TARİHTE BUGÜN:

 

 Köşe Yazısı: Türk Dağcıları Neden Avrupa Alpleri Yerine Himalaya Dağlarına veyahut Orta Asya’daki 7000’liklere Gitmeyi Tercih Ediyorlar ?

 Son üç aydır, ülkemizde dağcılara empoze edilen abuk subuk “kayıt/izin” sistemine ilişkin yazılara odaklanmış, gerekli kamuoyu yaratmadığımız, tepki göstermediğimiz takdirde, biz dağcıları uzun vadede nelerin beklediği hususunda Facebook’daki dağcı dostlarımı uyarmaya çalışmıştım. Ümidim, uzun vadede, tek etkili çare olarak gördüğüm, bazı dağcıların topluca, bazılarının ise belki tekil olarak başlattıkları hukuki itiraz süreçlerinden sonuç alınabilmesidir. Zira şimdiden farkındalığın azalmaya başladığını ve herkesin günlük hayatına geri döndüğünü görüyorum.

 İşte yukarıdaki sebepten ötürü, uzun zamandır, ülkemiz dağcılığını ilgilendirdiğini düşündüğüm diğer konulara ilişkin yazılara odaklanamamıştım.

 Pekiyi, bugün neden bu başlık? Kısa bir süre önce Avusturya’daki evimin kütüphanesinde, Reinhold Messner’in “Die Freiheit aufzubrechen wohin ich will”, yani Türk dağcıların artık yapamayacakları “İstediğim Yere (dağa) Hareket Etme Özgürlüğü” başlıklı otobiyografisi yeniden elime geçti. Uzun nekahat döneminden de istifadeyle, otobiyografi türünde yazılmış olan dağcılık kitapları arasında esasen çok da başarılı bulmadığım bu eseri yeniden okudum.

 Tabiatıyla okurken, yine Avrupa dağcılığı ile ülkemizdeki dağcılık arasındaki büyük farkları düşünmeden edemedim. Örneğin neden “profesyonel ve milli dağcılarımızın” (Ne demekse? Bunu başka bir köşe yazısında irdeleyeceğim) genelde Himalayayalar’daki 8000’liklere veyahut Orta Asya’daki 7000’liklere öncelik verdiklerini düşündüm. Veyahut, neden bazı dağcıların Cilo dağlarımız için “Türkiye’nin Himalayaları” gibi abuk subuk yakıştırmalar geliştirdikleri aklımdan geçti. Evet, tabiatıyla Cilo dağlarının boyutları, diğer dağlarımıza kıyasla daha geniştir. Buna rağmen 1982 yılında partnerim Enver Yıldırgan ile Cilo dağlarını batıdan doğuya katetmemiz, teknik çıkış ve iniş yapmamıza rağmen, sadece iki günümüzü aldı. Haydi en batıdan, Kisara nahiyesinden başlasaydık taş çatlasın dört günümüzü alırdı. Kuşkusuz, Cilo dağlarının kayaları biraz daha yalçındır, duvarları biraz daha uzuncadır, fakat işte neticede gözümüzde büyüttüğümüz, Türkiye’nin en uzun duvarı, Reşko’nun batı yüzü, 850 metre civarındadır. Cilo dağlarında biraz da buzul kırıntısı vardır. Fakat bırakın Himalayalar ile kıyaslamayı, bunlar Batı Avrupa Alpleri ile dahi kıyaslanamaz.

 Şimdi, bu yazımın yola çıkış noktası olan Reinhold Messner’in otobiyografisine dönecek olursam, içimizden kaç dağcı Langkofel kuzey duvarını; Marmolada güney yüzünü ve buradaki çeşitli rotaları; Droites kuzey duvarını; Civetta kuzeybatı duvarını; Agner kuzey duvarını bilecektir? Buraya sadece ibret-i alem olsun diye Agner’in 1600 metrelik kuzey duvarı ile Civetta’nın kuzeybatı duvarının fotoğraflarını, Messner’in kitabından alıntı olarak koyuyorum.[1]

 

Kısacası, söylemek istediğim şu : bugün bir Türk dağcı “Agner’in kuzey duvarını tırmandım” dediğinde, ülkemizdeki dağcıların çoğu boş gözlerle bakacaklardır. Agner’in kuzey duvarını tırmanan Türk dağcısının, bundan bir görünürlük elde etmesi, takdir görmesi, şöhret sağlaması (amacı buysa), egosunu tatmin etmesi (ihtiyacı buysa), kendisine bir isim yapması, dağcılar hiyerarşisinde bir yer edinmesi mümkün değildir. Sadece Agner’in kuzey duvarı değil, yukarıda saydığım tüm duvarları çıksa, Türkiye’de bu tırmanışlarla prim yapması mümkün değildir. Bu dağların her birinin tırmanışının, Sovyet tarzı, Orta Asya yedibinliklerinde düzenlenen tırmanış kamplarında varılan zirvelerden kat be kat daha zor olmasının (orada elde edilen “Kar Leoparı” gibi payelere hiç değinmeyeceğim dahi), ticari ekspedisyonlarla varılan Himalaya sekizbinliklerinden çok daha fazla sınama içermesinin; cesaret, tırmanma ve dağcılık becerisi gerektirmesinin hiç bir önemi yoktur. Zira ülkemizde, benim bakımımdan ve dağcılığın özü itibarıyla pek bir şey ifade etmeyen, herhangi bir Himalaya sekizbinliğine ticari bir faaliyet çerçevesinde yapılan tırmanış, bunu yapan dağcıya çok daha fazla görünürlük kazandırmakta, çok daha takdir toplamaktadır (Tabiatıyla jüri cahil olunca, yarışmayı kazanan adayın da en yetenekli olan değil en cafcaflı giyinen olması şaşırtıcı olmamalıdır).

Bugün, ülkemizde Orta Asya yedibinliklerini veyahut Himalaya sekizbinliklerini ticari faaliyetler kapsamında çıkan dağcılardan tek bir tanesinin, Avrupalı profesyonel dağ rehberi olmayan bir partner ile ikili ip birliği içerisinde, yukarıda ismi geçen veyahut geçmeyen Alplerdeki sayısız kuzey duvarlarından birisini tırmanabileceğine ihtimal vermiyorum. Bu yüzden, korkarım Türk dağcılığı, daha uzunca bir müddet, ticari Himalaya dağcılığının “başarılarıyla” övünmeye devam edecek, veyahut kendi küçük dünyasında, “Türkiye’nin Himalayaları”na faaliyet düzenlemekle hayali başarı öyküleri yaratmak suretiyle kendini avutacaktır.

İletişim

Ömer Burhan Tüzel

botuzel[at]gmail[nokta]com

[1]Editör notu: Metinde bahsedilen fotograflar yerine, yazarın izni ile bu fotograflar yüksek çözünürlüklü fotograflar ile değiştirilmiştir.