TARİHTE BUGÜN:

 

BÖLÜM 3                                                                                  

Hasan Dağı ve Küçük Hasan Dağı : 

Günlüğümden (18 Mayıs 2018, Cuma): Bugün yolumun uzun ve sıkıcı olacağını biliyorum. Sabah 07.30 gibi kalkıp Hasan Dağı'nın güneydoğu yamaçlarının altında bulunan Akçakent köyünün içerisinde ufak bir gezinti yapıyorum. Çok iptidai ve fakir bir köy. Dün akşam çadırımı kurduğum okulun bahçesine dönüp hemen toparlanmaya başlıyorum. Okul başlamadan önce bu işi bitirmiş olmak istiyorum. Ben yola çıkmaya hazırlanırken okulun üç öğretmeni arabayla geliyorlar. Öğretmenlerden  bir tanesi kuşkucu bir şekilde yanıma yaklaşıp burada ne aradığımı soruyor. Kısaca kendimi tanıtıp neden okulun bahçesinde bulunduğumu izah ediyorum. Bariz bir şekilde rahatlıyor ve ayaküstü sohbete koyuluyoruz. Öğretmen, ülkemizde hemen tüm alanlarda görülebilecek nitelikte bir hikaye anlatmaya başlıyor. Hasan Dağı'ndan aşağıya açılan dere yataklarından birisinin ağzında kurulmuş olan köyün heyelan bölgesinde yer almasından ötürü, yerel makamların E90 Adana karayolunun hemen dibine yeni bir köy inşa ettiklerini, ancak kimsenin yeni köye taşınmadığını, zira hayvancılıkla ugraşan köylülerin, karayolunun kenarındaki arazide hayvanlarını otlatmalarının ve geçimlerini sağlamalarının mümkün olmadığını aktarıyor (California, Hacettepe ve Yeni Zelanda Waikato Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümü jeologlarınca Hasan Dağı’nda yapılan araştırmalar neticesinde, Hasan Dağı’nın son olarak yaklaşık 8900 yıl önce patladığı ve dağın altındaki mağma tabanındaki volkanik aktivitenin günümüzde hala devam ettiği ortaya konulmuştur. Nitekim Hacettepe Üniversitesi ve Fransa’daki Blaise Pascal Üniversitesi’nin yayımladığı raporlarda, Hasan Dağı’nın etrafında bulunan Aksaray ili sınırları içerisindeki yerleşimlerin, Hasan Dağı’nın olası patlaması ya da volkanda meydana gelebilecek bir ısınma ile üzerindeki karların ani erimesiyle oluşabilecek sel tehdidi karşısında risk bölgesi oluşturduğu kaydedilmiş, bu köylerin boşaltılması veya en azından köyler için bir acil tahliye planı hazırlanması önerilmiştir. Akçakent için E90 karayolunun kenarında inşa edilen yeni köyün bu öneri doğrultusunda  kurulduğunu anlıyorum. Diğer yandan, tabiatıyla köy halkının geçim kaynağını dikkate almayan, veyahut onlar için bir ikame ekonomi yaratmaksızın köylülerin nesillerdir yaşadıkları evlerini ve köylerini terketmeleri beklentisi içinde olabilen yerel idarenin basiretsizliği de böylece gözler önüne serilmiş oluyor).

Nihayet saat 09.30’da Akçakent'ten ayrılıyorum. Köyün çıkışında toprak bir yol beni kuzeybatı istikametinde, hedeflediğim Hasan Dağı'nın batı sırtına doğru götürüyor. Burada yaklaşık yarım saat yol aldıktan sonra ağaçlık bir alana varıyor ve yoldan ayrılarak bir patikaya giriyorum. İstirahat günlerinden sonraki ilk yürüyüş gününde her zaman olduğu gibi bugün de yine kendimi çok yorgun ve isteksiz hissediyorum. Oysa bugün alacağım irtifanın yarınki zirve denemem için öneminin farkındayım. Ayrıca, bugün mutlak surette kar sınırına ulaşmalıyım, zira yanımda iki litre su var ve müteakip suyumu ancak kar eritmek suretiyle elde edebileceğim. Yolculuğumdaki diğer volkanik dağlarda olduğu üzere, Hasan Dağı'nda keza yüzeyden akan su bulmak mümkün değil. Sırt çantam bugün çok rahatsız. Kırılan ince alüminyum iç çubuklarından birisi sol omuzuma batıyor. Bunu dün Akçakent'e yaklaşırken farketmiştim. Sol omuzum çürük gibi ağrıyor. Bugün çok sıcak ve basık bir gün. Çok hızlı su tüketiyorum. Hasan Dağı'nın batı sırtı olanca azametiyle tam karşımda soldan, sağa zirveye doğru yükseliyor. Çok yavaş ve kendimi zorlayarak yol alıyorum. Altimetrem üzerinden adeta metreleri sayıyorum.

Dokuz saatlik bir tırmanıştan sonra, saat 18.30 civarında, bitkin bir vaziyette, batı sırtının üzerinde 2340 metrede kar sınırına ulaşıyorum. Burası oldukça dik bir arazi ve çadırım için en ufak bir düzlük yok. Epeyce bir geziniyor ve uygun yer arıyorum. Ufak bir mahmuzun üzerinde, büyükçe bir kaya kütlesinin hemen altında, olası taş düşmelerinden de beni koruyacağını ümit ettiğim eğimli bir platforma çadırımı kuruyorum. Gerçi buna “kuruyorum” demek yanlış olur. Çadırımın tabanını sabitlemem olası değil. Ağır taşlarla mümkün olduğu ölçüde tabanı geriyorum ki çadırın tek direğini kılıfına sürüp geceleyin başımın üzerinde nefes alabileceğim biraz boş alan yaratabileyim. Bu akşam çadırımı daha ziyade bivak olarak kullanacağım ve bir fırtına çıkmaması için dua edeceğim.

Çadırımın bir 50 metre üzerine yükseliyor, Goretex yağmurluğumu torba gibi kullanmak suretiyle bolca kar topluyor ve çadırımın yanına indiriyorum. Ocağımı yakıp karı eritmeye başlıyorum. Güneş puslu Orta Anadolu düzlüğünü kızıl ve mor tonlara bürüyerek batıyor. Erittiğim karın suyu kirli ve ölü böceklerle dolu. Sawyer mini filtremi çıkarıp suyu süzüyor, mataralarımı dolduruyorum. Son kar suyumla akşam yemeğimi hazırlıyorum. Bu arada hava kararıyor. Petzl kafa lambamı çıkarıyorum. Yanmıyor. Pil havzasını açıp içine baktığımda  dehşete düşüyorum. Piller akmış. Herhalde sırt çantamın üst gözünde yanlışlıkla açma kapama düğmesi açık kalmış ve lamba saatlerce yandıktan sonra piller tamamen boşalmış. Karanlıkta pil haznesini ve kutup başlarını olabildiğince temizliyor, yedek pilleri takıyorum, ancak yine yanmıyor. Şükürler olsun ki güneş enerjisi panelimin güç kaynağına bir acil durum feneri entegre edilmiş. Bununla, çok  rahatsız ve uykusuz geçireceğimi bildiğim bu gece için son hazırlıklarımı yapıyorum. Ne tarafa dönsem, nasıl büzülsem rahat bir pozisyon alamıyorum. Alt dudağım yara içinde ve çok sancıyor. Uyku uyumaktan ziyade yorgunluktan ötürü dalıp dalıp çıkıyorum.

Günlüğümden (19 Mayıs 2018, Cumartesi): Bugün tam iki sene önce, 19 Mayıs 2016 günü, Atatürk’e ve Atatürk gençliğine ithaf ettiğim, güneyden kuzeye Anadolu yürüyüşüme başlamıştım. Bu sene 19 Mayıs'ta ise Hasan Dağı'nın zirvesine Atatürk çıkışı yapmayı arzuluyorum. Sabah saat 07.30 civarında hareketleniyorum. Erittiğim kar suyundan ötürü çok susuz bir gece geçirmemiş olmama rağmen ağzımın içi kupkuru ve alt dudağım tüm önlemlere ve özel dudak kremine rağmen yanıyor. Hiç kahvaltı edesim yok. Biraz bal emip çantamı toparlıyorum ve saat 08.30 gibi tırmanışa geçiyorum.

Artık dik, volkanik tüf çarşak üzerindeyim. Çok yorucu bir zemin. İki adım ileri, bir adım geri gidiyorum. Bir ara karın üstüne çıkıyorum. Fakat çok sert ve kazmam yok. Kayıp düşersem kendimi altta kayalara kadar tutmam mümkün olmayacak. Böyle bir kazada ölmesem bile bir yerlerimi kıracağım, parçalayacağım kesin. Burada telefon çekimi de yok. Kaza riskini göze almam mümkün değil.

Bugün yine kendimi yorgun hissediyorum. Kendimle psikolojik oyunlar oynuyor, rotam üzerinde ara dinlenme noktaları tespit ediyor ve bu tespit ettiğim noktalara varana kadar durmamaya çalışıyorum. Yükseldikçe arkamda muhteşem bir derinlik duygusu ve enfes bir manzara açılıyor. 2800 metre civarında yamacın dikliği 55-60 dereceyi buluyor. Çarşağın içerisinden yükselen sabit kayaların ve kulelerin kenarlarındaki nispeten daha oturmuş zeminden yararlanarak yükselmeye çalışıyorum. 2850-2900 metre yükseklikte hep bahsini duyduğum, ancak bugüne değin Hasan Dağı'na yaptığım önceki tırmanışlarımda kendi gözlerimle şahit olmadığım, kayaların arasından yükselen kesif dumanla karşılaşıyorum. Duman sabahın ayazında daha bir belirgin ve yatay bir hat üzerinden, farklı mevkilerden çıkıyor. Dumanın sızdığı yerlerde kayalar simsiyah bir renge dönüşmüş durumda.  Belli ki burada dağın hala volkanik olarak aktif merkezine inen derin bir baca var. Havaya yayılan garip bir koku dikkatimi çekiyor. Ben bu gaz kaçağı bandının arasından yükselmek zorundayım, ancak sızan gazın mahiyetini, zehirli olup olmadığını, beni nasil etkileyebileceğini bilmiyorum ve çok korkuyorum. Tırmanış rotam mecburen dumanın bariz şekilde yükseldiği bir kaya blokunun hemen yanından geçiyor. Burayı nefesimi tutarak ve hızlı adımlarla aşıyor, sonrasında ise nefes nefese yere yığılıyorum.

Yüküm ve yorgunluğum hızımı çok düşürüyor. Hasan Dağı'nın 3100 metrede zirve sırtına 4 saat sonra, saat 12.30’da ulaşıyorum. Saatte ancak 200 metre tırmanabilmişim! Burada zirve sırtında, daha büyük ve belirgin olanının Hasan Dağı'na ismini veren Hasan Dede’ye ait olduğu rivayet olunan 3 adet mezar var. (Hasan Dede’nin kim olduğuna ilişkin çeşitli hikayeler bulunmaktadır. Bunlardan ilki, I. Kılıçarslan’ın yanında haçlı savaşlarına komuta eden Ebu’l- Gazi El-hasan namıyla anılan ve ünlü Danişmendname isimli eserde de Emir Turhasan olarak adı geçen komutan olduğudur. El-hasan, birinci haçlı seferinde, Temmuz 1096’da, Ereğli ovası civarında haçlı ordularına karşı kahramanca savaşmış, ağır kayıplar neticesinde kuzey doğudaki Hasan Dağı’na çekilmiş ve burada şehit düşmüştür. Doğu Roma İmparatoru Aleksios’un kızı, tarihçi Anna Komnena tarafından kaleme alınan ve babasının iktidarı döneminde, MS 1081-1118 tarihleri arasındaki siyasi-askeri olayları belgeleyen ‘Alexiad’ isimli eserinde, Temmuz 1096’da Haçlı ordularının Eber Gölü bölgesinde Sultan Danişmend ve “Hasan” ile çarpışmaları keza anlatılmaktadır. Dolayısıyla El-hasan’ın gerçek bir şahıs olduğuna kuşku bulunmamaktadır. Diğer hikaye ise daha ziyade folklorik olup, Hasan Dede’nin, dağın eteklerinde tek başına yaşayan bir münzevi veyahut evliya olduğu doğrultusundadır. Ölümünden sonra vasiyeti Hasan Dağı’nın zirvesine defnedilmek olan Hasan Dede’nin bu vasiyeti yerine getirilmiştir).

Zirve sırtına vardığımda zirveyi ve üzerindeki bayrak direğini sağımda, doğu istikametinde görüyorum. Ancak buraya giden sırt büyük blok kayalardan oluşuyor ve bunların araları karla kaplı. İhtiyatlı bir şekilde ilerliyorum, fakat kısa bir müddet sonra burasının çok riskli bir alan olduğunu düşünüyorum. Sadece kayaların üzerinden ilerlemem mümkün değil.  Mutlaka kaya bloklarının arasındaki karla kaplı çöküntülere de basmam gerekiyor. Bunların ise kimisinin altı boş ve basınca bacağım aniden dizime, hatta bazen kalçama kadar boşluğa giriyor. Burada insanın bacağını kırmaması  işten değil. En vahimi de bloklardan birinin oynayarak bacağımı çıkaramayacağım şekilde sıkıştırarak hapsetmesi. Gözümün önüne "127 Saat" filminin kahramanı Aron Ralston geliyor. Utah’da solo kaya tırmanırken sağ eli bir kayanın altında  sıkışan ve 127 saat birinin kendisini bulmasını bekledikten sonra çaresizlik içerisinde elini çakısıyla keserek hayatta kalmayı başaran tırmanıcının kaderini paylaşmak istemiyorum. Derhal bele geri dönüyorum ve alternatifleri incelemeye koyuluyorum. Havanın da yavaş yavaş kapatmaya yüz tuttuğu, bulutların kuzey ve kuzeydoğudan  fena halde kümelenmeye başladığı dikkatimden kaçmıyor. Kuzeyde altımda Hasan Dağı'nın kalderası var. Doğuda ise zirveye giden kuzey sırtı. Burayı denemeye karar veriyorum.

Bu, önce kuzeye kalderanın içerisine doğru biraz alçaldıktan sonra doğu istikametinde bir yay çizmemi ve burada kuzey sırtını yakalayarak zirveye tırmanmamı gerektiriyor. Kuzey sırtına bağlanan yolun uzaktan göründüğü kadar kolay olmadığını yan geçişe başlayınca anlıyorum. Burada keza karla kaplı bloklar var, ancak bloklar daha ufak olduğundan, çok zahmetli de olsa, aralarındaki karla kaplı çöküntülere girmeden, bir blok üzerinden diğerine sekerek yol alabiliyorum. Bir saatimi alıyor zirvenin kuzeyindeki bele varmam. Burada çantamı bırakıp son 50 metrelik kaya kütlesini hızla tırmanarak, saat 14.00 sularında Hasan Dağı'nın 3268 metrelik zirvesine varıyorum. Buz gibi esen rüzgar üşütüyor. Birkaç fotoğraf çekip hemen inişe geçiyorum. Sırt çantama ulaştıktan sonra hızlıca birşeyler  atıştırıp doğuya, Hasan Dağı ile Küçük Hasan Dağı arasındaki bele doğru alçalmaya başlıyorum. İnişin üst kısımları ince çarşak. Burada kayarak hızla yol alıyorum. Fakat daha sonra büyük kaya blokları ve volkanik taşlarla kaplı  arazi hızımı kesiyor. 16.30 civarında gök gürlemeye ve yağmurun ilk damlaları düşmeye başlıyor. İki dağ arasındaki yeşil dölek çok yakın görünse de buraya ulaşmam bir saatimi alıyor ve saat 17.30 civarında düzlüğe varıyorum. Hasan Dağı'nın zirvesini de kapsayan 9 saatlik tırmanışı ve dağın batıdan  doğuya tam kamp yüküyle gecişini tamamlamış olmanın tatminini ve keyfini yaşıyorum.

Dölekte, yağmurla birlikte zeminde akan su bulunca keyfim iyice yerine geliyor. Hemen çadırımı kurup su alıyorum.  Içeceğim suyu filtreleyip, diğerini de akşam yemeğim için kaynatmaya koyuluyorum. Lezzetli bir akşam yemeği moralimi düzeltiyor. Kanımı sulandırmak için iki Aspirin alıyorum. Çadırın içerisinde mayışmış uyuklarken hava kararıyor. Bu sefer içime bir bit yeniği düşüyor. Acaba çadırımı güvenli bir noktaya kurdum mu? Normalde bunun böyle olup olmadığını düşünmeden, uzun yılların verdiği tecrübe ve içgüdüyle çadırımı emin yere kurarım. Fakat bir kere kuşku insanın aklını kemirmeyegörsün. Tedirgin olmamak elde değil. Hemen dışarı çıkıp karanlıkta görebildiğim kadar çevremi  ve çadırımı kurduğum düzlüğe yakın olan yamaçları kontrol ediyorum. Çadırımın güneyinde, iki dağın arasındaki belin üzerinde yarım ay şeklinde genişçe bir kar kütlesi var. Bunun yağan yağmurla ağırlaşıp çadırımın olduğu düzlüğe doğru akması ihtimali aklıma takılıyor. Bunun olması ihtimalinin imkansız olduğunu bilmeme rağmen beni huzursuz ediyor. Yağmur  şiddetlenerek devam ediyor. Gergin bir şekilde yatıyorum. Böyle anormal düşünceleri saplantı haline getirdiğim için kendime kızıyorum. Ancak faydası yok. Uykuya dalıyorum fakat huzursuz bir kedi uykusu uyuyorum. 

Günlüğümden (20 Mayıs 2018, Pazar): Bugünü dölekte dinlenmekle geçirmeye karar veriyorum. Hem Hasan Dağı  tırmanışının beni hırpalamış olduğunu hissediyorum, hem aletlerimin biraz bakıma ihtiyacı var. Güneş panelinin güç kaynağında bir temassızlık olduğu gibi, kafa lambam çalışmıyor. Fotoğraf makinamın ve GoPro’nun pilleri neredeyse tükenmek üzere. Sabah güneş kendini gösteriyor ve hemen güneş panelini kuruyor, güzel havada kahvaltımı yapıyorum. Saat 11.00’e doğru yeniden bulutlar geliyor ve aralıklarla yağmur yağmaya başlıyor. Günlüğümü yazıyor, çadırın içerisinde kah müzik dinliyor, kah uyuyor veya hayallere dalıyorum. Öğleden sonra sert bir kuzey rüzgarı esiyor. Bulutları dağıtmadığı gibi daha alçak bir bulut tabakasını beraberinde getiriyor ve dağların üstü tamamen kapanıyor. Yarınki Küçük Hasan Dağı tırmanışı için hazırlıklarımı yapıyor, kafa lambamın ve güneş enerjisinin güç kaynağının sorunlarını gidermeyi beceriyorum.

Günlüğümden (21 Mayıs 2018, Pazartesi): Bugün yola çıkalı tam 3 hafta oluyor. Çok kötü bir gece geçiriyorum. Saatler geçmek bilmiyor. Dinlediğim müzik bile huzur getirmiyor, hatta aksine bazı parçalar beni daha da geriyor. Çadırımın etrafında kurtların gezindiğini hayal ediyorum. Müteveffa dağcı dostum Ingrid Reuber “bir şeyi çok düşünürsen ona davet çıkarırsın" derdi. Nitekim 1982 yılında kışın Demirkazık dağında çığ altında kalmamızdan bir gece önce çığ ihtimalini uzunca konuşmuştuk.

Ancak sabaha doğru uyku tutturabiliyorum. Bu sefer de erken davranmam gerektiği düşüncesi rahat vermiyor. Son iki gündür bulutlar ve yağmur giderek daha erken bir saatte geliyor. Dolayısıyla yola vakitlice çıkmam gerekiyor. Gece barometreme bakıyorum. Basınç stabil ancak düşük. Kötü havanın devam edeceğinin habercisi. Saat 07.30 gibi çadırımın üzerinde güneşi hisseder hissetmez kendimi ümitle dışarı atıyorum, ancak korktuğumun teyidini alıyorum. Bulutlar hem Hasan Dağı'nın hem Küçük Hasan Dağı'nın zirvelerine çökmüş durumda. Güneş bulutların arasından bir görünüyor bir kayboluyor. Vücudum külçe gibi ağır. Yorgunum.

Ağır aksak toparlanıyor, kahvaltımı isteksizce yapıyor ve saat 08.30 gibi Küçük Hasan Dağı'nın batı sırtından yükselmeye başlıyorum. Bu kere güneyden gelen bulutlar tam karşımda duran Hasan Dağı'nı bir gelinliğin tülü gibi örtüyor. Nispeten oturmuş bir çarşak üzerinden rahat bir şekilde yükseliyorum. Sisin arasında Küçük Hasan Dağı'nın, altimetreme göre 3020 metrelik zirvesine (resmi rakam 2844 metre) varmam 2 saat sürüyor. Burada, ortasında bir çukur bulunan taşlardan örülmüş ilginç bir yapı beni karşılıyor. Bu yapının içinde 2017 yılında zirveye yerleştirildiğini okuduğum bir zirve defteri buluyor ve imzalıyorum. Zirve defteri yerleştirildikten sonra benim bu çıkışıma değin arada başka bir kayıt yok. Anlaşılan Küçük Hasan dağı çok popüler bir hedef değil!

 

11.30 gibi zirveden ayrılıyor ve doğrudan dağın dogu yüzünden alçalmaya başlıyorum. Burası çok tatsız. Dengesiz büyük kaya bloklarından oluşuyor. Filmlerden gördüğüm Khumbu buzulunun mütevazi kaya versiyonu adeta. Telefonuma bakıyorum. Çekim yok. Bu dev kaya tarlası içerisinde birşey olursa beni kimse bulamaz. Dikkatli ve yavaş ilerliyorum. Bulut ve sis tabakasının altına indiğimde doğuya doğru altımda  enfes bir manzara açılıyor. Melendiz Dağı'nın güney eteklerinden Niğde'ye kadar ova yemyeşil. Çok aşağılarda önce bodur Meşe ağaçlarından oluşan bir orman göze çarpıyor. Bunun altında da tarlalar ve tarlaların sınır bölgelerinden yükselen top biçiminde tek tük ağaçlar. Hiç bir fotoğraf makinası gözün gördüğü bu güzellikleri tam manasıyla kaydedemiyor. Daha da ileride, Altunhisar olduğunu tahmin ettiğim yerleşim merkezinin damlarını görüyorum. Bu büyük kaya bloklarından oluşan yüzlerce metrelik dere yataklarının arasından yükselen yeşil otlarla kaplı kılçıkların üzerinden alçalmaya calışıyorum. Buralar en rahat ve güvenli bölgeler. Bunlardan birinde neredeyse 1 metre uzunluğunda bir yılanın üzerine basıyorum. Yaklaşmama bu kadar müsaade etmesine şaşırıyorum. Fotoğrafını çekerken hiç istifini bozmuyor. Harika bir yaratık. Kendime daha dikkatli olmam gerektiğini söylüyorum. Fakat bu kılçıkların üzerindeki bitki örtüsü o denli yoğun ve derin ki altında ne olduğunu görmem esasen mümkün değil. Bu coğrafyada zehirli yılan olmadığından bir yılan sokması kendi başına öldürücü olmayabilir. Ancak zehiri yürümemi engelleyecek ölçüde bacağımı etkileyecek olursa, bu sonucu doğurur, zira dağın bu yüzünde göz görebildigi kadar hiç bir yayla ve patika yok. Belli ki yöreliler dağın bu yüzüne hiç çıkmıyorlar.

Üç saatlik zorlu bir inişten sonra, uzaktan gördüğüm Meşe ormanının üst sınırına ulaşıyorum. Ağaçların boyuna aldanmamak lazım.  Burada agaçlar öylesine sık ki aralarından geçip aşağıda gördüğüm traktör yoluna ulaşmam mümkün değil. Bu yüzden ormanın üst sınırından kuzeye doğru yan geçişe başlıyorum. Yaklaşık 45 dakika sonra bir geçit bulup traktör yoluna inebiliyorum. Traktör yolunu takip ederek ve kimi yukarıdan inerken gördüğüm kestirmelerden faydalanarak saat 17.30’da Ulukışla köyüne varıyorum. Altimetreme bakıyorum Küçük Hasan Dağı'nın zirvesinden 1500 metre alçalmışım! İyi ki Küçük Hasan Dağı.

Tüm yolculuğum boyunca tek bir su kaynağına rastlamıyorum ve yanıma aldığım 2 litre suyun tamamını tüketiyorum. Bu dağlardaki en büyük sıkıntının ve beni en çok zorlayan, taktik ve lojistik olarak inceden inceye düşünmemi ve planlamamı gerektiren hususun su olduğunu görüyorum. Böyle bir faaliyeti engelleyebilecek, tehlikeye sokabilecek en önemli etken su. Köyün camisinin avlusuna çadırımı kuruyor ve enfes bir uyku uyuyorum. İkindi ve yatsı namazına gelip çadırımın etrafında gezinenler dahi rahatımı ve keyfimi bozamıyor.

Günlüğümden (22 Mayıs 2018, Salı):Sabah ağırdan alıyorum. Bugün Altunhisar’a inip orada Öğretmenevinde konaklamayı, kendime biraz çeki düzen verebilmeyi umuyorum. Sabah yağmur yağarken caminin, kapalı bir bölümü de bulunan avlusunda bozulmaya yüz tutmuş yiyeceklerimi tasfiye ediyor, malzememin temizliğini ve bakımını yapıyor, çantamı yeniden doğru dürüst yerleştiriyorum. Yağmur dindikten sonra, saat 11.00 civarında yola koyuluyorum. Tarif edilen ve tarlaların arasından geçen bir kestirmeden 2 saat içerisinde Altunhisar’a varıyorum. Ramazan’a rağmen  lokantaların açık olması beni şaşırtıyor ve uzun bir aradan sonra yeniden kebap yemenin keyfini yaşıyorum.

Öğretmenevinde beni kötü bir sürpriz bekliyor. Hiç yer yok. İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyorum. Buna rağmen müdür yardımcı olmak için çabalıyor  ve biraz da mahcubiyet içerisinde, oldukça geniş olan Ögretmenevi'nin çamaşırhanesinde yere bir yatak serdirebileceğini söylüyor. Derhal kabul ediyorum. Bana bir de odalardan birinde duş almam için imkan yaratıyor. Zaman, Anadolu’nun bu gibi ufak yerleşim merkezlerinde olduğu üzere, meraklı yörelilerle sohbet etmekle geçiyor.

Melendiz Dağı'nı hiç tanımıyorum. Küçük Hasan Dağı'nın doğu yüzünden alçalırken bu dağın uzun ve oldukça geniş kütlesini izleyedurdum. Burada da, Karacadağ'da olduğu gibi monolitik, konik bir kütle yapısı bulunmuyor. Dolayısıyla zirvenin nerede ve birçok yükselti arasında hangisi olduğunu  uzaktan saptamak olanaksız. Bu yüzden Altunhisar’da yörelilerden mümkün olduğunca bilgi edinmeye çalışıyorum. Fakat ülkemizde çoğu yerde olduğu gibi kasabalarda yaşayanların yakın çevreleriyle hiç bir ilgileri, alakaları  ve dolayısıyla bilgileri de yok. En nihayet köy marketlerine mal sevkiyatı yapan bir kamyon şoförüne rastlıyorum. Bana, Altunhisar’dan Karanlık Dere (eski ismi Asbuzu) köyüne gitmem gerektiğini, buradan da stabilize bir yolun beni Hançerli köyüne ve dolayısıyla Melendiz Dağı'nın eteklerine ulaştıracağını anlatıyor, fakat Karanlık Dere’nin halkına ve köpeklerine karşı uyarmadan da edemiyor. Bu tarz uyarıları yolculuğum boyunca çok işittiğimden fazla ciddiye almıyorum. Ancak, bunlar hafif tedirgin etmiyor da değil insanı! Bu gibi uyarıları tamamiyle kulak ardı etmek de yanlış olur. Sonuçta temkini elden bırakmamakta fayda var. Dağa yaklaşmakla ilgili edinmiş olduğum bilginin dışında, dağın kendisi, yaylaların yeri, su bulma olanağı gibi, benim için esas önemli olan bilgiyi edinemiyorum. Bu bilinmeyen belirli bir huzursuzluk yarattığı gibi, diğer taraftan bu gibi yolculukların çekiciliği ve mükafatı da kuşkusuz.

Gece, etrafımda sanayi tipi çamaşır makinalarıyla, kirli çarşaflarla çevrili yatağıma girdiğimde yolculuğumun son hedefi olan Erciyes Dağı'nı düşünmeden edemiyorum. Kuşkusuz altı dağın içinde en çetin ceviz Erciyes. Hasan Dağı'nda 3000 metrede karşılaştığım kar koşullarını göz önünde bulundurduğumda, Erciyes’te kardan tırmanmam kaçınılmaz gibi görünüyor. Fakat Hasan Dağı'nda yürüyüş batonlarımın karda yeteri kadar güven vermediğini de gördüm. Bir kazma ve kaskım olsa kendimi daha güvende hissedeceğim kesin. Erciyes’e yaklaşırken, evini Kayseri’de kuran, gençlik yıllarımızda birlikte bir çok tırmanış yaptığımız, Anadolu Dağcılar Birliği’nden eski dostum Enver Yıldırgan’la temas kurup, bana uygun bir yerde kazma ve kask getirmesini istemeyi aklımdan geçiriyorum. Ayrıca, Erciyes Dağı'nda, son aşamada, artık gereksiz bir çok ağır malzememi de ona emanet edebilmeyi öngörüyorum. Fakat çadırımı ve uyku tulumumu bırakmayı göze alamayacağım. Zira gençlik yıllarımda olduğu gibi, bu dağı  8-10 saatte, tek etapta tırmanıp inebileceğimi zannetmiyorum. Bu düşünceler zihnimi bir hayli kurcalıyor ve uyumamı engelliyor.

Sıkıntıdan Facebook sayfama bakıyorum. Tesadüfen, Kazakistan’ın başkenti Astana’da Büyükelçilik yaptığım dönemde resmi bir heyetle Astana'ya gelen bir arkadaşımın, anı mahiyetinde, lambri kaplı, deri koltuklu, şaşalı makam odamda benimle birlikte çektirmiş olduğu bir fotoğrafı Facebook'a yüklediğini görüyorum ve şu anda yatmakta olduğum yere bakıp kahkahalarla gülmeye başlıyorum. 3300 nüfuslu Altunhisar’ın Ögretmenevi’nin çamaşırhanesinde, yer yatağında yatarken çekilmiş bir fotoğrafımı, bu arkadaşımın fotoğrafının yanına koyabilmeyi çok isterdim. İmaja pek önem veren Dışişleri Bakanlığı'ndaki meslektaşlarımın bu iki fotoğrafı yan yana gördüklerini hayal etmek ve akıllarından geçecek duygu ve düşünceleri tahmine calışmak, beni gecenin bu geç saatinde bir hayli eğlendiriyor. Arkadaşıma bir mesaj atıp, bulunduğum çamaşırhaneyi tarif ediyor, yapmakta olduğum gezi hakkında bilgi aktarıyorum ve yüklediği fotoğraf ile şu andaki konumum arasındaki çelişkiye şaka yoluyla vurgu yapıyorum. Gelen cevap: "Hayat işte böyle bir şey. Fakat size herşey yakışıyor"! Şimdi “memnun mu olmalıyım, yoksa alınmalımıyım” diye düşünüp gülmeye başlıyorum.

4. Bölüm ile devam edecektir...