TARİHTE BUGÜN:

 

Yaşadığımız bu son süreç, dağcılıkla ilgili yapılan bazı canlı yayınlarda gerçeklerin daha net ortaya çıkmasını sağlayarak, geçmişten günümüze doğru bilinen uygulamaların ve düşüncelerin ne kadar yanlış olduğunu gözler önüne serdi. Bu pandemi sürecinin, belki de Türk dağcılığının etik ve ahlaki değerlerinin yeniden olması gerektiği gibi filizlenmesine sebep olacak, hatta dağcılıkta ahlaki ve etik değerlere tezat ilkesiz ve menfaatçi davranışların da sonunu getirip kabul görülmeyeceği bir döneme evrileceğini düşünüyorum.

Konuyu üç başlıkta ele almak gerekirse;

1.Yüksek irtifa dağcılığında saptırılmış değer olarak görülen ticari ve sertifikalı organizasyonlar

2.TDF’nin yarattığı standartsız belge dağcılığı ve gelişimin önündeki paye

3.Ülkemiz alpinistleri ve izlemeleri gereken yol

1-Yüksek İrtifa Dağcılığında Saptırılmış Değer Olarak Görülen Ticari ve Sertifikalı Organizasyonlar

Türkiye 1990’lı yılların başında dağcılıkta bir ivme yakaladı, özelikle ADB (Anadolu Dağcılar Birliği) geleneğinden gelen dağcılar ve devamında aynı jenerasyondan etkilenen bizler, o zamanlar oluşan geleneği devam ettirip çıkılmamış yeni rotaların ve maceraların peşine düştük.  Aynı dönemde 7000 m üzerindeki ticari tırmanış organizasyonları dönemi başlamıştı, bir grup dağcı da bu tırmanışların popülaritesine kapılarak gerek bireysel, gerekse TDF’ nin yaptığı organizasyonlarla 7000 metrelik dağlarda boy gösterdi. Sonrasında bu ticari tırmanış organizasyonları başta Everest olmak üzere 8000 metrelerde defalarca kez tekrarlandı.  Tabii ki yüksek irtifa dağcılığının toplumda karşılığı “yükseklikten” dolayı kabul gördü ve çok popüler oldu, çünkü yükseklik ve metre anlatılabilir bir şeydi.  O dönem, biz sefil alpinistler (“Sefildik” çünkü bulduğumuz üç beş kuruşla gerekli ekipmanı ve besini alamadan) bu tırmanışları yapıyorduk ve başta Niğde Aladağlar olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde bulduğumuz uzun, kısa kaya duvarlarında debeleniyorduk. Adı konmamış rotalarda büyük zevkle kendi maceralarımızın peşine düşmüştük. Gel gör ki toplumda karşılığı yoktu çünkü en somut olan yükseklik bakımından çok düşüktü. Bizler için bu konu önemli miydi? Tabii ki hiç umrumuzda bile değildi, fakat süreç içinde ülkenin gerçek üreten alpinistleri kilimin altına süpürülerek görmezden geliniyordu. Hiçbir mecrada yapılanlar ve yaptıklarımız tanımlanmadığı için değer görmüyordu. Belki de buna neden olan şey toplumsal dağcılık kültürümüzün tam gelişmemiş olmasıydı. Tırmanan, yeni rotalar açan dağcılar bu süreç içinde ne tanındılar ne de değer gördüler. Bir avuç gerçek alpinist yapılanları biliyor ve kendi içinde takdir ediyordu. Dünya dağcılığında yapılan bu tırmanışların karşılığı ve saygınlığı vardı, sonraki yıllarda açtığımız rotalara yabancı dağcıların gelip tırmanmalarına defalarca kez tanık olduk.

Bu arada, bugün hala ülkemizde bizden önce yapılanların ve bu faaliyetleri gerçekleştirenlerin de hala bilinmeyip, değer görmemesine de üzülerek tanık oluyoruz. Örneğin, Klos Dağcılık Kulübü’nün Ömer Burhan Tüzel ile yaptığı canlı yayının izleyici sayısının hayret verici şekilde düşük olması da düşündürücüydü, ülkemiz dağcılığının ne durumda olduğunu gösteren önemli bir veriydi bence. Dağcılık yapıp da ülkenin geçmiş dağcılığını merak edip öğrenmemiş, ya da öğrenmek istemeyen bir kitlenin de oluşmuş olduğunu gösteriyordu. Dağcılık sadece uygulama ve sayısal değerler düşünerek yapıldığında, dağcılıkla ilgili entelektüel bilinç ve alt yapının da çok gelişmediğine ve geliştirilmediğine üzülerek şahit olmaktayız. Sevelim sevmeyelim Ömer Burhan Tüzel, Cilo-Sat dağları dahil Türkiye’de birçok ilk teknik ve alpin tırmanışları yapan önemli kişilerden birisidir. En önemlisi Aladağlar’da yabancı dağcıların yaptıkları tırmanışların izlerini sürüp, Aladağlar’la ilgili ilk rehber kitabı İngilizce yazıp çıkarmıştır. Bizler Türkiye dağcılığının geçmişini merak etmezsek ve bilmezsek ülkemizde yaygın, halka indirgenmiş (dağlık ülke olmamıza rağmen) dağcılık geleneği ve kültürünü hiçbir zaman yaratamayız.

Ülkemizde saptırılmış ticari yüksek irtifa tırmanışları o dönem çok popüler olmuş ve bunları yapan dağcı arkadaşlarımız da ilahlaştırılmıştı. Bugün de bu tür tırmanışları gerçekleştirip bazı belgeler alanlar hala ilahlaştırılmaya çalışılıyor. Şunu net biliyoruz ki, dünya dağcılığının geldiği seviyede bu tür ticari tırmanışların ve buna bağlı verilen belgelerin hiçbir değeri yok. Ben, 2010 yılında Everest’e güneyden zirvesine çıkan biri olarak, yaptığım bu faaliyeti "Dağcılık kariyerimde sadece bir satır yazı" olarak tanımlıyorum. Benim için hiçbir niteliği ve değeri yok. Zaten olmamalı da.

Belki bu alanda da bir gelişme olabilirdi, örneğin 6000-7000 metrelerde hiç çıkılmamış yeni rotalar, ya da alpin stil yüksek irtifa tırmanışların peşine düşen yüksek irtifa dağcılarımız da olabilirdi. Böyle modern alpinist yaklaşımlarımız ve uygulamalarımız olmadığı sürece dağcılık adına bir şeyler üretip, hak ettiğimiz değeri aldığımızı söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz zaten.

Bizler alpinizmin gerçek değerlerini ön plana çıkarıp mücadele etmediğimiz için, yeni kuşak dağcıların alpinizm yerine ticari yüksek irtifa dağcılığını önemseyip onun peşinden koştuklarının özeleştirisini yapmak zorundayız. Yakın tarihte başarılı geçmişi olan iyi alpinistlerin (özelikle Aykut Türem) genç dağcılar üzerinde yarattığı olumlu etkiyle, yeni yeni gerçek nitelikli alpin tırmanışları duymaya başladık ve gelecek adına yeniden umutlandığımızı söyleyebilirim. Alpinizimde değerli olanı kıyaslamak gerekirse, daha özgün ve cesarete dayalı çok ip boylu yeni rotaların çıkılmasının değerini (Demirkazık kuzey duvarı kış çıkışı vb.), hiçbir ticari yüksek irtifa dağcılığına değişmemektir. Hatta daha da ileri gidip çok ip boylu rotaları lider çıkmamış dağcılar, bu ülkenin abartılı "ünlü" sıfatıyla anılan ilahlaştırılmış dağcıları artık olmamalıdırlar.

Parayı bastırıp ticari yüksek irtifa organizasyonlarına katılan, rehberler ve sabit ipler eşliğinde binlerce kez çıkılmış rotalara çıkan sanal dağcı kahramanlar yaratmamamız gerekir. Bu durumda 8000 metrelere hiç lojistik ve sabit ip desteği almadan kış tırmanışları yapan birkaç kişilik gruplardan oluşan dağcılara ne demeliyiz? Yüksek irtifada yeni rota açan, Alpin stil çıkışları olan, ya da kış çıkışları yapabilen dağcıların faaliyetleri değerli olan kategoridedir artık.

2-TDF’nun Yarattığı Standartsız Belge Dağcılığı

TDF’nin 1997 yılından sonraki yönetimleri, Türk dağcılığının gelişmeyen ve kaotik dönemini oluşturdu. Özelikle dağcılıktan en çok belge dağcılığının önünü açarak bu kısır döngünün ön görülemeyen olumsuz sürecini de beraberinde başlattı. TDF alpinist geleneği olan süreci yok etmekle kalmamış, yarattığı standartları olmayan bir sistemle de ölümcül kazalara da sebep olmuştur. Üzülerek söylüyorum ki belgeli, özgüveni yüksek fakat dağcılık adına genelde hiçbir şey üretemeyen bir eğitmen ve antrenör gurubu yaratılmıştır. Bunların içinde az da olsa bu belgelere sahip olup kendini geliştiren ve değerli katkıları olan arkadaşlarımızın hakkını da yemeyelim. Bu konu belki ilgisiz görünebilir, fakat neden sonuç ilişkilerini sorguladığımızda kazaların birçoğunda yetersiz eksik bilgilerin ve uygulamaların olduğunu görürüz. Tabii ki TDF’nin kazaya maruz kalan en başta eğitmenlerinin birkaç sayfa uyduruk raporlarıyla üzerini kapatıp geçmesini de unutmayalım. Kazaların neden sonuç ilişkilerinin sorgulanıp, varsa hataların sorgulanıp şeffaf bir şekilde özeleştiri yapılmasını beklerdik. Bu dönemde meydana gelen kazaların gelecek kuşaklar için ders niteliğinde bir raporla sunulması çok daha anlamlı ve değerli olacaktı. Neden bu durumu sorguluyorsun derseniz? Ortada dağcılık adına nitelikli kayda değer bir faaliyet yok, ama kolay ortamlarda meydana gelmiş kazalarda ölen dağcılarımız var. Sıkıntı hayatını kaybetmiş dağcı arkadaşlarımızda değil, onları yetiştiren ve belgelendiren sistemin kendisinde. Dünya standartlarında dağcı eğitmeni ya da antrenörü nasıl olunmaktadır araştırılırsa kıyaslanmayacak kadar olumsuz durumda olduğumuzu görebilirsiniz zaten.

Kendi içinde menfaate dayalı ilişkilerle dağcılığı gerektiği gibi yapıp gelişimini sağlamayan TDF, zamanla kronikleşmiş bir duruma evrildi. Bugün başa gelen yeni TDF yönetimi bazı yanlışları onarmaya çalışsa da ortak aklın hüküm sürdüğü evrensel bakış açısının önünde engel olan ve her tür siyasi düşüncenin ve bürokrasinin kontrol ettiği menfaate dayalı delege sistemi çözülmedikçe başarılı bir süreç yaşayacaklarını düşünmüyorum. Ancak sil baştan yeni bir yönetim hiçbir siyasi ve bürokratik erke bağımlı kalmadan doğru bilgiyi, uygulamayı ve liyakati dünya dağcılığının ön gördüğü evrensel değerlerle birleştirip sürdürülebilir bir sürece evrilirse, o zaman TDF olması gerektiği yere gelebilir.

Gelişim Önündeki Paye

1997 yılında yapılan seçimlerde Alaattin Karaca başkanlığında yeni bir yönetim ve kurullar oluşturuldu. Teknik kurulda benim de olduğum, ilk kurul toplantısı Niğde Demirkazık dağ evinde yapılmıştı. Kurul toplantısında daha önce eğitimlerde kullandığımız teknik yayınları ve notları konuşmaya başlamıştık, yeni yönetim ısrarla eğitimlerde kullandığımız ders notlarını ve kitapçıkları kabul etmeyip yeniden her şeyin sıfırdan başlatılacağını savundu. Ben ve Murat Yıldırım da ısrarla ADB (Anadolu Dağcılar Birliği) nin tüm teknikler içinde en güvenli uygulanacak teknikleri seçerek oluşturduğu "Kaya Tırmanış Teknikleri" adlı bir kitabı olduğunu ve modern alpinizm tekniklerini içeren nitelikli bir yayın olduğunu savunduk. Zaten hazırlanmış ve uygulamaları başarılı olan eğitim sistemini anında yerle bir ettiler. Hatta bu tartışmalar devam dereken onur kurulu üyesi olarak davet edilen rahmetli Bozkurt Ergör abimizin de beni kast ederek "birkaç duvar çıkan yeni genç arkadaşlar da kendini bir şey zannediyor" diye çıkışını hiç unutmuyorum. Türk Dağcılığında önemli yeri olan Bozkurt Ergör’ün sırf Alaattin Karaca’yı ve yeni yönetimi korumak adına, savunduğumuz modern alpinizm tekniklerini hiçe sayıp bizi aşağılamasını hiç unutmuyorum. Aynı toplantıda yeni yönetimden olan birisi de "sizin döneminiz bitti artık, geçmiş olsun" demesini de unutmuyorum. Ne dönemi, neyin geçmişi anlamaya çalışırken daha eski bir sisteme evrilen TDF’nin Alaattin Karaca başkanlıkları döneminde (19 yıl boyunca) naylon kulüplerle ve onun dağcılık geçmişi olmayan delegeleriyle neler yaptıklarına hep birlikte tanık olduk zaten.

Sonraki ilk eğitim uygulamalarından birisi Antalya Saklıkent bölgesinde yapıldı. Ben de teknik kurul üyesi olarak verilen eğitimleri yerinde görmek için kampa günübirlik uğramıştım. Teknik kurul üyesi olarak bana hiç bir konuda danışılmamış, eğitmenler de yeni yönetim tarafından belirlenmişti. Yeni eğitmenlerin bu eğitimde çok eski teknikleri öğrettiğini (İsveç oturağı, dülfer inişi vb.) görünce bu işin sonunun ciddi kazalara kadar gidebileceğini ön görmüştüm. Eski teknikler modern alpinizimde kaza ihtimalleri çok yüksek olduğu için artık kullanılmamaktadır. Dağcılık tekniği ve malzeme teknolojisinin gelişimi çoğu zaman bu korkunç ölümcül kazalar sonucunda ortaya çıkmak zorunda kalmıştır. Bu olumsuz gelişime ortak ve tanık olmamak için Saklıkent’ten aşağı iner inmez istifa dilekçemi gerekçelerimle birlikte hazırlayıp ilk iş gününde de TDF’na gönderdim.

Sonuç olarak, rahmetli Bozkurt Ergör abimizin geçmişte yaptığı gibi yapmamalı ve kendini geliştiren, nitelikli yeni alpin tırmanışlar yapan tüm genç arkadaşların yaptıkları ve yapacaklarının arkasında durup desteklemek zorundayız. Birileri bize bir paye verecek diye asla alpinizm adına olması gerekenlerden vaz geçmeyip,  sonuna kadar ilkeli durup dağcılıkta kabul görmüş evrensel değerleri, doğruları ve gelişimi savunmak zorundayız.

Eren, bu sefer devrim çocuklarını yemeyecek, emin ol! (Eren Görenoğlu’nun yazdığı nitelikli makalesine atfen söylüyorum bunu http://tirmanis.org/alpinizm/alpinizm-genel/394-devrim-evlatlarini-yedi )

Bugün de, geçmişte de neyin ne olduğunu iyi bilen ve çoğu zaman aynı haksızlığa uğramasına rağmen kendi menfaatleri doğrultusunda ilkeli durmayan geçmiş kuşak dağcı arkadaşlarımız da maalesef olmuştur ve bundan sonra da olacaklardır. Bir alpinistin ilkesiz ve dik durmayışı, yaptığı işin felsefesine tezat oluştursa da böyle kişilikler az da olsa her dönem olacaktır. Ama tarih her zaman haklıları ve dik duranları yazmıştır.

3- Ülkemiz Alpinistleri ve İzlemeleri Gereken Yol

 Bu kadar olumsuz bir geçmişten nasıl düze çıkılır?

Öncelikle geçmişin hastalıklı davranışlarını bir kenara bırakıp, tıpkı Avrupa ülkelerindeki gelişmiş alpin kulüpler gibi ortak ve örgütlü bir mücadele vermeliyiz. Başarılı, tarihi süreci dolu dolu olan, alpin kulüplerinden birisini Türkiye’de de oluşturabiliriz. Bağımsız, alpinizmde olması gerektiği gibi ortak değerlerde bir araya gelebilecek olan bu kulüp başlangıçta değerlerin yerli yerine oturması için dar ve örgütlü bir yapı olabilir. Sonrasında genişleyerek toplumun her kesiminde ve ihtiyaç durumunda katkı verebilen yapıya evirilebilir. Bu sürecin hiç zaman kaybedilmeden başlaması artık zorunluluktur.

İstanbul’da Ballıkayalar, Ankara’da Hüseyin Gazi kaya tırmanış bölgeleri Türk dağcılık tarihinin temelini ve gelişimini oluşturan iki bölgedir. Buralarda ilk tırmanış deneyimlerini yaşayan dağcılar, modern alpinizmin temellerini atıp başta Niğde Aladağlar’da ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kısa, uzun, spor, geleneksel rotalar oluşturup rehber kitaplarını da yazdılar. Yakın tarihlerde Bursa Uludağ ve Erzurum Uzundere bölgelerinde yapılan mix ve donmuş şelale tırmanışları, dağcılık tarihimizde başka bir boyuta evrilecek bir başlangıç olabilir. Şimdiden bunu okumak ve bu yönde geliştirici önlemler almak süreci olumlu yönde daha da hızlandırabilir. Türk dağcılığının dünya dağcılığını yakalamasının ilk adımları buralardan geçmektedir. Çünkü iki bölge de bize ait ve ilk tırmanış rotalarını ve tekniklerini bizim tırmanıcılarımız uygulamaya başlamıştır. Yani, klasik deyimle yerli ve milli tamamen bizim yarattığımız değerler. Yapılmışların peşinde koşmadan alpinizm ve tırmanış adına yeni maceraları arayıp bulup ve uygulamak kesinlikle Türk dağcılığını daha çabuk geliştirecektir. Gelecek kuşak dağcılar Uludağ’da mix tırmanışlarla kendini geliştirip, Aladağlar’da kuzey kış duvarlarına, sonra da Alplerdeki duvarlara, oradan da Patogonya’ya kadar uzanan tırmanışlar serisine ulaşabilirler. Yeter ki dağcılık adına bizim yarattığımız değerler olsun. Yine doğudaki dağlarımız alpinizm adına el sürülmemiş, keşfedilmeyi bekleyen önemli bir kaynak değer olarak durmaktadır. Buralarda alpinizmin ön gördüğü etik ve ahlaki değerlerle uzun, kısa, geleneksel, spor yeni tırmanış bahçeleri ve bölgeleri oluşturarak kendimize ait daha köklü ve kalıcı dağcılık kültürü yaratabiliriz. Aynı zamanda da belki Alpler kadar olmaz ama onun ellide birini kendi dağlarımızda dağ turizmi olarak geliştirebilsek, bu bölgelerin en büyük istihdam sorununa çok ciddi bir ekonomik kaynak yaratılabilir.

Sonuç olarak, önce kendi dağlarımızda ve her tür tırmanış ortamı veren Ülkemiz coğrafyasında yaygın alpinizmin ön gördüğü etik ve ahlaki değerlerle donanımlı olabilecek şekilde, tabana yayılmış birçok dağcının yetişmesini sağlayabiliriz.

İsmini henüz tam olarak belirlemediğimiz Alper Sesli' nin dile getirdiği "Anadolu Alpinistler Birliği" gibi çatı bir örgütlenme, belki de bir başlangıcın ilk temelleri olabilir. Bu heyecan verici girişim şimdiden eski yeni birçok dağcı arkadaşımızı heyecanlandırarak, motivasyonunun artmasını sağlamıştır. Umarım bu düşünce zaman kaybedilmeden özverili bir çalışmayla hayata geçirilir. Böyle örgütlü bir yapının oluşması, aynı zamanda doğru bilinen yanlışların ortadan kalkmasını ve Türk dağcılığının gerçek anlamda Dünya dağcılığının her yönüyle aynı paralellikte birleşip doğru ve hızlı gelişimini sağlayacaktır.

Yılmaz SEVGÜL 

İletisim: ysevgul [@] yahoo.com