TARİHTE BUGÜN:

 

1969 – 1973 yıllarında ODTÜ’de eğitimim sırasında derslerin yanında, yurtta kalmanın da olanakları ile boykot oldu, okul açıldı, okul kapandı, okul açıldı, beş ay kapandı, açıldı, kargaşası ve sonrasında üç yarı yıl kesintisiz eğitim yapılırken, boş kalan zamanımı iki değişik spor yaparak değerlendirdim. İlk yıllarda, lisede de yaptığım gibi atletizm takımında koşarken, boykotlar sona erince liseden sınıf arkadaşım Yalçın (Koç) ile dağcılık yapmaya başladım. Ankara’da hafta sonları Hüseyin Gazi kayalıklarında ufak çaplı kaya tırmanışları yanında ODTÜ öğrencisi arkadaşlarımıza da dağcılık sporunu tanıtmak ve sevdirmek için spor sahasında yapılan dayanıklılık idmanları yanında Yalçın Koç arkadaşımın ilginç girişimi ile spor salonunun çatısına çıkardığımız katılımcıları iple aşağıya indirerek adeta Ankara paraşüt kulesinden atlarmış gibi haz duymalarını sağlıyorduk.

1972 Temmuz ayında bu hazırlık idmanlarının kazanılan deneyimlerini daha geniş bir çevrede yaşamak için Dağcılık Federasyonu’na da bildirerek Cilolar’da bir kamp planlamıştık. Ankara’da başlayan kamp hazırlıkları Hergele Meydanı ve Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan yapılan giysi ve malzeme temini, konservelerin alınması ile başlamıştı. O günlerde Hergele Meydanı ve Denizciler Caddesi’ndeki eskici, Amerikan Pazarları, ülkemizde bulunan Amerikalı’ların eskilerinin satıldığı yerlerdi. Benim de dağ ayakkabısı olarak aldığım 44 numara asker postalı, 42 numara olan ayağıma göre büyük olduğundan içine bir de mes giymek zorundaydım. Eski bir pantolonum da dağda giymek üzere tarafımdan golf pantolonuna dönüştürülürken annem hem neye yarayacağını merak etmiş hem de hevesimi kırmamak için endişesini içinde saklamıştı.

1972 yılı temmuz başında Ankara’dan asıl hareket noktamız olan Kayseri’ye giderken 15 yaşlarında bir Amerikalı çocuk da bize katılmıştı. Babası Ankara’da Balgat’da görevli olan ve Hüseyin Gazi’de tanıştığımız dağcılık yapan bir Amerikalı, bize güvenerek oğlunu ekibe katmıştı. Kayseri’de Türk dağcılığında seçkin bir yeri olan Dr. Bozkurt Ergör ile buluştuk, kendisi ve yine doktor olan kardeşinin de sonradan Hakkari’de bizlere katılacağı kampı programladık. Eksik olan sırt çantası, kazma, krampon, ip gibi dağcılık ekipmanlarını Kayseri Dağcılık Kulübü’nden temin ederek ertesi gün tren ile yola çıktık. Kayseri’de Cem Ural adlı genç bir dağcı da katılınca ekip dört kişi oldu.

70’li yıllarda Van’a ulaşmak için Anadolu içlerinde en uygun araç trendi. Kayseri’den Van Gölü ekspresi ile Sivas, Malatya, Elâzığ, Muş merkezleri ile Bingöl’ün ilçesi Genç’den geçerek yaklaşık 16 saat süren yolculuk sonunda Tatvan’a vardık. Gece yolculuğunda etrafımızı görme olanağı olmamıştı. Hatırladığım Doğu Anadolu’muzun engebeleri arasında bir yılan gibi salınarak ilerleyen trenin yalpalarının beşik etkisi yaptığı idi. Muş’da trene binip bizim kompartmanda yanımıza oturan yöreden bir vatandaş ile sohbetten bize kalanlar da ilginçti. Yalçın adamın sardığı sigaranın dumanının onu çok etkilediğini hatırlarken, adamın anlattığı bir anekdot bugün gibi aklımda.

“Doğuda askerlik yapan yöre çocuğu olmayan jandarmalar otlu peyniri sevmezlermiş. Sebebi de jandarmanın köylüyle arasının iyi olmadığından köye geldiğinde yemek sunulan jandarmaya hep ekşimiş otlu peynir verilmesi imiş.”

Bugünlerde ülkemizde yaşanan ayrışmalara eskiden bir örnek olarak bu anekdot kafama kazınmıştı. Hakkari’de dağda yaşayan göçerlerden de edindiğim kanı, “Devletin sürgün yeri görüp, sevmediği memur ve yöneticisini sürdüğü doğu illerinde bu insanların hınçlarını yöre insanından çıkarmaları ve paylaşılmayan yöresel dilin iletişimi zorlaştırması ile araya girenlerin ve ağaların bu zulümde yardımcı olmaları” belki de bugün yaşanan ayrışmanın tohumları idi.

Sabah vardığımız Tatvan benim için ayrı bir deneyim oldu. Karadeniz kökenli bir birey olarak deniz ile karadaki yeşili hep beraber düşündüğümden, deniz boyutlarındaki Van gölünü çevreleyen yeşile ve ağaca hasret çıplak dağları görmek şaşırtıcı olmuştu. Tatvan’da trenden inip bizi Van’a götürecek feribota binince geceden kalma bütün mahmurluk dağılmıştı. Dört saatten fazla süren yolculuk sırasında içtiğimiz Tekel birası moralimizi daha da yükseltmişti.

Van şehrinde bir otele yerleştikten sonra ertesi gün Hakkari’ye gideceğimiz minibüste yer ayırttık. Şehirde ana caddede yaptığımız gezintide gördüğümüz otel sayısındaki fazlalık, kuyumcu dükkanlarının ışıltısı ve vitrinlerdeki altınların çokluğu beni şaşırtmıştı. Sanki bir yerden duyduğum “Van, doğunun Paris’idir “tümcesinin kanıtlanmasını yaşıyordum.

Ertesi sabah bindiğimiz minibüs bizi Van Hakkâri arasındaki o günlerde henüz asfalt olmayan şosede altı saat gibi bir sürede dağ kampına çıkmak için konaklayacağımız yer olan Zap suyu kıyısında Hakkari’ye altı-sekiz kilometre mesafedeki jandarma karakoluna getirdi. Türkiye’nin tüm bölgelerinden gelmiş askerlerden oluşan bir manga jandarma ve komutanı gedikliden oluşan karakoldakilerin sıcak karşılamaları da bizi çok sevindirmişti. Karakol bahçesinde çadırları kurup Hakkâri merkeze çıktık. Hakkâri o günlerde, üzerindeki hükümet binasından başka bir betonarme bina olmayan bir cadde, salaş bazı binalarda dükkanlardan oluşan il merkezi idi. Jandarma karakolunda kampımız iki gece sürdü. Bu arada buzullardan akıp gelen Zap Suyu’nda yüzmek ve kamp sonuna kadar bulamayacağımız yıkanma olanağının hazzını duyduk. İkinci gün Dr. Bozkurt Ergör ile kardeşi bize katıldı. Kendisi de doktor olan kardeşi özel otosu ile Aydın'dan gelip, Kayseri’den ağabeyini alarak Anadolu'yu bir baştan bir başa kat etmişlerdi.

Sonraki gün sabah erkenden malzemeleri katırlara yükleyip kamp yapacağımız yaylaya hareket ettik. Patika yollarda sekiz saat tırmanarak Mergan Zoma’ya ulaştık. Kampımızı Reşko tepesinin batı duvarı dibinde Reşko buzulundan gelen sudan oluşan derenin böldüğü bir düzlükte kurduk. Derenin karşı tarafında kıl çadırlardan oluşan bir göçer obası (zoma) nispeten daha geniş düzlükte yerleşmişti. Kampta Bozkurt Hoca kardeşi ile, Yalçın ve ben beraber, Cem ve Amerikalı bir çadırda kalmak üzere yerleştik.

Kamptaki ilk gün bir yerde ortama alışma havası içinde geçerken 25 gün komşuluk yapacağımız göçerleri izleme şansımız oldu. Keçi ve koyun besleyen bu toplulukta iş bölümüne göre; 18 yaş altı erkekler sabah erkenden yaydıkları koyun ve keçileri gün içinde iki kere, kuşluk vakti ve ikindi öncesi, çadırların yakınına getiriyorlar. Karşılıklı iki sıra dizilmiş kadınlar aralarında geçen koyun ve keçilerin sütlerini önlerindeki bakraçlara sağıyorlar. Bu arada analarının peşinde araya karışan oğlakların yedikleri şaplak ile seğirtmeleri hoş bir görüntü oluşturuyordu. Sağılan süt ile hemen yoğurt çalınıyor, yağ çıkarılıyor veya peynir mayalanıyordu. Ürünler yere gömülü küplerde saklanıyordu. Yetişkin erkeklerin görevi hayvanların kışlık beslenmesini sağlayacak otları biçmekti. Üretilen yağ ve peynir belli aralıklarla Yüksekova’dan katırlarla gelen bir tüccara cüzi bir fiyatla satılıyordu.

Kampta ikinci gün kısa gezinti ve ortama alışma, bazı tekniklerin eğitimi ile geçtikten sonra ertesi gün Reşko buzuluna çıkıldı. Bu buzul tepenin eteğinde bir çanakta yerleşmiş oluşum idi. Çanağa ulaşmak için yaklaşık 60 bazı yerlerde 75 derece eğimli bir buz kulvarını tırmanmak gerekiyordu. Kulvarın alt bölümlerinde eriyen buzulun sularının ıslattığı çamurlu bölgeyi geçtikten sonra kramponları takarak dört saat kadar süren bir çaba ile çanağa ulaştık. Etrafı ulu tepeler ile çevrili beyaz bir dünya içinde, tepenizde yaz güneşinin sıcaklığı, ayaklarınızın altında kim bilir kaç yüzyılların birikimi buz kütlesi, ıssızlık... İşte gerek zirveye ulaşmak gerek bir kaya duvarını tırmanmak veya böyle ender ulaşılan bir ortamda kendinizi bulmak. Bu haz, dünyevi değerler ile ölçülemez inancındayım. Buna ek olarak bir de buzul arasında bir çukurlukta başparmak boyutunda gök mavisi bir çiçeği görmek, mutlulukların en büyüğü idi. Neden bu çiçeğin resmini çekmediğime hala şaşmakla beraber, şimdilerde yoksa hayal mi ediyorum diye düşünmüyor da değilim.

Buzul üzerinde yürüyüş ne kadar düz bir alanda hareket ediyorsanız bile her zaman tehlikeye açıktır. Engin beyazlığın içinde oluşmuş olan bir kırığı görmek şans eseri olabilir. Biz de sürekli birbirimize bağlı yürüyerek güvenliğimizi sağladık.

Dağcılıkta iniş her zaman belki de tırmanıştan daha da tehlikelidir. Hele buzul gibi hiçbir tutunma, sikke çakma olanağı olmayan kulvarda iniş ayrı bir zorluk yaratmaktaydı. Zikzak çizerek inilen süre en az tırmanış kadardı. Doğal olarak hem tırmanış ve buzulda yürüyüş hem de iniş sırasında ekip iplerle birbirine bağlı ve emniyete alarak ilerliyordu.

Yaklaşık dört hafta süren bir kampta önde gelen şey beslenme ve hijyen idi. Yemeğimiz beraberimizde getirdiğimiz konserve soğan patates ve kuru gıdadan meydana geliyordu. Göçerlerden aldığımız yufka ekmeği yanında göçer çocuklarının bonbon şeker karşılığı getirdiği bir kap yoğurt günlük gıdamızı tamamlıyordu. O kadar zahmetle bir karpuz getirip derenin buzlu suyunda serinlemesi için bırakmıştık. Yemek kısmet olmadı. Karpuzu almak için gittiğimizde yerinde yeller esiyordu. Soracağımız kişiler devamlı o çevrede oynayan göçer çocukları idi. Aldığımız cevap “Karpuz dolapta“ oldu. Göbeklerine vurarak “Karpuz dolapta” diyorlardı. Anladık ki bizim karpuz çoktan mideye inmiş, bize de hüsran kalmıştı. Çocuklara ne diyebilirdik ki... Kamp süresinin sonuna doğru beraberimizde getirdiğimiz et konserveler bitince Amerikalı genç arkadaşımız bir problem ile karşılaştı. Günlük protein gereksinmesini çoğunlukla etten alma şartlanması ile yetişmiş kişi, Anadolu insanının soğan, ekmek, bulgur pilavı ve yoğurt ile karnını doyurmasına uyamadı. Çareyi göçerlerden para ile aldığımız yağlardan topak topak yutarak bulmaya çalıştı.

Dr. Bozkurt Ergör ve kardeşi bir hafta sonra kamptan ayrıldı. Bozkurt Ergör ve kardeşinin bize katılmak için Anadolu’yu boydan boya otomobil ile kat ederek gelmelerini ayrı bir önemi vardı. Kaldıkları bir hafta içerisinde gösterdikleri alçak gönüllük, dağcılık ile ilgili davranış ve teknik bilgileri aktarışları, görgü ve çevre konularında sergiledikleri örnekler bizler için unutulmaz deneyimler olmuştu.

Kalan günlerde bizler günlük idmanlarımız yanında çevredeki zirvelere tırmanışlar yapmayı planladık. İlk olarak Reşko tepesinin güneyinde bulunan Suppa Dürek tepesine çıkmayı deneyecektik. Bu denemeyi Yalçın, Cem ve ben yapacaktık. Güneye doğru Kadın Parmağı (Mirhamza) zirvesinin etrafını dolaşarak içinden ufak bir derenin menderesler yaparak kıvrıla kıvrıla aktığı bir yaylaya vardık.  Hedefimiz olduğuna inandığımız kuzeyimizde kalan tepeye tırmanmaya başladık. Genellikle yarı kaya tırmanışı olan bu tırmanış sürecinde 3850 metrede bir sırta vardık.  Etrafımızda Büyük Hamza, Küçük Hamza, Köşe Dürek zirvelerini uzaktan seyrettik. Ne yazık ki her seferinde Suppa Dürek zirvesine biraz daha yaklaşmamıza rağmen bir yerde geride bıraktığımız Cem ile karanlık basmadan buluşamayacağımızdan geri döndük. Fakat yine de sarp kayalardan uzun iniş süreci bizi karanlıkta dik yamaçta yakaladı. Suppa Dürek zirvesini karşımızda seyrettiğimiz tepeler 4100-3900 metre yükseklikte idi. Karanlığa yakalandığımız sarp yamaç ise 3500 metre civarında olmalı idi. Nispeten az eğimli olan, yine de 45-60 derece eğimli bir yerde kendimizi bağlayarak geceledik. Aşağımızdaki yaylada obaları bulunan bizim ancak kuşbakışı görebildiğimiz göçerler fener ışığımıza tepki ve hayretlerini bizlere avaz avaz bağırarak göstermişlerdi. Biz ise yaklaşık 3500 metre yüksekte bağlı olduğumuz yerde minnacık gördüğümüz göçerlere ancak fener sallayabiliyorduk.

Bu geziden sonra Reşko tepesine zirve çıkışı yapmayı planladık. Yalçın ve ben gidecektik. Bir sabah erkenden hareketle önce 3000 metre yükseklikteki Der-i Cafer geçidine ulaştık. Doğuya doğru ilerleyince uzaktan Yüksekova şehri göründü. Reşko tepesinin batı cephesinde bulunan kampımız zirveye çıkış rotasının tam tersi doğuda bulunuyordu. Bazı obalarından kovulmuş tek başlarına yaylayan göçerleri de geçerek yola devam ederken yürümemi engellemeye başlayan bir bağırsak problemi yüzünden geri dönmek zorunda kaldım. Yalçın devam etti. Kampa döndüm. Bir gün geçti, Yalçın yok, iki gün geçti, yine yok. Üçüncü gün Yalçın'a ulaşabilmek için aynı yolu gitmeye karar verdim. Der-i Cafer’i geçtim, devam ederken uzaktan at üstünde silahlı bir göçerin önünde Yalçın’ı gördüm. Sevinçten çok tehlikeli bir girişimde bulundum. Bir çalının arkasına saklandım, tam önümden geçerlerken ortaya fırladım. Adamın silahı bana doğrulması anında gerçekleşti. Yalçın “aman dur!” diye bağırarak adamı sakinleştirdi. Zirve rotası üzerinde rastladığı bir köyde Yalçın’ı hem gelişte hem de dönüşte çok iyi ağırlamışlar, gecelemesini sağlamışlar. Yalçın Reşko zirvesine tek başına çıktıktan sonra dönüşte kampa varana kadar yapacağı mesafeye baktığımızda, Yalçın'a gösterilen bu saygı ve hizmet çok değerli idi. Ayrıca kendisine refakatçi verilmesi ve yol emniyetini sağlamak da sonsuz bir incelik idi. Hayatımda edindiğim kıymetli bir ders bu olay oldu. Hiçbir zaman tanımadığım ortamda ve kişilere sürpriz yapmayacaktım. Neyse ki Yalçın’la buluşmuştum. Korucu bize Der-i Cafer geçidine kadar refakat etti. Kampa döndük.

Dönüş yaklaşıyordu. Bir sabah bir baktık üç küçük çadır kampın yakınlarında kurulmuş. Etrafta kimseler yok. Sonra çadırlardan birinden bir kadın dağcı çıktı. Avusturyalı olduklarını, gece geldiklerini ve ekiptekilerin sabah erkenden Suppa Dürek zirvesine kuzeyden tırmanışa gittiklerini, kendisinin rahatsız olduğundan katılamadığını anlattı. Gün içinde biz Der-i Cafer’e yarı yolda bir yere yerleşerek Avusturyalı dağcıları dürbünle izledik. Bir ekip buz kulvarından, ikinci ekip sırttan zirve yaptı. Akşam tırmanış ekibi döndü. Erkenden yattılar. Sabah kalktığımızda çadırların yeri bomboştu. Ekip dakik bir zamanlama ve disiplin ile koydukları hedefe ulaşıp geri dönmüştü.

Birkaç gün sonra eşya yüklü iki katırla birkaç Türk geldi. Tanıştığımızda fotoğrafçı Ersin Alok olduğunu öğrendiğimiz bey, arşivi için birçok fotoğraflar çekerek geri döndü. 2018 yılında Ersin Alok’un engin deneyimlerini bir konferansta yakınlarıma dinletebilmek benim için sevindirici olmuştu. Aslında Prehistoryacı olan bu değerli fotografçı Urartular’ın kaya resimlerini anlatırken bizlere insanlığın Afrika’da doğuşundan Anadolu’ya yerleşimlere kadar bu coğrafya konusunda değerli bilgiler vermişti.

Dönüş her zaman aceleye gelir. İnsanlar başardıklarından sonra tekrar şehir hayatına dönmeyi özlemiş olurlar. Zap kenarındaki jandarma karakolu, Van’a varış, geceleme ve feribot ile Tatvan. Yer bulduğumuz pulman vagonda port bagajlara çantalarımızı yerleştirip akşam öncesi hareket. Gece yine vadilerde yalpalayarak süzülen trenin gürültüsüne pat diye değişik bir ses karıştı. Yarı uykulu gözümü açtığımda yerlerde bizim sırt çantalarından saçılan patatesleri gördüm. Arkama dönüp baktığımda yerde bizim çantalardan biri duruyor. Arka koltukta oturan bir adam da yerden kasketini alırken “kafa gitti” diyerekten kalktı ve vagonu terk etti. Bizim için sonradan mallarımızı sahiplenirken gülmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Kayseri’ye varış malzemelerin teslimi, Ankara’ya geliş ve 25 günün ömür boyu unutulmayacak hatıraları.

Dağcılık her ne kadar bireysel ve ülkemiz insanı tarafından anlaşılmayan bir spor olarak bilinse de bilinmese de çok fazla ilişkili olduğu konu vardır. İnsanın hayatta daima bir hedefi olması gerektiğine inanırım. Bu hedeflerin illaki büyük ve kişinin ulaşamayacağı hedefler olması gerekmez, doğal olarak hedefleriniz için hayal de kurabilirsiniz. Ancak hedeflere ulaşmanın olmazsa olmaz kuralları vardır. Planlama, kişisel becerilerini geliştirme, yardım almayı bilme, ekip çalışması yapabilme, dayanıklılık ve en önemlisi moral sayabileceğim bazı özelliklerdir. Dağcılık tüm bu özellikleri kapsar. Dağcılık hedefine odaklanma, moral ve fizik olarak kendini hazırlama gerektirir. Beraber yola çıktığın arkadaşlar ile uyum, kaprislerden arınma, fedakârlık, paylaşabilme, disiplin, dakiklik çok önemlidir. Dağcı ekibinde bulunan arkadaşları ile iletişimini her an her yerde kurabilmelidir. Dağcı doğayı ve iklimi de tanımalıdır. Cennet ülkemizin güzellikleri yalnız kıyılarda değildir. Dört mevsimin yaşandığı ülkemizin dağları yanında ovaları, yaylaları da dağcının ilgi alanıdır. Yöre halkının ilk sorularından biri “Maden mi arıyorsunuz?” olması halkın nasıl bir düşünce içinde olduğunun kanıtıdır. Çevre bilinci oluşmuş dağcı geçip gördüğü yörelerde çevreye saygılı olurken, halk ile ilişki de kurabilirse ülkemizin farklı sosyolojisini de dağarcığına katacaktır.

Mustafa Okman

İstanbul, 17 Temmuz 2020

İletişim:

okmanmus[et]gmail[nokta]com