PAMITRA SIX PEAKS CHALLENGE - ATEŞ ÇEMBERİNE YOLCULUK

BÖLÜM 1

Giriş:

Bu 5 bölümden oluşan makalemde, 1 Mayıs – 4 Haziran 2018 tarihleri arasında, Orta Anadolu fay hattı üzerinde yer alan 6 yanardağın arka arkaya, kesintisiz ve aralarında hiç bir araç kullanmadan, tek başına yaptığım tırmanışlarının hikayesini kaleme aldım. Daha ziyade teknik tırmanış hikayelerinin yer aldığı bu sitenin genel profilinin dışında bir kapsama sahip olan ve ülkemiz için biraz sıradışı sayılabilecek faaliyetimin hikayesini yine de bir ölçüde ilgi çekici bulacağınızı umarım. Gençlik yıllarımın dağ ve dağcılık hayallerini süsleyen öndegelen isimler arasında Bill Tilman, Eric Shipton, Wilfried Thesiger, Eric Newby ve Herbert Tichy olagelmiştir. Onların 20. yüzyılın ilk yarısında yaptıkları teknik yönü ağır basmayan (bir kısım 7000’liklerin ilk tırmanışlarına ve 8000’lik Cho Oyu’nun ilk tırmanışına ne ölçüde “teknik tırmanış değil” demek mümkünse!), ancak buna rağmen “epik” olarak adlandırmakta tereddüt duymadığım uzun dağ ve coğrafya keşif faaliyetlerine ilişkin yazdıkları kitaplar, dağların doğasının ve dağcılığın tılsımını hayallerime taşıyan eserler olmuştur. Dağcılığı teknik duvar tırmanışına indirgeyen anlayış bizleri dağcılığın tılsımından uzaklaştırmakta, hayallerimizi daraltmaktadır. Bu yüzden bu makale basit bir tırmanış hikayesi değil, bir yolculuk hikayesidir.

Fikrin doğuşu ve olgunlaşması:

‘Her şey hayalle başlar’ derler. Bazen de hayaller yeni hayalleri doğurur. 2016 yılında Anamur Burnu’ndan Sinop İnce Burun’a yaptığım Anadolu yürüyüşüm, 20 sene önce kurduğum bir hayalin gerçekleşmesiydi. 2018 Mayıs ayında başladığım ve ‘Ateş Çemberine Yolculuk’ olarak adlandırdığım, Anadolu fay hattı üzerinde yer alan 6 yanardağı kesintisiz, arka arkaya ve aralarında araç kullanmaksızın tek başına yürümek ve tırmanmak projemin hayalini ise, iki sene önceki Anadolu yürüyüşüm sırasında gerçekleştirdiğim Hasan Dağı tırmanışı tetikledi. Anadolu yürüyüşüm sırasında, Karaman’ın kuzey batısında yer alan Karadağ’ın heybetli kütlesini, dağın doğusundan geçerken iki gün boyunca izlemiş, Karapınar’ın kuzey doğusunda yer alan Karacadağ’ın sırtlarından kuzeye doğru çok keyifli bir geçiş yapmış ve nihayet Aksaray’ın doğusunda yer alan Hasan Dağı’nı güney-doğu yüzünden tırmanırken Küçük Hasan Dağı’nın simetrik konisini, bunun doğusunda yer alan Melendiz Dağı’nın yükseltilerini ve ufuk hattında, belli belirsiz, belki de sadece hayalimin ürünü olan Erciyes Dağı’nın siluetini görür gibi olmuştum. İşte o zaman aynı jeolojik karaktere sahip bu kardeş dağları arka arkaya tırmanmayı ilk defa hayal ettim. Sonraları ise, tesadüfen, bu fikrin hiç de yeni bir şey olmadığını öğrenecektim. Nitekim bu makaleyi yazarken, internet üzerinden yaptığım bir araştırmada, ABD’nin Kaliforniya ve Oregon eyaletlerinde yer alan, isim ve yüksekliklerini aşağıda sıraladığım 6 yanardağın, ‘Six Pack of Peaks’ (‘Six Pack’ ABD’nde, içerisinde 6 şişe veya teneke içecek kutusu ihtiva eden ve daha ziyade bira için kullanılan bir paketleme yöntemine verilen isimdir) adı altında, aynı veyahut ayrı zamanlarda, arka arkaya tırmanışlarının dağcılar arasında bir gelenek haline gelmiş olduğunu, hatta bazı yerel dağ ve trek operatörlerinin bunları bir paket halinde müşterilerine pazarlayarak sonunda sertifika dahi verdiklerini öğrendim. Benim hayalimdeki tırmanışlar ile ABD’nde yapılmakta olan tırmanışlar arasındaki fark (belki de buradaki dağların arasındaki mesafelerin çok uzun olmasından ötürü), ABD’ndeki etkinliklerde, dağlar arası ulaşımda taşıtların kullanılıyor olmasıydı. Oysa ben, faaliyetimin tamamını yürüyerek ve herhangi bir destek almadan başarmayı amaçlıyordum.


Güney Kaliforniya Altılısı (Southern California Six Pack of Peaks):
Mt. Wilson 1740 metre
Cucamonga peak 2700 metre
Mt. Baldy 3068 metre
San Bernardino 3245 metre
San Jacinto 3302 metre
San Gorgonio 3506 metre

Oregon Altılısı (Oregon Six Pack of Peaks)

Paulina peak 2434 metre
Black Butte 1962 metre
Tumalo mountain 2370 metre
Black Crater 2210 metre
Mt. Bachelor 2764 metre
South Sister 3159 metre

Burada, benim hedeflediğim 6 dağı ve yüksekliklerini de (bunlar haritalarda verilen resmi yükseklikler olup, zirvede altimetre ile ölçtüğüm yüksekliklerle farklılılk gösteriyordu), kaba bir kıyaslama yapabilmek için sıralamakta fayda olacaktır:

Karadağ 2271 metre
Karacadağ 1952 metre
Hasan Dağı 3268 metre
Küçük Hasan Dağı 2844 metre
Melendiz Dağı 2898 metre
Erciyes Dağı 3917 metre

Görüleceği üzere, ülkemizdeki dağların yüksekliklerinin, ABD’ndeki benzerlerine kıyasla pek aşağı kalır tarafı yoktur. Ayrıca, Anadolu’daki bu yanardağlara herhangi bir araç kullanmaksızın yaklaşmayı ve zirvelerini tam kamp yüküyle tek başıma aşmayı öngördüğüm koşullarda, benim tasarladığım faaliyetin çerçevesinin, ABD’nde taşıtla gerçekleştirilenlere kıyasla daha farklı olduğu malumdur ki asarladığım faaliyetin yapılabilirliği ve her şeyden önce bunu benim başarabileceğim konusunda çok büyük endişem yoktu. 2016 yılında, 25-30 kiloya varan sırt çantamla ve tam kamp yüküyle gerşekleştirdiğim Anadolu yürüyüşünde, ilerleyen yaşıma rağmen, ağır bir sırt çantasıyla, henüz uzun süreler yürüyebildiğimi ve bir hayli mesafe katedebildiğimi görmüştüm. Tabiatıyla tam kamp yüküyle dağların zirvelerine tırmanmak daha zor olacak ve belki daha uzun zaman alacaktı, fakat imkansız değildi. Hem bu sefer, sırt çantamı daha hafif tutmayı öngörüyordum. Tırmanmayı tasarladığım bu dağların zirvelerine ulaşmak için teknik tırmanış gerekmiyordu. Bir tek Erciyes Dağı’nın büyük zirvesine çıkmak teknik tırmanış gerektiriyordu ki, zaten etkinliği Erciyes Dağı’nın küçük zirvesinde sonlandırmayı planlıyordum. Diğer yandan volkanik arazide tırmanmanın güçlük ve tehlikelerine vakıftım. Bu dağları küçümsememem (esasen hiç bir dağ, ne kadar kolay olursa olsun küçümsenmeye gelmez) ve özellikle tek başıma olduğum koşullarda çok dikkatli tırmanmam gerektiğini biliyordum. Mayıs ayının başında, güneyden, daha alçak olan Karadağ’dan başlayarak kuzey doğuya, Erciyes’e doğru ilerlemeyi planlamıştım. Böylece, Konya ovasına sıcaklar basmadan veda edebileceğimi, Erciyes Dağı’na ulaştığımda ise karların önemli bir kısmının erimiş, geriye kalanının da oturmuş olacağını umuyordum. Her dağa, aralarındaki ulaşım için yürümem gereken yol dahil, kabaca bir hafta ayırmıştım. Bir tek Hasan Dağı ile Küçük Hasan Dağı’nı, aralarındaki mesafe çok kısa olduğundan birlikte hesaplamıştım. Bu hesaba göre, etkinliğimin tamamı 5 hafta sürecekti.

Projem kavramsal olarak kafamda oturmasına oturmuştu, yapılabilirliği hususunda da kuşkum yoktu, ancak bunu ne kadar istiyordum ve beni ne ölçüde heyecanlandırıyordu? Bu gibi projelerde, yolculuğa başlamadan önce insanın kendini sorguladığı anlar kaçınılmaz oluyor. Öncelikle yolun Karaman’dan Aksaray’a kadar olan coğrafyasını iki sene önceki Anadolu yürüyüşümden biliyordum. Burası heyecan verici bir yenilik içermiyordu. Hasan Dağı’nı o zaman da tırmanmış, Karacadağ’ın üzerinden ise geçmiştim. Erciyes Dağı’nı gençlik yıllarımda değişik rotalardan dört defa çıkmış, bir de burada bir dağ kazası yaşamıştım. Üstelik, volkanik dağların jeolojisinden kaynaklanan tehlikeleri bir tarafa bırakacak olursak, bu dağlar, dağcılık bakımından fazlasıyla önemli de sayılmayabilirlerdi. Peki, o halde neden bu işe kalkışıyordum? Sanırım kendime verebildiğim yegane yanıt, Mallory’nin, Everest’i neden tırmanmak istediğine dair kendisine soru yönelten gazeteciye verdiği ‘çünki orada’ya benzer bir yanıt oldu. Çünkü onlar orada, Orta Anadolu’nun kalbinde bir inci gibi sıralanmışlardı ve başka kimsenin hayaline girmedikleri gibi benim hayal gücümü tetiklemişler, hayalimin öznesi oluvermişlerdi. Onlarla aramda kişisel bir bağ oluşmuştu. Onlara ulaşmak istiyor, bunun bana vereceğini bildiğim kişisel hazzı yaşamak istiyordum.

Neticede, dağlara neden tırmandığımızın tatminkar bir yanıtı yoktur esasen. Her dağcı bu sorunun yanıtını ancak kendisi verebilir; onu bir dağı tırmanmaya iten etmenleri ancak kendisi tanımlayabilir. Bazı tercihlerin yanıtı ise koşullarda saklıdır. Örneğin bu seyahati tek başına yapmak mutlak bir tercih değil, benzer hayalleri ve zamanı olan bir dağ arkadaşı bulamamamın neticesiydi. Dağcılığa başladığımdan bu yana hep “Alpin tarzı” tırmanışlar (yani kendi kendine yeterli ve asgari malzeme ile yapılan tırmanışlar) ilgimi çekmiş ve hedefim olmuştur. Alpin tarzı tırmanışlarda benim için kaçınılmaz olan 3 temel kıstas, girişilen tırmanışta dağcının becerisi ve tecrübesiyle orantılı ve denetleyebilmeyi umduğu belirli tehlike koşullarının var olması; tırmanışın kendisinin belirli oranda teknik zorluk içermesi; ve nihayet, tırmanış sırasında fırtınadan, yağmura; kardan, çığa; soğuk havadan, taş düşmelerine değin doğanın koşullarına tabi olunmasıdır. Bunların üstesinden gelmek bir dağcı bakımından kişisel bir sınamadır. Ve bu üç kıstası bir araya getirdiğimizde de benim için dağcılığın en çekici yönü olan “macera, bilinmeyen ve hesaplanamayan” doğmaktadır. Tabiatıyla bu üç temel kıstasın limitlerini yine ancak dağcının kendisi belirleyebilir. Yüksek düzeyde teknik tırmanış yapan genç bir dağcının “Alpin tarz” tırmanış kriteri limitlerinin, benim gibi 60 yaşına merdiven dayamış bir dağcının mütevazi limitlerinin çok üzerinde olması kaçınılmazdır. Dolayısıyla genç bir dağcı, benim bu yaptığımı çekici bulmayabilir, hatta bunu “Alpinizm” kategorisinde sınıflandırmayabilir de! Ancak, benim dağcılık anlayışımda, bir dağcının ilerleyen yaşlarda da dağcılığa devam edebilmesinin, dağcılıktan keyif alabilmesinin olmazsa olmaz koşulu, her yaşta kendine göre yeni sınamalar belirleyebilmesi ve buna göre yeni hayaller üretebilmesidir. Aksi takdirde gençlik yıllarında yaptığı “şanlı” tırmanışların anılarıyla baş başa ve onların esiri olarak kalan dağcı, dağlardan ve dağcılıktan kopacaktır. Beni en etkileyen dağcılık belgesellerinden bir tanesi, bundan kısa bir süre önce, ileri yaşta hayata gözlerini yuman ve son günlerine değin aktif olan efsanevi Amerikalı dağcı Fred Beckey’le ilgili olandır. Gücü artık dağlara tırmanmaya yetmediğinde, örme taş duvarlara tırmanan Beckey’e ölümünden çok kısa bir süre önce, dağcılık yaşantısında arzu ettiklerini gerçekleştirip gerçekleştirmediği sorulduğunda verdiği, “Hell no! I haven’t even scratched the surface yet”, yani bir anlamda “Kesinlikle hayır! Yapmak istediklerimin çok azını başardım” yanıtı, kendisinin bile sayısını unuttuğu yüzün üzerinde zorlu ilk çıkışı olan bir dağcının azmine ışık tutmaktadır. Işte bu yüzden, benim açımdan, gercekleştirdiğim bu faaliyet “Alpinizm”e olan bağlılığımın ve bundan aldığım zevkin bir yansımasıydı.

Planlama ve ‘Pamitra’:

Çok büyük bir planlama yapmam gerekmiyordu. Uzun bir dağ ve doğa faaliyeti için ihtiyacım olan tüm malzemem esasen vardı. İki tırmanış arasında, tükenen erzağımı yenileyebileceğim, marketi bulunan nispeten büyük sayılabilecek şehirler ve bunlara ne kadar zamanda ulaşabileceğim üç aşağı beş yukarı belliydi. Anadolu yürüyüşümde faydalandığım ve o dönemde hazırladığım listelerim hala duruyordu. Bunlar üzerinde biraz kafa yorduktan sonra, yükümü hafifletebilmek için hangi malzemeden tasarruf edebileceğimi kolayca belirledim. Özellikle giyeceklerde ciddi bir elemeye gittim ve üzerimde giydiklerim hariç her şeyden birer adet yedek aldım. Tek istisnası çorap oldu, zira böylesi uzun bir yürüyüşte çoraplar çok hızlı yıpranıyordu. Bundan iki adet yedek götürdüm. Yemeklerimi pişirmek için tek bir ufak alüminyum tencerenin yeterli olacağına karar verdim. Ocağım için yarım litrelik benzin tüpünü tercih ettim. Yiyecek alışverişini keza asgariye indirdim. Ve nihayet en hafif, semersiz Berghaus sırt çantamı seçtim. Böylelikle, çantamı yaklaşık 5 kilo hafifletmeyi başardım. Bununla beraber, çantamın ağırlığı hiç bir zaman 18 kilonun altına düşmedi. Bu ağırlığın beni yükseklerde zorlamadığını söyleyemeyeceğim.

Burada belki, özellikle son 30 senede giderek yaygınlaşan ve “Alpin tarz” (alpine style) olarak anılan, asgari malzemeyle, mümkün olan en hafif şekilde doğaya, dağlara gitme ekolü ile benim yaklaşımım arasındaki farkı irdelemem yerinde olabilir. Muhtemelen bu makalemi okuyanlarınız arasında, iç çamaşırlarındaki etiketlere değin gereksiz yük olabilecek nesneleri kesip çıkartan, hatta çöl faaliyetlerinde kendi sidiğini dahi içen gezginlerin hikayelerini bilenleriniz çıkacaktır. Bu tarz gezginler, gün içerisinde alınabilen mesafe ve belirlenen etkinliğin ‘rekor’ zamanda tamamlanması gibi, faaliyetin daha ziyade performans yönüne odaklanmakta, kişisel tatmini burada aramakta ve herhalde bulmaktadırlar. Ben ise dağlara ve onların doğasına, sanırım hem ait olduğum jenerasyon, hem de yaşımın getirdiği ihtiyat gereği, daha geleneksel ve temkinli yaklaşıyorum. Dağların keyfini, hele tasarladığım tarzda uzun bir zaman dilimine yayılan bir dağ faaliyetinin tadını çıkarabilmek için rahat ve emniyetli olmak gerektiğine inanıyorum. Bu koşullarda dahi dağların insanı hem fiziksel, hem psikolojik, yeteri kadar sınadığını ve zorladığını tecrübeyle biliyorum. Kuşkusuz, bu faaliyetimi çadır yerine bivakla, ocak taşımaksızın ve sıcak yemek pişirmeden, daha minimalist bir yaklaşımla deneyebilirdim. Belki, karşılaştığım tüm olumsuz hava koşullarına ve elektrik yüklü fırtınalara rağmen çadırsız da başarabilirdim. Bu, farklı bir yaklaşımı ve buna göre önceden psikolojik olarak kendimi farklı koşullandırmamı gerektirirdi. Örneğin bir çok gecelediğim noktada çoban inleri veya taştan örülmüş çoban sığınakları mevcuttu. Bivakla bunların içerisinde geceleyebilirdim. Fakat biliyorum ki, bu koşullarda, aldığım zevkin katsayısı bir hayli düşer, stres ve korku faktörü yükselirdi.

Anadolu yürüyüşümde olduğu gibi, yine yakın dostum Engin ile, yolculuk sırasında cep telefonumdan konum atarak, bulunduğum mevkii düzenli aralıklarla kendisine bildirmem üzerinde anlaştık. Böylelikle makul bir sürede benden haber alamaması halinde, Engin en azından arama kurtarma ekiplerini, kabaca da olsa, hangi bölgeye yönlendireceğini bilebilecekti. Bu hiç de kolay bir sorumluluk değildi aslında. Onun yerinde ben olsam, kaç gün haber almadan beklerdim diye düşünmeden edemedim. Zira dağlarda düzenli konum atabileceğim cep telefonu bağlantısının çok sorunlu olduğunu keza Anadolu yürüyüşümden biliyordum. Tabiatıyla bu, arazide benim de üzerimde baskı yarattı. Hava muhalefetinden dolayı uzun süre beklemek zorunda kaldığım ve Engin’le temas kuramadığım günlerde tedirgin olmamam elde değildi. Gereksiz bir arama kurtrma operasyonuna maruz kalmak hiç de hoş olmazdı.

Bu faaliyetime ayrı bir anlam ve keyif katan faktör, dağcı dostum Hakkı Uncu’nun yeni açmış olduğu dağ malzemeleri dükkanı Pamitra’nın (www.pamitra.com) faaliyetime sponsorluk yapması kararı oldu. Böylece faaliyetimin ismini de ‘Pamitra Six Peaks Challenge-Ateş Çemberine Yolculuk’ olarak belirledik Hakkı’yla. Hakkı’nın yaptırdığı Pamitra T-shirt’lerimizi giyerek dükkanın önünde bir de hatıra fotoğrafı çektirdik ayrılmazdan önce.

NOT: Günlüğümün tüm sayfalarını aktarma gereği duymadığımdan, sadece ilgi çekici olacağını düşündüğüm sayfaları aktardım!

Günlüğümden (29 Nisan 2018, Pazar): Bu sefer Anadolu yürüyüşüme kıyasla daha iyi organize oldum. Hazırlıklara daha iyi odaklanabildim. Yani kısacası, bu yolculukta ‘Kervan yolda düzülmeyecek’! Yolculuğa 24 saat kaldı. Fazla bir heyecan hissetmiyorum. Acaba bu yolculuğa yeterince önem vermiyormuyum? Belki bir macera için gerekli olan o ‘bilinmeyen’ yeterince yok. Fakat belki de macera başlayınca o ihtiraslı kişiliğim devreye girerek beni sürükleyecek. Kim bilir? Göreceğiz! Lenf bezlerim nahiyesinde hafif batmalar, ağrılar hissediyorum. Psikosomatik olma ihtimali yüksek. Hastalık hastası olan dedemden bir şeylerin miras kalmış olması şaşırtıcı olmazdı. Anadolu yürüyüşümde de benzer bir durumla karşılaşmış, yola çıktıktan sonra ise şikayetlerim kendiliğinden geçmişti. Muzo’nun (yakın arkadaşım Muzaffer Özdemir) eşi Serpil, Engin’e, benim bu sefer atılmakta olduğum macerayla ilgili endişe beyan etmiş. Bu da Engin’i etkilemişe benziyor. Engin koordinasyon atma işinde bu kez fazla titizlendi. Batıl inançlara sahip olsam belki ‘kızın içine bir şey mi doğdu’ derdim. Fakat bunun için fazla katı bir Avrupai mizaca sahibim. Dışişleri Bakanlığı’nda yakın arkadaşlarım arasındaki lakabım dahi ‘gavur Ömer’!

Günlüğümden (30 Nisan 2018, Pazartesi): Günümü son hazırlıklarla geçiriyorum. Öğlen Engin’in annesinin cenazesi vardı. Karşıyaka mezarlığı devasa. Binlerce kişi yan yana yatıyor. İşte hepimizin sonu ikiye bir boyutlarında bir çukur. Cenaze törelerimiz hoşuma gitmiyor. Yakılmayı ve küllerimin bir dağ zirvesinden serpilmesini tercih ederim. Fakat bizim memlekette böyle bir şeyi vasiyet edip geride kalanları neredeyse imkansızı yerine getirmekle, getirmedikleri durumda ise vicdan azabı çekmek arasında bir seçime zorlamak anlamsız. En kolayı nasıl olacaksa öyle olsun diye geçiriyorum içimden.
Erzak alış verişinde yine ayarı kaçırdım ve ihtiyatlı olayım derken gereksiz şeyler aldım. Bu sefer kullanacağım Berghaus çantamın Anadolu yürüyüşünde yanıma aldığım semerli Fjällraven gibi dış cepleri yok. Bu da her gece çantayı neredeyse tamamen boşaltmam ve her sabah yeniden toplamam anlamına gelecek.

İlk önce Karaman’a otobüsle gece hareket etmeyi planlamıştım. Fakat yol çok kısa ve gece otobüste uyuyamayacağım. İyisi evde uyuyup sabah erken yola koyulmak. Yola çıkmak ne zor. Dağlara yola çıkmadan önce içimi hep bir korku kaplar. Ölüm korkusu. Geri gelecekmiyim? Bir güven bunalımı yaşarım. Fakat ya dağı başardıktan sonra o geri dönüşün verdiği haz yok mu? Reinhold Messner buna “yeniden doğmak hissi” diyor. Ben ise hala hayatta olmanın keyfi diyorum. Belki ikisi aynı şey. Her neyse, fakat bir kez maceraya atıldıktan sonra bu korkum geçiyor ve yaptığım işe odaklanıyorum. Dağcılık yüzde yüz bağlılık isteyen bir eylem. Öyle yarım gönülle olacak bir iş değil.

Karadağ :

Günlüğümden (1Mayıs 2018, Salı): Karaman garajlarında birisi çantama musallat oluyor. Sinirle çekiştiriyorum, derken bir bakıyorum o tertemiz güler yüzüyle, komutanlar komutanı Nurettin Cengiz çantama sarılan. Kucaklaşıyoruz. Nurettin Cengiz iki sene önce Anadolu yürüyüşüm sırasında beni Bucakkışla’da misafir etme nezaketini göstermiş olan İlçe Jandarma Karakolu Komutanı. Şimdi Karaman’da görevli. Facebook’dan beni takip etmiş. Birlikte öğlen yemeğine gidiyoruz. Laf lafı açıyor, derken 50 yaşlarında, göbekli, saçları dökülmeye yüz tutmuş, aydede yüzlü, hırpani giyimli, kaba saba bir adam gelip masamıza oturuyor ve küstahça bir kimlik kartı atıyor masanın üzerine. Kimlikte ‘Polis’ yazıyor. Bir ihbar olduğunu söylüyor ve kimliklerimizi görmek istiyor. Kimliklerimizi inceledikten sonra bizi adeta sorguya çekiyor. Nerede ve nasıl tanıştığımızı, benim neden bu garip kıyafetle Karaman’da olduğumu bilmek istyor. Anlatıyoruz. Kimliklerimizin fotoğrafını çektikten sonra ayrılıyor. Yine yolculuğuma ilginç bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum.

Nurettin’le Karaman’ın çıkışında, Eminler köyü yol ayrımında vedalaşıyoruz. Kırık dökük asfalt köy yolu Karadağ’ın güney yüzüne paralel, batı istikametinde cetvelle çizilmişçesine dümdüz uzanıyor. Dağ ile yol arasındaki arazi göz alabildiğince ekili. Düzenli aralıklarla suyu yer altından, kuyulardan çekip tarım arazilerine pompalayan pompa istasyonlarının binaları göze çarpıyor. Nurettin’in anlattığına göre bu sene kış çok kurak geçmiş ve ekinler yanma noktasına gelmiş, köylüler yağmur duasına çıkmışlar. Memleketimden 21. yüzyıl manzaraları! 3 saat sonra Eminler köyüne varıyorum. Köy pek bir gariban. Merkezi dahi yok. Caminin avlusu yeşillikler içerisinde çok hoş, ancak tam bir terkedilmişlik havası hakim. Çadırımı kuruyor, suyumu avludaki çeşmeden alıyorum ve bir anda beynimden kaynar sular boşanıyor. Yolda ocağıma benzin almayı unuttuğumu şimdi farkediyorum. Artık yapacak bir şey yok. Karadağ çıkışımı ocağımın tüpünde bir önceki faaliyetimden kalan az benzinle idare etmeye karar veriyorum. Ocağı ateşliyorum fakat bir türlü yanmıyor. Hava kararmak üzere ve yorgunum. Şu anda ocağı söküp sıkıntısını keşfedecek durumda değilim. Kumanya paketimden hazır birşeyler atıştırıp yatıyorum. Bir anda avlu aydınlanıyor. Minarenin ışıkları otomatik olarak yanıyor, fakat ne ezan okunuyor ne de ikindi namazına gelen oluyor. Rahat bir uyku uyuyorum.

Günlüğümden (2Mayıs 2018,Çarşamba): Basık bir gün. Hava ağır ve sıcak. Daha ilk adımlarımla terlemeye başlıyorum. Hedefim Karadağ’ın batı sırtı. Caminin yanından başlayan stabilize yol dümdüz beni bir dere yatağına götürüyor. Dere yatağı önce ufak bir düzlüğe varıyor buradan da kıvrılarak batı sırtı ile birleşiyor. Dere yatağının içi hiç esmiyor. Bunalıyorum. Aklimatize olmadığımdan olsa gerek vücudumdan ter boşanıyor. Batı sırtına ulaşana değin bir litre suyumu içip bitiriyorum. Buradan bakıyorum bir patika kuzeyde çanağın içine bir yayla evine doğru alçalıyor. Ortalıkta ne insan ne de hayvan görünüyor, ancak yaylada su bulabileceğimi umarak, irtifa kaybına rağmen eve doğru yol alıyorum. Zirveye yanımda kalan 1.5 litre suyla devam etmeye çekiniyorum. Su ihtiyacım çok yüksek. Öğlen saatlerinde yayla evine ulaşıyorum. Burada büyük bir plastik su bidonu var fakat içi boş. Sırt çantamı bırakıp sarnıç aramaya koyuluyorum, zira volkanik dağlarda yüzeyden akan su olmadığını biliyorum. Yarım saat aradıktan sonra havluyu atıyorum. Belli ki bu yaylada sarnıç yok veya uzakta. Su bulamadığım gibi, boşuna yarım litre daha su tüketiyorum ve zirveye 1 litre suyla nasıl devam edeceğimi kara kara düşünüyorum.

Çanağın ortasından dik, keskin bir mahmuz zirve sırtına doğru yükseliyor ve Karadağ’ın batı yüzünü adeta ikiye bölüyor. Mahmuzun alt ucuna doğru yükselmeye başlıyorum. Belki psikolojik, fakat suyumun azaldığını bilmek sanki susuzluğumu kamçılıyor. Geri kalan 1 litre suyumu içmektense koyulaşan tükürüğümden ötürü balçık gibi olan ağzımın içini çalkalıyor ve suyu ufak yudumlar halinde almaya gayret ediyorum. Endişe katsayım artıyor ve ciddi olarak köye geri dönmeyi aklımdan geçiriyorum. Zirvede olduğunu bildiğim TRT verici istasyonu ve askeri radar istasyonunda sürekli personel olup olmadığını, dolayısıyla buraya vardığımda su bulup bulamayacağımı bilmiyorum. İçimden ‘keşke Nurettin’e sorsaydım’ diye geçiriyor, kendime kızıyorum. Mahmuzun üzerinden tırmanmaya başlıyorum, bir taraftan da hızla kümelenmeye başlayan bulutları endişe ile izliyorum. Rüzgar güneydoğudan estiğinden hiç rüzgar almıyorum ve serinlik hissetmiyorum. Susuzluğum artık ızdırap vermeye başlıyor. Nasıl su bulabileceğim bir saplantı haline dönüşüyor. Yolumun üzerindeki başak saplarını koparıp emiyorum, ancak dilimi nemlendirecek kadar dahi bir sıvı gelmiyor. Yoğun bir şekilde terlemeye devam ediyorum ve kanımın pıhtılaşmasından korkmaya başlıyorum.

Yaklaşık 1750 metreye vardığımda gök gürlemeye başlıyor. Derhal yer aramaya koyuluyorum ve iki ufak kulenin arasında, biraz aşağıya doğru eğimli de olsa çadırımı kuracak kadar düz bir yer bulup hemen çadırımı açıyorum. Şimdi rüzgar zirveden aşıp bana ulaşıyor, şimşekler tehdit edici yakınlıkta çakmaya başlıyor. Malzememi içeri atmamla yağmurun ilk damlaları düşüyor. Hemen küçük tenceremi dışarı koyuyor ve Goretex ceketimi toplama kabı niyetine açıyor, bir ucunu tencerenin içerisine huni gibi yerleştiriyorum. Şimşekler çadırımın etrafında patlıyor ve gök gürültüsü dinmek bilmeyen bir kükreme ve uğultu olarak sağır ediyor. Elektrik fırtınasının tam içerisindeyim. Korkuyorum. İnsan tek başına tırmandığında korkularıyla da tek başına oluyor. Oysa korkuları bir dağ arkadaşıyla paylaşmak bunları gerçekte olmasa da psikolojik olarak azaltıyor. 40 yıllık dağcılık deneyimimde böyle yoğun elektrik yüklü bir fırtınayla ikinci defa karşılaşıyorum. Çadırımın fermuarını açıp su durumumu dahi kontrol etmekten ürküyorum. Telefonuma bakıyor ve mucizevi bir şekilde zayıf da olsa çekim alanı içerisinde olduğumu görüyorum. Oysa bütün gün çekim alanı dışındaydım. Hemen Engin’e telefon edip bulunduğum yer hakkında bilgi veriyorum. Google Maps’in çalışmadığını farkediyorum, bu yüzden konum atamıyorum. Engin’in sesinde hissedilebilir bir rahatlama duyuyorum. Şaka yoluyla AKUT’a haber vermek üzere olduğunu söylüyor. Fırtına azalıyor. Bakıyorum iki bardak kirli, tozlu su toplayabilmişim. Bir çırpıda kana kana içiyorum. Mataramdaki yarım litre suyu yarına saklamam gerektiğini bilsem de şeytan ‘dik başına iç’ diyor. Kafam sürekli susuzluğumla meşgul ve bu beni çıldırtıyor. Susuzluktan akli dengesini yitiren insanları şimdi bir nebze anlıyorum.

Yağmurun dinmesiyle derhal kendimi çadırdan dışarıya atıyor ve kayaların üzerindeki kovuklarda, oyuklarda su arıyorum. Çadırımın yakınındaki kayalarda birikmiş su bulamıyorum. Bununla birlikte havanın serinlemiş olması rahatlatıyor. İçin için gülüyor ve şansımın yine yaver gittiğini düşünüyorum. Çadırıma döndükten ve yattıktan sonra zeminin ne ölçüde rahatsız ve taşlıklı olduğunu farkediyorum. Nereye dönsem altımdan bir yerime taş batıyor. Fazlaca takmıyorum. Bu gibi durumlarla dağlarda fazlasıyla karşılaşmışlığım var. Önemli olan çadırımın yerinin emniyetli ve sağlam olması. Gece şu ya da bu şekilde nasıl olsa geçer, bunu biliyorum. Yemek yiyebilecek durumda değilim. Bir paket somon balığı açıyorum. Bunların içi sulu ve tuzlu. Tek bir limonum var. Geceyi biraz olsun rahat geçirebilmek için çakımla ufak bir delik açıp limonu emmeye başlıyorum. Uykuya dalıyorum. Bir sesle uyanıyorum. Ne olduğunu ilk anda anlamıyorum ancak insiyaki olarak bir tehdit algılıyorum. Hiç kıpırdamadan ve nefes dahi almaya korkarak uyku tulumumun içerisinde yatıyorum. Bir anda kanım donuyor. Çok yakınımda bir kurt ulumaya başlıyor ve arkasından sürüde ne kadar hayvan varsa onlar da koro halinde eşlik etmeye koyuluyorlar. Çadırımın içerisi gündüz gibi aydınlık. Fermuarı usulca açıyorum ve dolunay olduğunu görüyorum. Rüzgar bulutları tamamen dağıtmış durumda. Tarifi zor mistik anlar yaşıyorum.

Kızım 4 yaşındayken ona Viyana’dan hayvanlar alemi ile ilgili kalın ansiklopedik bir kitap satın almıştım. Kurtlara ait bölümde dolunaya karşı başını havaya kaldırmış uluyan bir kurt resmi betimlenmişti. Bu sayfaya geldiğimizde kızıma sorardım ‘kurt ne yapıyor’ diye. O da başını kurt gibi havaya kaldırıp, minicik çocuk sesiyle ‘vuuu, vuuu’ diye kurt ulumasını taklit ederdi ve ben de katıla katıla gülerdim. Aklıma bu anı geliyor ve kızımı ne kadar özlediğimi düşünüyorum. Bu gibi gezilerin her zaman insanı evinin, ailesinin, düzenli ev yaşantısının sıcaklığı ile maceranın dayanılmaz çekiciliği ve gerilimi arasında ikilemde bıraktığını düşünüyorum.

Günlüğümden (3 Mayıs 2018, Perşembe): Sabah 06.30’da uyanıyorum. Yutkunamıyorum. Ağzım, boğazım kilitlenmiş durumda. Kahvaltıyı düşünmem dahi mümkün değil. Hava pırıl pırıl. Çadırımı topluyor yola koyuluyorum. Karadağ’ın batı mahmuzunun sırtına ulaşıyor, burada at pisliğine rastlıyorum ve yılkı atlarını görebileceğim umuduyla sırttan devam ediyorum. Bir kulenin yanından travers geçtikten sonra, bir anda karşımda, uzakta, zirvenin birkaç yüz metre altında yayılan yılkı atlarını görüyorum. 15 tane at sayıyorum. İçlerinde beyaz bir kısrak ve tayı hemen dikkat çekiyor. Yeni satın aldığım Sony DSCHX 80 fotoğraf makinamı çıkarıp ilk defa ‘zoom’unu deniyorum. Şimdi bu makinaya verdiğim paraya acımıyorum. Cep telefonuyla yılkı atlarını bu mesafeden çekemezdim.

Bir saat sonra mahmuzun, zirvenin 250 metre altında batı sırtıyla birleştiği 1950 metre irtifada bir düzlüğe varıyorum. Burada taşlarla çevrili çok büyük bir ağıl ve kocaman bir sarnıç var, ancak içinde su yok. Sarnıçın içi sıvanmış ve sıvaya 1956 yılı kayıt düşülmüş. Yapı çok düzgün kesme taşlardan inşa edilmiş. Yapım tarihinin 1956’dan çok daha geriye gittiğini tahmin ediyorum. Dağın başında böylesine düzgün taş yontmak Türk işine benzemiyor. Bazen kendi insanımızı fazla mı küçümsüyorum diye düşünüyorum. Ancak köylerimizin bugünkü zavallı derme çatma haline baktığımda, köyünde düzgün taş ev yapmayan köylümüzün dağın tepesinde yolun, yordamın olmadığı yerde bu işe kalkışacağına ihtimal veremiyorum.

Tırmanışıma batı sırtından devam ediyor ve kısa bir müddet sonra bir kayanın üzerinde üç büyük oyuğun içinde dünden biriken yağmur suyunu buluyorum. Derhal Sawyer mini filtremi çıkarıyor ve suyu doyasıya içiyor, nefes nefese kalıyorum. Sudan bariz kül ve kükürt karışımı bir koku geliyor. Burada suyun başında kahvaltımı yapıyorum. Hafif serin bir esinti var. Bugün hiç bunalmıyorum. Öğlen saatlerinde Karadağ’ın 2225 metrelik batı zirvesine ulaşıyorum. Mahlaç Tepe olarak bilinen 2271 metrelik doğu zirvesi buradan biraz daha yüksek ancak bunun üzerinde tel örgüyle çevrili hava savunma radar istasyonu var. Buraya giremeyeceğim açık.

Zirveden kuzey doğuya inerken altımda 7 yılkı atına daha rastlıyorum. Beni derhal görüp hızla uzaklaşıyorlar. Bu el değmemiş doğada atların dörtnala koşmalarının çıkardığı tok davul gibi sesi ve kişnemelerini büyülenmiş gibi seyrediyorum. Altımda Karadağ’ın muhteşem yukarı kalderası ve ortasından yükselen püskürme konisi açılıyor. Püskürme konisinin dibindeki düzlükte bir yayla evi ve ağıllar görünüyor ancak bunlar boş. Evin yanından toprak yol başlıyor ve beni kalderanın altında ikinci bir dev düzlüğün batı ucuna indiriyor. Uluçukur olarak bilinen bu ikinci düzlük Karadağ’ın esas kalderası (Karadağ esas olarak tek bir büyük koni şeklinde görünse de, ancak üç koninin biribirileriyle kaynaşmasından oluşmuştur. Karadağ’daki bu üç koni sırasıyla Mahlaç Tepe olarak bilinen ve dağın en yüksek noktasının yer aldığı koni, bunun kuzeyinde yer alan Baştepe konisi ve doğusunda yer alan Kızıltepe konisidir. Karadağ volkanik yöresi, her biri ayrı volkanik periyotları temsil eden dört volkanik evreden ibarettir. Mahlaç konisinin altında bulunan ve uzun ekseni 2 km., genişliği ise 1.5 km. olan Uluçukur kalderası 1,1 milyon yıl öncesine tekabül eden üçüncü evrede oluşmuştur). Kalderanın tabanında, düzlükte kurulmuş yayla evlerinde hayvancılık yapıldığı gibi ekin alanları da göze çarpıyor.

Toprak yolu Üçkuyu (Değle) köyüne doğru takip ediyorum ve yaklaşık 1.5 saat sonra köyün üstündeki ufak bir tepeye ulaşıyorum. Altımda enfes bir manzara açılıyor. Üçkuyu, tarihi Bizans dönemine geri giden dini bir merkez. Burada çok sayıda kilise ve manastır harabesi ile bir de Piskoposluk sarayının kalıntıları var. Yarım saat sonra çadırımı harabelerin ortasında kuruyorum. Herhalde dünyanın hiç bir yerinde bir dağcının çadırını 1000 yıllık harabelerin arasında kurması mümkün değildir. Nihayet İrfan Orga’nın ‘Kervan Yürür’ adlı romanının efsanevi ‘Binbir Kilisesi’ndeyim artık. Burası aynı zamanda Karakeçili Yörükleri’nin yurdu. Burayı ziyaret eden herkes İrfan Orga’nın kitabını okumalı.

Günlüğümden (6 Mayıs 2018, Pazar): Üçkuyu köyünün aşağı mahallesinden ayrılıp Madenşehir'e 45 dakikada iniyorum. Burada Karacaören’e giden yolu alacağıma, yanlışlıkla Dinek’e giden yola sapıyorum. Hatamı çok geç farkediyorum. Geri dönmek artık çok zahmetli. Bunu biraz olsun telafi edebilmek için bu kez yoldan ayrılıp kuzeye doğru alçalan bir dere yatağına giriyor ve burayı takip ederek Karapınar-Dinek-Karaman karayoluna doğru yürümeye başlıyorum. Dere yataklarının içini sevmiyorum. Klostrofobi hissi verdiği gibi, çok da mantıklı olmayan bir tehdit algılıyorum dere yataklarında. Sanki burada tanımlayamadığım bir tehlikeyle karşılaşıp hiç çıkamayacakmışım gibi geliyor. Bu hata tahminen yolumu en aşağı bir 10 km uzatıyor. Akılsız başın cezasını eller ve ayaklar çeker dememişler boşuna.

Arkama baktığımda bulutların yeniden Karadağ üzerinde yoğun bir şekilde kümelenmeye başladığını görüyorum. Öğlene doğru karayoluna ulaşıyorum. Burası çok tatsız. Trafik yok denecek kadar az, ancak asfalt göz alabildiğince düz bir şerit şeklinde uzanıp gidiyor. Böyle olunca yürü yürü sanki hiç yol almıyormuşum gibi geliyor ve bu his de psikoljik olarak yıpratıyor. Bunu Anadolu yürüyüşümden de biliyorum. Yolun iki tarafında dik banketler, aşağıda ufuk hattında kaybolan düz ekili araziyle birleşiyor.

15.30 sularında gök gürültüsüyle birlikte dolu yağmaya başlıyor. Kendimi, etrafımda tek bir ağacın bulunmadığı, tarlaların arasından duvar gibi yükselen bu karayolunun üzerinde çok korumasız hissediyorum. Yüzlerce kilometrekarelik alan içerisinde tam anlamıyla tek paratoner çubuğuyum. Sığınacak bir yer arıyorum. Karayolunun altından geçen bir su tahliye kanalına kendimi can havliyle atıyorum. Çakıltaşı büyüklüğünde düşen doluyla her yer beyaza bürünüyor. Gök gürlemesi dinmek bilmiyor. Burada 45 dakika bekliyorum. Kanalın zemini suyla dolmaya başlıyor. Burada daha fazla bekleyemeyeceğimi düşünürken neyse ki dolu duruyor, ancak etrafımda çakan şimşekler ve gök gürültüsü dinmek bilmiyor. Bir hayli gergin ve endişeli vaziyette yeniden yola koyuluyorum. Yarım saat geçmeden dolu yeniden başlıyor. Bu sefer kaçabileceğim hiç bir yer yok. Artık misket büyüklüğüne ulaşmış olan buz parçaları kafamda patlıyor ve bir hayli acı veriyor. Arkamdan bir araç geliyor ve duruyor. Yolcu koltuğunda oturan kadın araca binmem icin adeta yalvarıyor. Aracın şoförü sabırsızlıkla yoluna devam etmek istiyor. Hangi sebeple araca binemeyeceğimi kısaca anlatmaya çabalarken gazlıyor ve yoluna devam ediyor. Herhalde “deliye çattık” diyorlar.

Dolu öylesine yoğunlaşıyor ki, yolda seyretmekte olan birkaç araç kenara çekip duruyorlar. Avazım çıktığı kadar bağırarak ve katıla katıla gülerek yürümeye devam ediyorum. Kenara çekmiş araçların buğulu camlarının arkasındaki yüzlerin biraz da endişeyle beni seyrettiklerini görünce iyice coşuyorum. Üzerimdeki Goretex pantolon ve yağmurluğum bu kadar şiddetle düşen dolunun basıncı karşısında çaresiz kalıyor ve iç çamaşırlarıma kadar zırıl zırıl ıslanıyorum. Bir saate yakın bu koşullar altında yürüyorum. Ayaklarımın tabanları ve dizlerim sızlamaya başlıyor. Üşüyorum ve titriyorum. Çadırımı kuracak uygun bir yer görsem derhal duracağım. Fakat yolun iki kenarı tam anlamıyla balçık tarla.

Bir müddet sonra tarlaların birinden bir köylünün güç bela, bata çıka yola doğru ilerlemekte olduğunu görüyor, durup bekliyorum. Adam 3 km uzaklıktaki köyünden bir aracın gelip kendisini alacağını söylüyor ve beni köyüne davet ediyor. Bu daveti kabul edemeyeceğimi ona da gerekçesiyle anlatıyorum. Aklımın yerinde olduğuna onu da pek ikna edebildiğimi sanmıyorum. Birkaç kilometre ileride yolun kenarında terkedilmiş bir benzin istasyonu olduğunu, burada geceleyebileceğimi söylüyor. Büyük bir ümitle yol alıyorum. Ancak benzinliğe vardığımda burada binanın önünde park etmiş iki kamyon ve binanın içerisinde hiç de gözümün tutmadığı insanlar dikkatime çarpıyor. Büyük bir hayal kırıklığıyla yoldan ayrılmaksızın devam ediyorum. Arkamdan hiç de dostane olmayan gözlerin beni takip ettiğini hissediyor ve ürperiyorum. Hava kararmaya yüz tutuyor. Arkamdan benzinliğin istikametinden gelen araçlardan ürküyorum. Benzinliktekilerin bu ıssız yolda arkamdan gelmeleri ihtimalinin yarattığı tedirginliği üzerimden atamıyorum. Nihayet ileride İslik köyü camiinin minaresini görüyorum ve rahat bir nefes alıyorum. Yola çıktıktan 8.5 saat sonra köye oldukça hırpalanmış bir vaziyette varıyorum.

Camiin avlusuna giriyor ve burada kamelyanın altında üstümü değiştiriyor, çay suyu koyuyorum kaynamaya. Bir köylü gelip camiyi açıyor. Camiin imamı olup olmadığını soruyor ve imamın ümreye gittiğini öğreniyorum. Çadırımı avluda kurmak için izin istiyorum. Camiin kapalı giriş bölümünde geceleyebileceğimi söylüyor. Her ne kadar çadırımın mahremiyetini tercih etsem de, öylesine bitkinim ki bu teklifi kabul ediyor ve matımı odanın bir köşesine seriyorum. Dolunun şiddetinden naylon poşete sarmış olduğum uyku tulumumun bile kısmen ıslanmış olduğunu görüyorum. Yemek yiyecek halim yok. Çayımı içip uyku tulumuna girmemle derin bir uykuya dalıyorum.

Sert bir cismin sırtıma kakılmasıyla bağırarak uykumdan uyanıyorum. Yatsı namazına gelen yaşlı bir adam siyah uyku tulumumun içerisinde beni görmediğinden ve uyku tulumunun ne olduğunu anlamadığından meğer bastonuyla yokluyormuş. Benim aniden uyanıp bağırmamla o da korkup üç adım geri sıçrıyor ve donup kalıyor. Kalp krizi geçirecek diye korkuyorum. Karşılıklı olarak birbirimize epey söyleniyoruz, ancak nihayet o namazına gidiyor, ben de tekrar uykuya dalıyorum, fakat vücudumun ağrısından dinlendirici bir uyku uyuyamıyorum.

2. Bölüm ile devam edecektir...