TARİHTE BUGÜN:

 

 BÖLÜM 5

Erciyes Dağı ve Küçük Erciyes Dağı :  

Günlüğümden (31 Mayıs 2018, Perşembe):

Sabah çadırımın üzerine vuran ışıktan havanın kapalı olduğunu anlıyorum. Çadırımın içerisinde düşüncelere dalıyorum. Erciyes Dağı'nı  5 defa denedim, 4 defa tırmandım, her seferinde farklı rotalardan. Burada 1982 yılında yaşadığımız kazayı saymayacak olursam, Erciyes Dağı bana müşfik davrandı. Erciyes’i tekrar çıkıp çıkamayacağımı bilmiyorum. Artık 20 yaşında değilim. Eskiden olduğu gibi tek etaplık çok uzun bir tırmanışa girişmek istemiyorum. Bu kere Erciyes’in hiç bilmediğim batı yamaçlarının altındaki Subaşı köyündeyim. Büyük Erciyes Dağı'nın zirvesiyle aramda Küçük Erciyes Dağı var. Erciyes Dağı'nı iyi bilenlerin Sarıgöl’den tek etapta zirvenin yapılabileceğini aktardıklarını hatırlıyorum. Fakat buna girişmeyeceğim. Planım 1150 metre irtifada bulunan Subaşı köyünden 2350 metre irtifada bulunan Sarıgöl’e çıkıp, burada bir gece kaldıktan sonra 3000 metre civarında kamp atmak ve sonrasında zirveye daha kısa bir etapta gitmek. Kar durumu ciddi olarak kafamı yoruyor. Yukarılarda ne kadar kar olacak ve nasıl bir karla karşılaşacağım? Islak ve batan kar üzerinden tırmanmanın ne denli yorucu olduğunu biliyorum. Ancak volkanik çarşağın da bundan aşağı kalır tarafı yok. Gereksiz risk almayı düşünmüyorum. Erciyes yüksek bir dağ ve ben tek başımayım. 

Öğlene  doğru Muhtar gelip kimliğimi istiyor ve Jandarmaya iletip ayrılıyor. Kısa bir müddet sonra bir Jandarma aracı içerisinde 4 Jandarmayla geri geliyor. Aracın içerisinden güler yüzlü kibar gençler iniyor. Kimliğimin fotografını Muhtar’dan aldıktan sonra belli araştırmışlar ve hatta internet üzerinden Anamur-Sinop yürüyüşümü de okumuşlar. Benimle tanışmaya ve sohbet etmeye gelmişler. Epey bir sohbet ettikten sonra bana yanlarında getirdikleri tatlıyı hediye edip ayrılıyorlar. Muhtar yanlarında biraz mahcup, sus pus sohbetimizi izliyor. Jandarmalar ayrıldıktan sonra beni misafir olmaya davet ediyor. Kabul etmiyorum. İlk köye ulaştığımda bu misafirperverliği göstermiş olsaydı kabul ederdim. Ancak önce kuşkuyla yaklaşıp beni Jandarmaya bildirdikten sonra gösterdiği misafirperverliğin kıymeti yok benim için. Maalesef artık köylerimizde o eski misafirperverlik kalmamış. Yabancılardan çekinir olmuşlar (bugün çadırımın yanından geçen bir köylü patlayıcıları nereye gömdüğümü sordu!). Bunu Anadolu yürüyüşümde de üzülerek müşahade ettim. Bir tek dağ köylerinde ve yaylalarında hala o eski misafirperverlik var. Dağ insanının farklı olduğunu her zaman söyleyegelmişimdir. 

Öğleden sonra Kayseri’den Enver geliyor ve bana kask ve kazmanın yanısıra lezzetli bir börek de getiriyor. Yağmur yağarken arabanın içerisinde oturuyor, epey bir sohbet ediyor, eski günleri, Erciyes’te birlikte atlattığımız badirelerin anılarını yadediyoruz. Akşam çadırımda havanın durumu aklımı bayağı kurcalıyor. Son 48 saattir barometrem 840 milibarda takılmış ve durağan gösteriyor. Havanın hiç açmaya niyeti yok. Bulutlar tamamen Erciyes Dağı'nın üzerine çökmüş durumda. Dağın alt yamaçlarını dahi göremiyorum.

Günlüğümden (3 Haziran 2018, Pazar):  

Üç günlük moral bozucu ve yıpratıcı bekleyişten sonra hava en nihayet bu sabah açıyor. Fakat bu fırsat penceresinin ne kadar uzun süreceğini kestirmek zor. Hava basıncı hala düşük ve Erciyes’in etrafında dev kümülonimbus bulutlar dönüp duruyor. Saat 10.30 civarında Sarıgöl’e hareket ediyorum. Bugün Sarıgöl’e yaklaşık 1000 metre irtifa alacağım. İlk hedefim olan Kökez yaylası doğuda köyden gözle görülüyor. Burada, üzerinde kocaman kırmızı bir ayyıldızın boyalı olduğu beyaz binanın gözden kaçması mümkün değil. Subaşı köyünden Kökez yaylasına stabilize araç yolu var. Ancak bu yol çok kavisli. Bu yüzden tercih etmiyorum ve doğrudan araziye vuruyorum. Orta Anadolu yanardağlarının eteklerindeki düşük eğimli arazide yol almak her zaman çok zahmetli. Otların ve kevenlerin arası irili ufaklı oturmamış volkanik taşlarla dolu. İnsan bu taşları görmüyor ve üzerine basınca bunlar bir anda ayağının altında oynuyor, dönüyor. Ayak bileğini burkmamak, incitmemek için çok dikkat ve bir o kadar da güç gerekiyor. Batonlar özellikle bu tür arazide fark yaratıyor. Kökez yaylasına 2.5 saatte ulaşıyorum.

Yaylanın yarım saat kadar üzerinde Kamil dayının ağıllarına varıyorum. Burada hummalı bir faaliyet süregidiyor. Aile fertleri el birliğiyle koyunları tıraşlıyor. Kamil dayı, eskiden koyunun yününün para ettiğini, şimdileri ise kilosunu 1 TL’den alan bulurlarsa şükrettiklerini anlatıyor. Halıcılığın ve her türlü zanaatin artık para etmediği ve dolayısıyla bitmeye yüz tuttuğu ülkemizde, Kamil dayının bu anlattıklari beni şaşırtmıyor. Tüm aile niyetli olmasına rağmen Kamil dayı derhal kızlarına nefis bir ayran ve yemek hazırlatıyor. Utancımdan ağılın yanında bir brandanın arkasına çekilip yiyorum. Kamil dayı ülkemizde hızla yok olmakta olan hoşgörü ve misafirperverlik geleneklerini sürdüren bir jenerasyonun son temsilcileri arasında ne yazık ki. 

Saat 15.30 sularında izin istiyorum ve Sarıgöl’e yeniden hareket ediyorum. İki saat sonra, saat 17.30 sularında son sırtı aşıp altımda Sarıgöl’ü görüyorum. Burası gerçekten enfes bir yer. Etrafı volkanik konilerle çevrili bir çöküntünün ortasında oldukça büyük bir göl, güneşin son ışıkları altında mavi/yeşil sularıyla bana göz kırpıyor. Burada tesadüfen Uğur ve Gökhan’la tanışıyorum. Kizilören’den Sarıgöl’e iki saatlik araba yolculuğunu göze alarak buraya iftarı açmaya çıkmışlar. Bu ciddi bir doğa sevgisinin tezahürü. Mesele sadece yolculuk değil, fakat bu irtifada güneş çekilir çekilmez hava buz kesiyor.  Ateş dahi insanı pek ısıtmaya yetmiyor. Bir de bunun karanlıkta geri dönüşü var. Beni akşam yemeğine davet ediyorlar. Utanarak kabul ediyorum. Kuşkusuz beni düşünerek alışveriş yapmış olamazlar, fakat yine de beni rızklarına ortak edecek kadar elleri ve gönülleri açık. Çok lezzetli bir akşam yemeği yiyorum ve uzunca sohbet ediyoruz. Uğur burada çocukluğunda çobanlık yapmış olduğundan birçok hikaye anlatıyor. Saat 22.00’de vedalaşıyoruz. 

Günlüğümden (4 Haziran 2018, Pazartesi): 

 Sabah 05.00’de uyanıyorum. Hemen harekete geçmem gerektiğini biliyorum. Fakat hava buz gibi. Saat 06.00’ya kadar debeleniyor ve güneşin çıkmasını bekliyorum. Yarım saat sonra kahvaltı yapmadan yola çıkıyorum. Hiç iştahım yok. Güneşin etrafında hale şeklinde pus var ve az da olsa tülümsü bulutlar geziniyor. İyiye alamet değil. Öğleden sonra havanın bozmasından ürküyorum. Oğuz bana Sarıgöl’den Küçük Erciyes’in batı sırtına ulaşmanın göründüğü kadar kolay olmadığını, arada “Kültepe” olarak bilinen bir volkanik koni bulunduğunu, burasının üzerinden aşmanın beni çok yoracağını söyledi dün akşam. Bu yüzden Kültepe’nin güney yamaçlarından, yaklaşık 2500 metre civarında yan geçişe başlıyorum. Fakat Kültepe’nin bu güney yamaçlarında pek korktuğum dengesiz büyük kaya bloklarından oluşan kaya tarlalarına giriyorum tekrar. Bunların üzerinden geçerken endişeli ve gergin anlar yaşıyorum. Kültepe’nin yan geçişi 2.5 saatimi alıyor ve nihayet Küçük Erciyes’in batı sırtının altına ulaşıyorum. İlave 1 saatlik tırmanış beni bu kere doğrudan Küçük Erciyes’in zirvesine bağlanan heybetli batı kılçığının başladığı bele getiriyor. Hem kuzeyde hem de güneyde büyük bir dölekte irili ufaklı yaylalar görünüyor. Buralarda hareket var. Kaçmam gerekirse bunlardan birisine inerim diye düşünüyorum.

Herhalde kahvaltı etmediğimden olsa gerek, performansımın bir hayli düşük olduğunu hissediyorum, ancak her an havanın bozmasından çekindiğim için kendimi bir saat daha tırmanmaya zorluyorum. Saat 11.00 civarında yarım saatlik bir mola verip öğlen yemeğimi yiyorum. Yükseldikçe arazi giderek dikleşiyor ve zorlaşıyor. Yemek pek işe yaramıyor, elimin ayağımın kesildiğini hissediyorum. Nefes nefese kalıyorum ve kalp atışlarımın kulağımın içerisindeki zonklamasını duyduğum gibi basıncını da kafatasımın içinde hissediyorum. Altimetreme bakıyorum ve 3200 metreye ulaştığımı görüyorum. Gençlik yıllarımda bu irtifa banamısın demezdi. Bugün ise her 5 adımda bir durup soluklanmak ihtiyacı hissediyorum.

Küçük Erciyes’in batı kılçığını tırmanmam 4 saatimi alıyor! Kendimi çok zorluyorum, çok itiyorum. Bir taraftan kendimi bu derece zorlamamın doğru olup olmadığını sorgularken, diğer taraftan da geceyi nerede ve nasıl geçireceğimin, bu irtifada hava dönerse nereye kaçabileceğimin hesabını yapmaya çalışıyorum, zira bulutların yine kümelenmeye başladığını görüyorum. Kılçığı bitirdigimde karşımda ne bulacağımı, Küçük Erciyes’in zirvesinin nerede olduğunu da merak ediyorum. Saat 15.00’de batı kılçığının üzerindeki son kaya kuleleri aştığımda, tam karşımda, doğuda Büyük Erciyes’in zirve kütlesini; solumda, kuzeyde Küçük Erciyes’in zirvesini nihayet görüyorum. Yarım saatlik basit kaya tırmanışından sonra Küçük Erciyes’in, benim altimetreme göre 3665 metrelik (resmi kayıtlara göre 3703 metredir) zirvesine ulaşıyorum. Bunca yıldır Küçük Erciyes’in zirvesine hiç çıkmadığıma hayıflanıyor ve kendimi tebrik ediyorum. Adı “Küçük Erciyes” olduğundan dolayı büyük biraderinin yanında dağcıların pek itibar etmedikleri bu zirve, esasen başlı başına bağımsız bir dağa ait ve çok da çekici. Gel gör ki zirve defteri dahi yok.

Yaklaşık 150-200 metre doğuda, altımda, Küçük Erciyes’in zirvesini Büyük Erciyes’in zirve kütlesine bağlayan bel görünüyor. Küçük Erciyes’in doğu yüzünden bele alçalmaya başlıyorum. Burada kayalar çok çürük ve dikkat gerektiriyor. Yarım saat sonra bele vardığımda Büyük Erciyes’in zirvesine gidemeyeceğimi derhal anlıyorum. Önümde yükselen çürük kaya kulelerinden oluşan kılçığı ipsiz tırmanmaya kalkışmam çok riskli. Bu kılçığın kuzeyi ve güneyindeki kar kulvarlarını yokladığımda ise, son bir haftadır dağın çevresinde hüküm süren yağışlı ve soguk iklim koşullarından dolayı karın sert, adeta buzlaşmış olduğunu görüyorum. Kazmamın olmasına rağmen, krampon olmaksızın bu kar kulvarlarına girmek intahar olur. Haziran ayında Erciyes’te krampon gerekeceğini birisi söylemiş olsaydı inanmazdım.

Belden artık iniş için kuzeyi ve güneyi yokluyorum. Kuzey daha sert ve dik. Bu yüzden güneyden inmeye karar veriyorum. Burada kara girmekten başka seçeneğim yok. Topuklarımı kara sert bir şekilde vurarak, kazmam hazırda alçalmaya başlıyorum. Daha 10 adım atmadan botlarım kayıyor, düşüyorum ve hızla aşağıya doğru kaymaya başlıyorum. Kazmamla kendimi durdurmaya çalışıyorum, ancak karın yüzeyi öylesine sert ki, kazmanın ucundaki iki diş ancak teneffüz ediyor ve 30-40 metre sonra durabiliyorum. Yüreğim ağzıma geliyor. Bunun şakaya gelir tarafı yok. Ayrıca, ağır sırt çantam hareket serbestimi engellediği gibi, üzerimdeki Goretex yağmurluğum ve pantolonum hız kazandırıyor. Ayağa kalkıyor ve çok daha temkinli bir şekilde, topuklarımı daha da sert vurarak devam ediyorum. Yine birkaç adım atmaya kalmıyor düşüyorum ve aynı senaryo tekrarlanıyor. Korkunun salgıladığı adrenalin güç veriyor ve öfke basıyor. Avazım çıktığı kadar, ne yaparsa yapsın, karşıma ne çıkarırsa çıkarsın buradan sağ salim ineceğimi dağa bağırmaya başlıyorum. İki defa daha kayıp düşüyorum, ancak alçaldıkça karın yumuşadığını ve eğimin düştüğünü hissediyor, her seferinde kendimi daha kısa sürede durdurabiliyorum. Nihayet bir saate yakın kardan indikten sonra kayalık bir dere yatağının içerisine ulaşıyorum ve derin bir nefes alabiliyorum. İki saate yakın Develi istikametinde alçaldıktan sonra Büyük Erciyes Dağı'nın güneybatı yamaçlarının altında çadırımı son defa kuruyorum.

Reinhold Messner, “dağcılık anılarımızın gerçeğin kendisi değil, hatırlanan gerçeklik olduğunu” söyler.  İnsan hayatında nesnel bir gerçeklik olamayacağına göre, kuşkusuz hepimiz yaşanılanları, o ana değin edindiğimiz kişisel yaşam tecrübemizin süzgecinden geçirerek hafızamıza kaydediyor ve bunu da anılarımızda “gerçek” olarak algılıyoruz. Bu yüzdendir ki, birlikte aynı dağ faaliyetini gerçekleştiren iki ip arkadaşı o faaliyetin “gerçeğini” çok farklı hatırlayabiliyorlar. Günlük tutmak belki bu yüzden önemli, zira geçmişte kalan bir eylemi tamamen hafızamızda kalanlardan yazmaktansa,  gerçeklere biraz daha yakın yazabilmemize olanak sağlıyorlar. 

“Ateş Çemberine Yolculuğum”un üzerinden henüz 6 ay geçti ve daha şimdiden birçok  ayrıntı hafızamın puslu derinliklerinde kaybolmaya yüz tutuyor. Bu makaleyi yazarken günlüğümün sayfalarını çevirdikçe, sık sık “gerçekten ben mi yaşadım bunları" diyerekten hayretler içinde kalıyorum, tekrar tekrar yaşadıklarımın heyecanını yeniden hissediyor ve günümüzde giderek tırmanış derecelerine hapsolmaya yüz tutmuş olan dağcılık anlayışının biz dağcıları ne ölçüde fakirleştirdiğine üzülmeden edemiyorum. 

Dağların doğası muhteşem ve bir o kadar da kaprisli bir yol arkadaşı. İklimsel normlarda birkaç günlük beklenmedik bir hareket, insanın tüm planlarını, hazırlıklarını ve ümitlerini altüst edebiliyor. Ancak dağcılığın güzelliğinin de bu bilinmeyen, hesplanamayan olmadığını kim söyleyebilir? Nihai aşamada Büyük Erciyes Dağı'nın zirvesine ulaşamamış olmam, yolculuğumun öyküsünü benim için daha değerli, daha sevecen, daha insanca kılıyor. Belki hepimizin hayatı son bulduğunda, hayatın kendisi gibi bir tamamlanmamışlık öyküsü... 

SON

 

İletişim: obotuzel [at] gmail nokta com