sadede gelebilir misin genç adam, dedi Muammer bey.

- Pekala... Size kısaca özetleyeyim o halde, diyerek günlüğü tekrar kapattı Sertan.

- Dinliyorum...

“Doktor Cenk’in tırmanış sporuna başladıktan sonra, ne kadar hızlı bir şekilde geliştiğini hepimiz biliyoruz. Tırmanışçıların yıllarını vererek ulaştığı  noktaya o sadece on altı ay gibi kısacık bir zamanda ulaşmış, hepimizi çok şaşırtmıştı. İşte bu olağan dışı performansın kaynağı, masanın üzerinde duran şu küçük şişenin içindeki mor sıvıdan ibaret; sizin anlayacağınız, Dr. Cenk bir tırmanış iksiri keşfetmiş,” diyerek gözünü cam şişeye dikti Sertan.

- Lanet olası herif! Biliyordum! diyerek keyifli bir kahkaha attı Muammer bey. Bir anda tüm gerginliği kayboldu, kendini daha bir erdemli hissetmeye başladı; hatta Sertan’a sempati bile duydu o an. 

- Keşfettiği bu tırmanış iksiri, kişiye kazandırdığı fiziksel yetilerin yanında tüm konsantrasyonunu ve motivasyonunu sadece tırmanışa kilitliyor, özellikle de kazanma hırsını doruğa çıkarıyormuş.

- Bak sen! diyerek alaylı alaylı gülümsedi Muammer bey. Ardından da bir sigara yaktı.

- Doktoru siz de az çok tanırdınız; her zaman daha zor rotaları tırmanmak isterdi. 

- Hıh! Ne gereği varsa...

- Ancak, gelişiminin devamlı olabilmesi için doktorun bu iksiri düzenli olarak içmesi, dozunu da zamanla arttırması gerekiyormuş vee...

- Ve sevgili doktor da çekinmeden dozu arttırmış tabii ki...

- Evet... Ama ne yazık ki işler pek iyi gitmemiş: Doktor, bir süre sonra bu iksirin bağımlısı haline geldiğini ve ondan bir yudum almadan geceleri asla uyuyamadığını yazmış günlüğünde. 

- Bizim doktor iksirik olmuş desene, diyerek gülmemek için dudaklarını ısırdı Muammer bey. Sertan, Muammer beyin yüzüne bakmıyor, kahve fincanına daldırdığı çay kaşığı ile oynayarak konuşmasını sürdürüyordu:

- Günden güne doktorun iksire olan bağımlılığı öylesine karşı konulamaz bir hal almış ki, dozu her geçen gün biraz daha, biraz daha arttırmak zorunda kalmış.

Doz arttıkça Dr. Cenk, iyiden iyiye güçlenerek zamanla bir tırmanış makinesi haline gelmiş...

- Eee? Ne güzel işte! Tam da doktorun istediği şey! Ben kötü bir şey göremiyorum bunda...

- Evet, ilk başta böylesine süper bir tırmanışçı olmak kulağa hoş geliyor ancak doktorun görmezden geldiği bir şey vardı...

- Neymiş o?

- Doktor, tırmanışçının performansını oluşturan tüm unsurları kontrollü bir ölçüde güçlendirebiliyordu fakat hırs ve saldırganlık faktörü ile kişinin kötülüğe olan eğilimi, iksir belli bir dozu aştığında kontrolden çıkıyor, kişide bir takım değişikliklere neden oluyordu. 

- İlginç... 

- Doktor, iksirin bu yan etkisini teorik olarak ispatlamış olmasına rağmen, pratikte böyle bir şeyi gözlemlemediğini yazmış günlüğüne. Oysa ki her şey o uykudayken oluyordu.

- Hangi her şey?

- Doktor, derin bir uykuda olduğunu zannettiği kimi geceler akıl almaz bir değişim geçiriyor, bilinçaltındaki kötü ve saldırgan kişiye, ürkütücü bolt  canavarına dönüşüyordu; yani sizin efsanevi kahramanınıza...

- Ne! Böyle saçmalık duymadım ben! diyerek hışımla koltuktan fırladı Muammer bey. Her şeye inanmıştı da, geleneksel tırmanışçıların gönüllerinde taht kuran efsanevi kahramanın, aslında Dr. Cenk’in bilinçaltındaki kötülüğün ürünü olan bir yaratık olduğuna inanamamıştı.

- İnanın bana bu doğru, parçalanan tüm boltlardan da, öldürülen arkadaşlarımızdan da maalesef Dr. Cenk sorumlu; kendi gözlerimle gördüm her şeyi, dedi Sertan.

- Beni bu saçmalıklar için mi çağırdın buraya! Nasıl olur da kutsal kaya ananın iyilik timsali koruyucusunu, deli bir doktorun bilinç altına mal edebilirsin!? diyerek hiddetle bağırıyordu Muammer bey. Sertan, gıkını dahi çıkarmadan Muammer beyin telaşlı hareketlerini izliyordu. Muammer bey bir kaç  dakika boyunca hiç durmadan türlü sövgüler yağdırdıktan sonra kapıyı çarparak odayı terk etti, malikaneden ayrıldı. 

Sertan, odada yalnız başına kalmış, doktorun çalışma masasında oturuyordu. Başlarından geçen tuhaf olayları düşünmeye başladı.  Doktoru ve insanın içindeki kötülükleri ortaya çıkaran tırmanış iksirini düşündü. Aklına garip bir soru geliverdi sonra: “Ya iksir kötü olanı değil de aslında iyi olanı ortaya çıkarıyorsa? Ya canavar aslında iyiyi kollayan bir mahlukatsa? Belki de Muammer bey haklıydı, bu sabotajcı katil canavar aslında iyinin peşindeydi.” 

Sertan’ın kafası karışmıştı. Kendi kendine sordu: “İyi olan ne? Hangisi iyi? Boltları çakmak mı, onları parçalamak mı?” İşin içinden çıkamadı.

Vadiyi, tırmanışçıları, arkadaşlarını gözünün önüne getirdi. Başını iki yana sallayarak tebessüm etti: “Öyle ya da böyle, bu tartışma asla bitmeyecek, tırmanışçılar varoldukça sürecek,” diye mırıldandı. Masanın üzerindeki günlüğü aldı, çekmeceye koydu. İksir şişesine uzandı; onu da çekmeceye koyacaktı, fakat yerinde yoktu. Sağına baktı, soluna baktı ama bir türlü bulamadı şişeyi. Nereye gitmişti Allah aşkına!

Tırmanış camiası son bir haftadır vadide yaşanan akıl almaz olayla çalkalanıyordu: Vadinin önde gelen geleneksel tırmanışçılarından Muammer beyin açtığı geleneksel rotalar peş peşe boltlanmaya başlanmış, rotalar delik deşik olmuştu! Oldukça köklü olan bu spor tırmanış bahçesinde ilk kez cereyan ediyordu böyle bir olay. Başta Muammer bey olmak üzere tüm geleneksel tırmanışçılar öfke içindeydiler; bu işin sorumlusunu bir an evvel bulmak ve onu adamakıllı benzetmek istiyorlardı. Fakat ne bir görgü tanığı vardı ortada ne de en ufak bir ip ucu. 

- S O N -

Yazan: Burak Özdoğan

Not: Bu öykü Takoz ekibinden izin alınarak tirmanis.org' da tekrar yayınlanmıştır. 

Etiketler: